ABD-İran mücadelesinde değişen ne?

Gürsel Tokmakoğlu Independent Türkçe için yazdı

ABD ile İran arasındaki mücadele, klasik bir savaşın ötesinde; diplomasi, askerî baskı ve stratejik manevraların iç içe geçtiği uzun soluklu bir güç rekabetine dönüşmüş durumda / Yuri Gripas / Pool - CNP 

ABD ile İran arasında süregelen “mücadeleyi” tarif etmekte her seferinde güçlük çekiyorum. Çünkü bu, bildiğimiz türden bir savaş değil. Klasik zafer anlayışı burada yok; yerine stratejik durum değişikliği var. İki taraf, kendi yöntemleriyle, kendi kültürleriyle, kendi öğrendikleri veya potansiyeli olan alanlarıyla birbirini sürekli tartıyor.

Diplomasiyi, kinetik vuruşu ve diğer baskı usullerini aynı anda geliştirerek durumu değiştirmeye ve karşı tarafı dar alana sıkıştırmaya çalışıyor. Bu mücadele biçimi henüz yeterince anlaşılmış değil. Ancak yabancı bazı yazarların benzer tespitlerini görünce, doğru bir anlatımla ortaya çıktığımı düşünüyorum.

Özellikle Sean McFate’nin The New Rules of War eserinde vurguladığı gibi, konvansiyonel savaş fiilen ölmüştür; artık “savaş veya barış” değil, sürekli “savaş ve barış birlikte” var olan bir ortam söz konusudur. McFate açıkça belirtir: “Victory is fungible” ve “there will be no USS Missouri moments.” Yani nihai, mutlak bir zafer anı yoktur; zafer akışkan, algıya ve siyasi duruma bağlıdır. Bu tespit, benim “klasik zafer yok, stratejik durum değişikliği var” tezimi doğrudan desteklemektedir.

İşin başından beri söylediğim gibi, Amerika’nın İran’da zapt etmek istediği bir toprak parçası yok. Nihayetinde bir rejim değişikliği hedefi var. Bu rejim değişikliğini de İran’ın kendi içinde halledebileceği bir pozisyonu yaratarak gerçekleştirmek istiyor. Bu zaman alacak bir mesele oluyor. O hâlde küçük dokunuşlara ihtiyaç var.

Ben bununla ilgili bir makale de yazmıştım: Stratejik yöntem içindeki küçük dokunuşlar ve büyük değişimler (1 Temmuz 2025). 28 Şubat 2026’da başlayan bu süreçte ise başlarda İran’da hızlı bir değişim beklentisi oluşmuştu. Bu beklenti karşılık buldu mu? Hayır. Sonuç böyle olmayınca Trump durumu revize etti. Ama zaten ABD iç hukukunun gereği (Kongre ve Beyaz Saray ilişkisi) olarak çözüm gerektiren konu ancak revize edilecek bir plana dayanmak zorundaydı.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu noktada uluslararası ağırlığı olan isimlerin ve kurumların yanıldığı, herkesi de yanıltan tezleri hatırlamak gerekir. Trump ve çevresi, savaşın erken döneminde defalarca “4-5 hafta” sürecek kısa bir harekât öngörmüş, hızlı bir rejim değişikliği veya halk ayaklanması beklentisini açıkça dile getirmişti.

Aynı şekilde İsrail tarafında, özellikle Netanyahu’nun sunumlarında İran’ın füze kapasitesinin birkaç haftada yok edilebileceği, misillemenin sınırlı kalacağı ve rejim değişikliğinin gerçekçi bir olasılık olduğu yönünde değerlendirmeler öne çıkmıştı. Kenneth M. Pollack gibi saygın analistler bile Mart 2026’da *Foreign Affairs*’te hava taarruzlarının halk isyanını tetikleme şansını artırmanın yollarını tartışmıştı.

Mark Dubowitz gibi isimler ise çatışmayı net bir Amerikan-İsrail zaferi olarak çerçevelemişti. Bu beklentilerin hiçbiri gerçekleşmedi. Kısa savaş illüzyonu çöktü; rejim ayakta kaldı, inisiyatif daralsa da direnç sürdü ve süreç yıpratma ile pazarlık boyutuna kaydı. Klasik zafer mantığıyla okuyanlar hem kendilerini hem kamuoyunu yanıltmış oldu.

Bana da sorulduğunda bunun örneklerini gösterdim. Dedim ki, seçilen hedeflerdeki değişiklik rejim ile halk arasını açmaya dönük. Demek ki bu yönde planları ve beklentileri var.

Bu revizyonda hukuki çerçeve belirleyici oldu. Beyaz Saray’ın “savaş yok” yaklaşımı ve Kongre onayı bulunmaması nedeniyle 60 günlük müdahale süresi kullanıldı. Belirli bir alan içinde gidip gelmeler yaşandı. En son 3 Temmuz’da Trump ikinci kez “savaşı başlattığını” ısrarla dile getirerek yine bir 60 günlük süre kazandı. Buna savaş demeyeceğiz; mücadele diyeceğiz. Amerika’nın, yani Trump’ın durumu değişmiş bir durumdur. Rejim değişmedi ama başlatılan bir mücadele biçimi vardır. Bu mücadele, diğer bütün durumları da değiştirerek kendi içinde bir ortam yaratmaktadır.

Thomas Schelling’in Arms and Influence ve The Strategy of Conflict eserlerinde geliştirdiği “zorlama” (“coercion”) ve “zorlayıcı diplomasi” (“diplomacy of violence”) anlayışı tam da bu noktayı aydınlatır. Schelling’e göre güç kullanımı yalnızca yok etmek için değil; karşı tarafa seçenek bırakarak, riski manipüle ederek ve pazarlık gücünü artırmak için kullanılır. Şiddet kullanarak zorlama (veya askerî baskı yöntemi), bir iletişim ve pazarlık aracıdır.

Trump’ın 60 günlük döngüleri, sınırlı vuruşlar ve sürekli baskı unsurlarını bir arada kullanması, Schelling’in tarif ettiği “sınırlı savaş” ve “güç kullanarak pazarlık” (“bargaining with force”) mantığının güncel bir uygulamasıdır. Kısa zafer bekleyenlerin aksine, gerçekte işleyen mekanizma budur. Hatırlatayım, Trump’ın ana doktrininde de bu var: Güç kullanarak rehberlik etmek.

Bundan sonra büyük, nihai bir darbe beklemeyelim. Düşük-orta yoğunluklu, çok cepheli - benim “cephesiz savaş” dediğim - bir yıpratma ve pazarlık süreci işliyor. Amerika buradan yüklenecek: Diplomasiyi, ekonomiyi, müttefiklik oluşturmayı, algı yönetimini ve askerî vuruşları bir arada tutarak 5. nesil savaş yöntemleriyle süreci sürdürecek.

Askerî vuruşları yalnızca Amerika’nın eylemleriyle sınırlamamak gerekir. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin reaksiyonlarını da hesaba katmak zorundayız; çünkü müttefiklik yaratma hadisesi söz konusu oldu. Ukrayna’nın Hazar’da Rusya-İran iş birliği hâlindeki deniz vasıtalarına ateş açması başka bir boyut kazandırdı.

Mısır’ın Kızıldeniz hattı sürece dâhil oldu. Netanyahu’nun ABD ziyareti sonrasında fazla öne çıkmak istememesi anlaşılır bir durum yarattı; ancak Lübnan-Hizbullah cephesindeki faaliyetleri de denkleme koymak gerekir. Suudi Arabistan’ın Irak’ta İran yanlısı gruplara taarruz etmesi ise dikkat çeken ayrı bir alan açtı.

Bu tablo, “çok araç” ve “çok aktör” kullanarak yeni bir durum yaratma anlamına geliyor. Frank G. Hoffman’ın “hibrit savaş” (“hybrid warfare”) kavramı tam da bunu tarif eder: Konvansiyonel yetenekler, düzensiz taktikler, terör eylemleri, suç faaliyetleri ve farklı alanların (askerî, ekonomik, enformasyonel) aynı anda ve sinerji içinde kullanılması.

Hoffman’ın tanımı, bugün gördüğümüz (4. nesil savaş yöntemi olan) çok cepheli (veya cephesiz) ve çok aktörlü mücadeleyi anlamamıza yardımcı olur. Benzer şekilde, “gri bölge” (“gray zone”) literatürü de savaş ile barış arasındaki bu muğlak alanda yürütülen, eşiği aşmadan statükoyu değiştirmeyi hedefleyen faaliyetleri tanımlar. İran’ın uzun yıllardır bu alanda ustalaştığı, Michael Eisenstadt gibi analistler tarafından da sıkça vurgulanmıştır.

Trump bundan sonra yeni manevra alanları açıyor, diplomatik çıkışlarla zorluyor, çok araç ve aktör kullanıyor. Bunu Trump’ın yeni durum tarifi olarak koymamız lazım. “Geri adım attı mı, inisiyatifi kaybetti mi?” sorularını da bu bakış açısıyla gözden geçirmek gerekir.
 


İran tarafında ise belirgin bir inisiyatif daralması yaşanıyor. Tahran daha çok içe kapanıyor. Karar mekanizması daha dar kadrolara sıkışmış durumda. Risk iştahı azalıyor, hareket alanı daralıyor. İran daha fazla savunma pozisyonunda, kontrol etme refleksiyle hareket ediyor.

Direniş sürse de inisiyatif daralıyor. Harekât alanında şekillendirme ve güç kullanma fonksiyonları zayıflıyor; yapılanlar çoğunlukla tepki verme biçiminde kalıyor. Başlatılmış inisiyatifi kullanıyor, yeni inisiyatif başlatmıyor. Bu, sistemi ayakta tutmanın başka bir göstergesi.

Amerika Birleşik Devletleri ise çok araç-aktör kullanımı, yeni manevra alanı açma ve diplomatik çıkışlara zorlama çizgisinde ilerliyor. Dikkat çekici konu, Trump’ın Kasım seçimleri endişesiyle pozisyonunu daraltacağı veya geri adım atacağı beklentisidir. Hayır. Bunu yeni bakış açısı içinde değerlendirmek gerekir: Trump geri adım atmaz. Kullanmak istediği 60 günlük süreleri her türlü manevrayla değerlendirir.

ABD içindeki muhalefet (genel olarak Demokratlar) elbette Trump’a yüklenecektir. Amaçları, seçimlerde Trump’ı topal ördek yapmaktır. Bu amaçla küresel medyada ve önemli yayın organlarında gün geçmiyor ki İran Savaşı meselesinde Trump’ı yeren bir makale çıkmasın. Sürekli yazılanlar: Strateji yok, karar yine değişti, bu Amerikan halkını utandırıyor…

Bu türden sözler. Başka ülkelerdeki medya da bu makalelere bakarak konuyu yankı odasına koyuyor. Ama şurası açık: Bütün bu yazdıklarım ve aslen ABD’deki medyanın eleştirisi içinde olan konular yine ABD askerî talimnamelerinde yer alan konular. FM 3.0 bunlardan birisidir. Bugün ABD yönetimi veya Trump yeni bir şey icat etmiyor, mevcut talimnamelerin gereği olarak durumu yönetiyor.

Bu bir “süreç yönetimi” meselesidir. Açıkçası ben de farklı bir şey söylemek adına çırpınan biri değilim; olanı yazıyorum. Hatta bütün bunları içeren bir kitap taslağım hazır, basıldığında görülecektir. Burada amaç ABD veya İran galip gelsin demek değil; bugünün savaşlarının klasik olarak bilinenlerden farklı bir mücadele şekli olduğunu anlatmak istiyorum. Onun için sürekli “5. nesil savaş” ve “eğer hibrit savaş varsa, hibrit barışı da beraberinde düşünün” dedim durdum.

Körfez ülkeleri, Mısır, Ukrayna ve Suudi Arabistan’ın pozisyonları artık daha net. Özellikle Suudi Arabistan’ın Amerika ile nükleer anlaşmaya yönelmesi ve Trump’ın “İbrahim Anlaşmaları’na girerse nükleer alır” yaklaşımı, Ortadoğu’da durumun değiştiğini gösteren en büyük emaredir. Güç parametrelerini okurken buradan hareket etmek gerekir.

Ana dinamikler olarak küresel ticaret ve küresel petrol konularını takip etmek de zorunludur. Abluka devam ediyor. Amerika ablukayı sürdürüyor; İran’ın bunu kırdığı yok. İran oraya hapsolmuş durumda gibi düşünmek lazım. Avrupa, Rusya ve Çin’in değerlendirmeleri de Amerika’nın burada ciddi bir sorun yaşamadığını gösteriyor.

Suudi Arabistan, mesafeli destek veren ülke konumundayken artık doğrudan taraf olmuş durumdadır. Bu da ciddi bir durum değişikliği yaratan bir hadisedir.

ABD, Suudi Arabistan ve İsrail’i aynı yerde göstermeden fakat koordineli sonuç çıkaracak şekilde hareket eder.

İran’ın bildiğimiz hâliyle hareket ettiğini görüyoruz: Zaman kazan, uzun oyun oyna, kaybetmeme stratejisini ön planda tut, durumu kurtar, kahramanlık alanlarında esnek faaliyetler sürdür, ideolojik konuları taktiksel kullan, görünür bir durum yarat, ilerleme vaadi göster.

Bütün bunlar aslında stratejik konumunu muhafaza etmek ve zaman kazanmakla ilgilidir. “Beni böyle kabul edin” diyen bir İran vardır. Trump ise artık onu öyle görmediğini açıkça ifade ediyor. Dolayısıyla süre uzamış, alan genişlemiş, uygulama şekilleri ve şartlar değişmiş durumdadır.

Harekâtın başından beri zaman, yer ve şartlar bakımından durumu değiştirmekle ilgili söylediğim bütün hususlara bugün gelmiş bulunuyoruz. McFate’nin “kalıcı düzensizlik” (“durable disorder”) çağında zaferin sonsuz bir oyun hâline geldiği tespiti, Schelling’in “zorlama ve pazarlık” teorisi ile Hoffman’ın “hibrit savaş” çerçevesi bir araya geldiğinde, bu mücadelenin niçin klasik zafer mantığıyla okunamayacağı daha net anlaşılmaktadır.

Bunları başından beri işaret etmekteyim ve okurlarımla “5. nesil savaşı” iyi bilmek gerektiğinden yana fikirleri tartışıyorum. Kısa savaş ve hızlı rejim değişikliği beklentisiyle ortaya çıkan güçlü isimler yanılmış, kamuoyunu da yanıltmıştır. Bu ortada. Gerçekte işleyen ise stratejik durum değişikliğidir. Bundan sonraki adımlar da böyle devam edecektir. Ama savaş bilimindeki (polemolojideki) bu değişimlerin de farkında olmak gerekir. Kimin için? Kendi savunma mekanizmalarımızı güçlendirmek için.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU