Eser: Doğukan ÇiğdemÇağdaş sanatın önemli yönelimlerinden biri, modernitenin kesintiye uğrattığı tarihsel ve kültürel süreklilikleri yeniden görünür kılma çabasıdır. Özellikle son yıllarda birçok sanatçı, hız, tüketim ve dijitalleşme ekseninde şekillenen güncel yaşamın karşısına, insanlığın derin geçmişine ait imgeleri yerleştirerek alternatif hafıza alanları oluşturmaktadır. Doğukan Çiğdem’in resimleri de bu bağlamda değerlendirildiğinde, yalnızca estetik bir üretim pratiği değil; insanlığın en eski düşünsel katmanlarına yönelen görsel bir arkeoloji olarak okunabilir.
Çiğdem’in resimsel evreni, tarihsel zamanın doğrusal ilerleyişini reddeden çok katmanlı bir yapı üzerine kuruludur. Sanatçı, Paleolitik mağara kültürlerinden Neolitik yerleşimlere, Mezopotamya mitlerinden günümüz insanının varoluşsal kaygılarına uzanan geniş bir referans alanını aynı görsel düzlemde buluşturur. Bu nedenle onun eserleri belirli bir dönemi temsil etmekten çok, farklı çağlara ait kültürel izlerin eşzamanlı olarak varlığını sürdürdüğü bir hafıza coğrafyası üretir.
Bu hafıza coğrafyasının merkezinde taş yer alır. Taş, Çiğdem’in resimlerinde yalnızca biçimsel bir unsur ya da arka plan etkisi değildir; insanlık tarihinin kayıt altına alınmamış dönemlerinden bugüne ulaşan sessiz bir tanık olarak işlev görür. Göbeklitepe'nin megalitik sütunlarından Mezopotamya'nın aşınmış duvarlarına kadar uzanan bu taş imgesi, sanatçının kompozisyonlarında kültürel belleğin taşıyıcısına dönüşür. Böylece resimler, geçmişi temsil eden yüzeyler olmaktan çıkarak geçmişin bugündeki sürekliliğini sorgulayan düşünsel alanlar hâline gelir.
Sanatçının figürleri de bu arkeolojik zaman anlayışının bir parçasıdır. İlk bakışta tarih öncesi mağara resimlerinden ya da erken uygarlıkların duvar kabartmalarından kopup gelmiş gibi görünen bu varlıklar, gerçekte belirli bir tarihsel döneme ait değildir. Onlar, insanlığın ortak bilinç katmanlarında varlığını sürdüren arketipsel imgelerin çağdaş yorumlarıdır. Bu yönüyle Çiğdem'in figürleri, bireysel kimliklerden çok kolektif hafızanın görsel tezahürleri olarak değerlendirilebilir.
Sanatçının son dönem resimleri, yalnızca bir estetik arayışın ürünü değil, insanlık tarihinin en eski katmanlarına yönelen arkeolojik bir hafıza kazısı niteliğindedir. Sanatçı, Paleolitik dönemden Neolitik devrime, Göbeklitepe'den Mezopotamya mitolojisine kadar uzanan geniş bir kültürel coğrafyayı çağdaş sanatın diliyle yeniden yorumlamaktadır. Eserlerinde görülen taş devrini andıran figürler, ilkel insan temsilleri ve son dönemde belirginleşen Şahmaran göndermeleri, insanlığın unutulmuş kolektif belleğine açılan sembolik kapılar olarak okunabilir.
Çiğdem'in figürleri ilk bakışta tarih öncesi mağara resimlerinden çıkıp günümüze gelmiş gibidir. Ancak bu figürler arkeolojik bir canlandırmadan ibaret değildir. Tam tersine, sanatçı tarih öncesi insanı çağdaş insanın psikolojik bir metaforu olarak kullanır.
Özellikle Göbeklitepe ve Neolitik kültürlere gönderme yapan taşsı yüzeyler, yalnızca bir tarih anlatısı değildir. Bunlar aynı zamanda insanın ilk kez doğayı anlamlandırmaya çalıştığı dönemin simgesel kayıtlarıdır. Çiğdem'in resimlerindeki karakterler, avcı-toplayıcı dünyanın çocukları gibi görünseler de aslında dijital çağın insanlarıdır. Sanatçı burada zamanları üst üste bindirir.
Son dönem eserlerinde dikkat çeken Şahmaran referansları ise bu arkaik anlatıyı Mezopotamya'nın mitolojik hafızasına bağlar. Şahmaran, Anadolu ve Mezopotamya kültürlerinde yalnızca yarı kadın, yarı yılan bir varlık değildir; bilginin, dönüşümün, doğurganlığın ve ölümsüzlüğün sembolüdür. Mitolojik kaynaklarda yılan, bilgeliğin ve yenilenmenin taşıyıcısı olarak görülürken Şahmaran figürü de kadın, ay, bereket ve kozmik bilgiyle ilişkilendirilmektedir.
Bu noktada Çiğdem'in eserleri yerli mitolojiyi modern kimlik sorgulamalarıyla birleştiren tavrıyla ilginç bir paralellik kurar. Ancak Çiğdem'in yöneldiği kaynak Aztek mitolojisi değil, Mezopotamya'nın kadim anlatılarıdır. Şahmaran onun resimlerinde folklorik bir figür olarak değil, insanlığın kaybettiği bilgeliğin sembolü olarak belirir.
Carl Gustav Jung'un "kolektif bilinçdışı" kavramı üzerinden bakıldığında sanatçının kullandığı yılan, taş, bitki ve hibrit insan figürleri evrensel arketiplere karşılık gelir. Jung'a göre insanlık tarihinin en eski sembolleri bilinçaltında yaşamaya devam eder. Çiğdem'in resimleri tam da bu nedenle izleyicide tanıdık ama açıklanması zor duygular uyandırır. Çünkü görülen figürler tarihsel olmaktan çok arketipseldir.
Şahmaran'ın Çiğdem'in görsel evrenine dâhil olması, kadın bilgeliğinin yeniden görünür olması anlamına da gelir. Mitolojide sırların koruyucusu olan Şahmaran, sanatçının kompozisyonlarında insan ile doğa arasındaki kırılmış bağın temsilcisine dönüşür. Bu yönüyle eserler, ekolojik bir okuma da sunar. Yılan gövdesi yalnızca mitolojik bir unsur değil, insanın doğadan kopmadan yaşadığı eski dünyanın metaforudur.
Bu yaklaşım sanatçıyı Avustralyalı ressam Sidney Nolan'ın Aborjin mitolojisinden beslenen resimleriyle ve İngiliz sanatçı William Blake'in mistik imgeleriyle aynı düşünsel eksene yaklaştırır. Ancak Çiğdem'in özgünlüğü, Mezopotamya'nın sözlü kültürünü, Göbeklitepe'nin taş hafızasını ve dijital çağın kaygılarını aynı resim yüzeyinde buluşturabilmesinde yatar.
Renk kullanımı da bu mitolojik atmosferi destekler. Toprak tonları, taş grileri ve mineral renkler arkeolojik bir kazı alanı hissi yaratır. Bu anlamda Çiğdem'in yüzeyleri, Jean Dubuffet'nin ham madde estetiğini çağrıştırırken; figürleri ise Paul Klee'nin ilkel işaretlerden oluşan şiirsel dünyasına yaklaşır. Ancak Çiğdem'de bu unsurlar daha çok kültürel hafızanın izlerini sürmek için kullanılır.
Sonuç olarak: Doğukan Çiğdem'in son dönem üretimi, taş devrinin arkaik imgeleri ile Mezopotamya'nın Şahmaran mitolojisini çağdaş insanın kimlik krizleriyle birleştiren özgün bir görsel düşünce alanı yaratmaktadır. Onun resimleri geçmişi temsil etmez; geçmişin hâlâ içimizde yaşamaya devam ettiğini gösterir. Göbeklitepe'nin taş sütunlarından Şahmaran'ın bilgeliğine uzanan bu görsel yolculuk, insanlığın kaybettiği hafızayı yeniden hatırlama çabasıdır. Bu nedenle Çiğdem'in eserleri yalnızca resim değil, aynı zamanda kültürel belleğin yeniden yazıldığı çağdaş mitolojik anlatılar olarak değerlendirilebilir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish