Kültür tarihinin sessiz dönüm noktaları vardır. Bu dönüm noktaları çoğu zaman yaşanırken fark edilmez fakat geriye bakınca görülen ve algılanabilen kırılmalardır. İçinden geçtiğimiz dönemin de tam olarak böyle bir kırılmaya sahne olduğunu düşünüyorum.
İnsanlık tarihinde ilk kez estetik tercihlerimizin önemli bir bölümü, ne olduğunu görmediğimiz hesaplama sistemleri tarafından biçimlendiriliyor. Bir şarkıyla, bir filmle, bir kitapla karşılaşma anımız - o eski, kıymetli "keşif" deneyimi - giderek tabiri caizse bir tahsis işlemine dönüşüyor.
Esas sorun artık ne dinlediğimiz ya da ne izlediğimizin bir öneminin kalmamış olması; daha temel ve daha rahatsız edici bir probleme kapı açılmış durumda:
Zevk hâlâ bizim mi?
Bu sorunun ağırlığını kavramak için yarım asır geriye, Pierre Bourdieu'ye dönmek gerekiyor aslına bakarsanız. Fransız sosyolog, 1979 tarihli La Distinction'da modern kültür kuramının en önemli tezlerinden birini ortaya koydu:
Zevk masum değildir.
Bu minvalde neyi güzel bulduğumuz kişisel bir sır gibi görünse de toplumsal konumumuzun yalın bir göstergesi olarak ortaya çıkar. Operadan hoşlanmak ile arabeskten hoşlanmak arasındaki fark bir kulak farkı değildir; ailede, okulda ve çevrede yıllar içinde biriktirilen bir sermayenin - Bourdieu'nün "kültürel sermaye" adını verdiği birikimin - farkıdır ve bu sermaye ekonomik sermaye gibi eşit olmayan bir şekilde dağıtılır.
En sinsi yanı da zevkin sahibine daima doğal gözükmesidir. Kimse "Sınıfım gereği bunu seviyorum" demez, "Benim tarzım bu" der. Böylece toplumsal hiyerarşinin estetik tercih kılığında kendini yeniden ürettiğini söyleyebiliriz.
Açıkça görülür ki, Bourdieu'nün dünyasında bu mevzubahis sermaye zahmetle kazanılırdı. Doğru kitapları okumak, doğru filmleri kaçırmamak, doğru ortamlarda doğru şeyleri söyleyebilmek zaman, emek ve -çoğu zaman- ayrıcalık da isterdi. Zevk bir tür el emeği gibi düşünülebilirdi. Aileden devralınırdı, çevrede işlenir, yıllar içinde de olgunlaşırdı. İşte o çizilen "kültürlü insan" figürü bu birikimin yürüyen hâliydi.
Fakat bugün içinde yaşadığımız tablo bambaşka bir üretim tarzını içselleştirmiş durumda. Müzik platformları ne dinleneceğini, video sağlayıcıları ne izleneceğini, harita uygulamaları da nerede yemek yeneceğini belirliyor. "Öneri" kelimesi sürecin doğasını yumuşatan bir örtmece aslına bakarsanız; dikkat edin göreceksiniz, bu sistemler önermiyor, önümüze koyuyor ve belki de dayatıyor.
Böylelikle her etkileşimde zevk hem ölçülüyor hem yeniden şekillendiriliyor. Dünün dinlemesi bugünün akışını, bugünün akışı da yarının seçeneklerini üretiyor. Kişi bulmuyor; kişiye bulunuyor. Yani tamamen ters biçimde bir "bireye dönüş" oluştu.
Bu sürece "zevkin otomasyonu" demek hiç de yanlış olmaz. Nasıl Sanayi Devrimi el emeğini makineye devrettiyse aynı şekilde şu anda platform çağı da beğeni emeğini algoritmaya devrediyor. Vaktiyle bir zevk sahibi olmak için harcanan uzun mesai - arama, tarama, yanılma, vazgeçme, ısrar - artık bizim adımıza saniyeler içinde görünmez bir hesaplamayla yürütülüyor. Ve her otomasyon gibi bu da konforuyla birlikte bir mülksüzleşme de getiriyor. Zevk hâlâ bize aitmiş gibi duruyor evet, ancak üretim araçları bambaşka ellerde.
Peki bu durum Bourdieu'nün tarif ettiği hiyerarşinin sonu mudur?
Herkesin önüne kendi beğenisine göre içerik seriliyorsa "seçkin zevk" ile "sıradan zevk" ayrımı anlamını yitirmiş sayılmaz mı?
İlk bakışta demokratikleşme izlenimi veren bir tablo bu tablo evet ama yakından bakıldığında hiyerarşinin bitmediğini ve sadece adres değiştirdiğini bizlere gösteriyor. Bu noktada ayrım artık ne tüketildiğinde aranmaktan ziyade "nasıl" tüketildiğinde aranıyor.
Şöyle açabiliriz, akış herkes için kişiselleştirildiğinde, akışa teslimiyet sıradanlığın yeni tanımı hâline gelebiliyor. Buna karşılık da yeni bir seçkinlik biçimi ortaya çıkıyor; bu da algoritmanın dışına çıkabilme kapasitesi. Plak dinlemek, basılı yayın takip etmek, misal bir kitapçının önerisine güvenip o kitabı arama motorunda aratmadan almak - bütün bu geçmişe dair aslında çok normal olan seçişler, giderek estetik tercihler olmaktan çıkıp statü işaretlerine dönüşüyor.
Vaktiyle operaya gitmek ne ise bugün bir eseri "algoritmadan önce" keşfetmiş olmak da tam olarak o işte. İşte tam olarak bu noktada kültürel sermayenin ölmediğini ama biçim değiştirdiğini söylemeliyiz. Eskiden neyin bilindiği önemliydi, şimdi ise değişen bu dengelerle o zevk unsurunun "nasıl bulunduğu" önemli hâle geldi.
Düşünsenize, bu keşfin makine yönlendirmesi olmayan bir hikâyesine sahip olmak - bir dost tavsiyesi, bir mekân veya bir tesadüf - başlı başına bir değer hâline geldi. İşte bu noktada hikâyesi olan zevk, olmayandan çok daha kıymetli oldu.
Bu dönüşümün bir de emek boyutu var. Otomasyon zevk emeğini ortadan kaldırmadı ama yerini değiştirdi. "İyi bir akışa" sahip olmak bile bugün ciddi bir çalışma gerektiriyor; neyin beğenilip neyin geçileceğine stratejik karar vermek, algoritmayı eğitmek, istenmeyeni ayıklamak ve bunlar gibi bir ton analiz...
Kimileri bunu dijital öz bakımın bir biçimi olarak okuyor fakat ben burada yeni bir eşitsizlik hattı gördüğümü söyleyebilirim. Dikkatini yönetebilen, akışını bilinçle kurabilen, gerektiğinde bağlantıyı kesebilen kesimler ile akışın sürüklediği kesimler arasındaki mesafe, yarının "tabakalaşma haritalarından" birine dönüşebilir. Bourdieu'nün diliyle söylemek gerekirse; kültürel sermayenin yeni birimi, dikkat üzerindeki egemenliktir.
Kolaycı bir nostaljiye karşı da bir uyarı yapmak doğru olur. "Eskiden zevk sahiciydi, şimdi makineleşti" yargısı kulağa hoş geliyor ama kuramsal olarak aslında savunulamaz bir önermedir bu. Bourdieu'nün bütün eseri, zevkin hiçbir zaman sahici - yani toplumsal belirlenimlerden bağımsız - olmadığını göstermeye adanmıştı.
Plakçının önerisi de bir dolayımdı, dergi köşesi de, kasetçinin uzattığı kaset de öyleydi. Aslına bakarsanız zevk her zaman birileri tarafından şekillendirildi. Fark şurada doğuyor; o etkilerin bir yüzü vardı. Plakçıyla tartışılabilirdi, dergiye itiraz edilebilirdi veya tavsiye göz ardı edilebilirdi.
Fakat algoritmanın bir yüzü yok; hesap sorulacak bir makam da yok, karşısına dikilebilecek bir zevk otoritesi de yok. Düşünsenize, zevkin biçimlendirilmesi ilk kez bu kadar sessiz, bu kadar pürüzsüz ve bu kadar itirazsız ilerliyor. Eylem planları var ama merci koca bir dijital dehliz.
Eleştirmek iyi hoş da ne yapmak gerekir? Bu düzene topyekûn itiraz edilebilir mi? Fazla romantik olmaya gerek yok; önerim tahmin edilebileceği gibi teknolojiden tamamen kaçış olmayacak. Otomasyonla yaşamayı öğreneceğiz fakat mesele teslimiyet ile bilinçli kullanım arasındaki çizgiyi görebilmek olmalı.
Belki de en anlamlı eylem, kendi beğenimizi ara sıra yoklamak ve sorgulamak; rahatsız etmek:
Bunu gerçekten ben mi sevdim, yoksa sevmem mi sağlandı?
Tabii ki bu sorunun net bir cevabı çoğu zaman yok ve olmayacak - Bourdieu, ikisinin hiçbir zaman ayrılmadığını söylerdi - ama sorunun kendisi bir direnç biçimi aslına bakarsanız.
Çünkü zevk, en yalın hâliyle kim olduğumuzu anlattığımız en gündelik dil olarak tanımlanabilir. O dil tümüyle otomatiğe bağlandığında da kaybedilecek olan iyi müzik ya da iyi film olmayacak; kendimiz hakkında konuşma yetimiz olacaktır.
Baştaki soruya dönerek bitirelim; zevk hâlâ bizim mi?
Belki de hiçbir zaman olmadı. Ama vaktiyle onu bize ait sanmamızı sağlayan o uzun, dolambaçlı, emek dolu yol da bizimleydi.
İşte uğruna mücadele etmeye değer şey de o yolun ta kendisi.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish