Mekke Savunma Paktı: Ortadoğu'nun güvenlik haritası yeniden çiziliyor

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Ortadoğu’da ittifaklar genellikle kriz anlarında dış tehditlerin baskısıyla doğar, tehdit zayıfladığında da iç çelişkilerine yenilir ve dağılır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın önündeki temel sınav da budur. Bu pakt, bölgesel gerilimlerin ürünü olan geçici bir güvenlik düzenlemesi mi, yoksa güvenlikten ticarete uzanan yeni bir bölgesel mimarinin başlangıcı mı olacaktır?

Anlaşmanın zamanlaması tesadüf değildir. İran ile ABD ve İsrail arasında yaşanan savaş, Suudi Arabistan, Bahreyn, Irak, Kuveyt, Katar ve BAE gibi Körfez ülkelerini füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşı karşıya bıraktı. Bu ülkelerin altyapı tesisleri, enerji tesisleri, limanlar ve deniz ticaret yolları doğrudan risk altına girdi. Bu süreç, Washington’ın onlarca yıldır bölgeye sunduğu güvenlik garantilerinin sınırlarını da açığa çıkardı. Körfez başkentleri, Amerikan askerî varlığının her saldırıyı önlemeye yetmediğini ve ABD’nin öncelikleriyle kendi güvenlik ihtiyaçlarının her zaman örtüşmediğini gördü.

Türkiye açısından tablo daha geniştir. Ankara bir yandan güney sınırındaki terör tehdidini azaltmaya çalışırken diğer yandan Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail ve Fransa arasındaki savunma iş birliklerini izliyor. Ege’de çözülemeyen ihtilaflar, Kıbrıs meselesi ve Doğu Akdeniz’deki askerî yığınak, Türkiye’nin güvenlik planlamasında yalnızca güney ve doğuyu değil batıyı da hesaba katmasını gerektiriyor.

Mekke paktı bu şartlar altında yakın dönemin en dikkat çekici stratejik anlaşmalarından biri olarak ortaya çıktı. Türkiye, NATO tecrübesi, büyük ordusu, gelişen savunma sanayisi ve dünyanın en önemli istihbarat güçlerinden biri olmasıyla öne çıkarken, Suudi Arabistan mali gücü, enerji kaynakları, İslam ve Arap dünyasındaki siyasi ağırlığı ile Pakistan ise geniş askerî kapasitesi ve nükleer güç statüsü ile masada önemli görülüyor. Bu üç unsurun birleşmesi, Ortadoğu ile Güney Asya arasındaki stratejik mesafeyi kısaltan yeni bir caydırıcılık ekseni yaratıyor.


Amerikan şemsiyesi dar geliyor

Anlaşmanın en önemli hükmü açıktır: Taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkeye yapılmış sayılacaktır. Bu düzenleme, siyasi mantığı bakımından NATO’nun 5’inci maddesini hatırlatan bir kolektif savunma taahhüdü getiriyor. Ancak güçlü bir cümle, tek başına güçlü bir ittifak meydana getirmez. Paktın gerçek değeri ne zaman anlaşılır? Elbette bir kriz anında tarafların hangi hızla karar alacağı, ne tür destek sağlayacağı ve üstlenecekleri riskin sınırlarını nasıl belirleyeceği ile anlaşılacaktır.

İstihbarat paylaşımı, müşterek hava savunması, lojistik destek, silah ve mühimmat tedariki, ortak tatbikatlar ve doğrudan askerî müdahale birbirinden oldukça farklı yükümlülüklerdir. Bunların hangi kurumsal mekanizmalarla yürütüleceği, kurulması planlanan komiteler içinde özellikle bakanlar komitesi, askerî ve siyasi komiteler ile Suudi Arabistan merkezli daimî sekretaryanın nasıl çalışacağı henüz sınanmış değildir. Anlaşmanın ilan edildiği gün yarattığı stratejik etki ile gerçek bir çatışmada üreteceği askerî sonuç aynı şey olmayabilir.

Pakistan’ın nükleer güç olması, pakta kaçınılmaz biçimde stratejik bir önem kazandırıyor. Ancak anlaşmanın Türkiye veya Suudi Arabistan’a otomatik olarak Pakistan nükleer şemsiyesi sağladığını söylemek için henüz yeterli hukuki veya doktrinel dayanak bulunmuyor. Nükleer caydırıcılık için silaha sahip olmak tek başına yeterli değildir. Nükleer caydırıcılık, nükleer gücün hangi şartlarda kullanılacağına ilişkin inandırıcı bir karar mekanizmasıyla işler. Paktın bu alandaki sessizliği, şimdilik bir zayıflık göstergesi değildir. Hatta bilinçli bir stratejik muğlaklık olarak da okunabilir.

Kuzey Kore örneği, nükleer silahların dış müdahale maliyetini ne ölçüde yükseltebildiğini gösteriyor. Fakat bundan, nükleer kapasitenin her türlü saldırıyı önlediği sonucu çıkarılamaz. Nükleer caydırıcılık devletin varlığını hedefleyen büyük ölçekli operasyonları zorlaştırabilir. Buna karşılık vekâlet savaşlarını, siber saldırıları, ekonomik baskıyı veya sınırlı askerî çatışmaları ortadan kaldırmaz. Mekke paktının başarısı da nükleer imadan ziyade konvansiyonel caydırıcılık, ortak hava savunması ve hızlı siyasi koordinasyon kapasitesine bağlı olacaktır.

Paktın asıl önemi, askerî hükümlerinin ötesinde temsil ettiği siyasi yön değişimidir. Anlaşma, Ankara’nın uzun süredir savunduğu “bölgesel sahiplenme” ilkesinin en somut sonuçlarından biridir. Bu yaklaşım basit bir varsayıma dayanıyor: Ortadoğu’nun güvenliği yalnızca Washington, Moskova veya Pekin’in garantilerine bırakılamaz. Bölge ülkeleri kendi güvenliklerinin sorumluluğunu üstlenmeli; krizlerini dış güçlerin oluşturduğu bloklar üzerinden değil, kendi iş birliği mekanizmalarıyla yönetmelidir. Şu mesaj verilmek isteniyor: Bölgesel sorunların ana çözüm yeri Ankara, Riyad, Şam, Kahire ve İslamabad’dır.

Tarafların anlaşmanın İran’a, İsrail’e, Hindistan’a veya başka bir devlete karşı kurulmadığını özellikle vurgulaması bu nedenle önemlidir. Paktın mezhepsel bir Sünni ittifakı veya belirli ülkelere karşı oluşturulmuş saldırgan bir cephe şeklinde kritik edilmesi de gerçeklere aykırıdır. Çünkü paktın üyelerinin demografik yapısında kayda değer Şii nüfus vardır. Buna rağmen, Sünni paktı algısı bölgesel sahiplenme iddiasını yeni bir kutuplaşmaya dönüştürebilir. Bu yüzden, paktın kurucularının bugün açıkladıkları gibi, savunma amaçlı, genişlemeye açık ve resmî bir düşman tanımından kaçınan yapı ise daha kapsayıcı bir güvenlik düzeninin önünü açabilir.

Bu anlaşmanın amacı savaş çıkarmak değil, savaşın maliyetini yükselterek saldırıyı önlemektir. Fakat caydırıcılığın inandırıcı olabilmesi için yalnızca niyet beyanı değil, ortak planlama, askerî uyumluluk ve gerektiğinde harekete geçme iradesi gerekir. Mekke paktının kâğıt üzerindeki bir dayanışma bildirisi mi, yoksa işleyen bir güvenlik kurumu mu olacağını bu unsurlar belirleyecektir.


Mısır katılırsa üçlü pakt bölgesel pakta dönüşebilir

Mısır’ın konumu, oluşumun geleceği açısından kritik önemdedir. Kahire henüz savunma anlaşmasının tarafı değildir. Ancak Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte gelişen danışma mekanizmasının dördüncü ayağını oluşturuyor. Dört ülkenin dışişleri bakanları, Riyad’da başlayan görüşmelerin ardından İslamabad ve Antalya’da bir araya geldi. Dördüncü toplantı 21 Haziran’da Kahire’de yapıldı. Görüşmelerde bölgesel gerilimin azaltılması, ABD ile İran arasında varılan mutabakatın uygulanması ve krizlere karşı daha düzenli bir koordinasyon mekanizması geliştirilmesi ele alındı.

Böylece birbirine bağlı iki yapı ortaya çıkıyor: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bağlayıcı kolektif savunma taahhüdü ve Mısır’ın da yer aldığı dört ülkeli diplomatik istişare platformu. Bu ayrım aynı zamanda bir esneklik sağlıyor. Bu istişare platformu, askerî ittifakın dışında kalan Kahire’ye siyasi koordinasyona katılma imkânı verirken gelecekteki üyelik için de bir geçiş zemini oluşturuyor.

Mısır’ın pakta katılması, ittifakı yalnızca sayısal olarak büyütmez. Kahire’nin İslam ve Arap dünyasındaki tarihsel ağırlığı, Süveyş Kanalı üzerindeki kontrolü, Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz’e aynı anda açılan coğrafyası ve Afrika’daki diplomatik bağlantıları, oluşumu üçlü bir savunma düzenlemesinden gerçek bir bölgesel kuruma dönüştürebilir. Türkiye’nin askerî ve endüstriyel kapasitesi, Suudi Arabistan’ın sermayesi, Pakistan’ın stratejik gücü ve Mısır’ın coğrafi ağırlığı bir araya geldiğinde ortaya yalnız bir ittifak değil, Ortadoğu’nun başlıca güvenlik ve ticaret güzergâhlarını kapsayan bir eksen çıkacaktır.

Yunanistan, GKRK ve İsrail’deki kaygıların kaynağı da budur. Bu ülkelerin endişesi, ortaya çıkan yapı yalnızca bir danışma ve koordinasyon mekanizması olarak mı kalacak, yoksa özellikle güvenlik boyutunda gerçek bir ittifaka mı dönüşecektir?

Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın İsrail’in bölgesel askerî üstünlüğü ve süreklilik kazanan savaşları konusunda benzer kaygılar taşıması, Tel Aviv’in bu yakınlaşmayı dikkatle izlemesini kaçınılmaz kılıyor. Ancak yeni mekanizmanın geleceğini belirleyecek asıl ölçüt, İsrail’e karşı bir cephe oluşturup oluşturmaması değildir. Daha önemli olan konu şudur: Çatışmaları önleyebilen, Kızıldeniz ve Körfez’deki deniz yollarını koruyabilen, enerji tesislerinin güvenliğini sağlayabilen ve Filistin meselesinde uygulanabilir bir siyasi çerçeve üretebilen kurumsal kapasite geliştirip geliştiremeyeceğidir.

Yalnızca ortak düşman algısıyla kurulan ittifaklar, tehdit değiştiğinde çözülmeye yatkındır. Ekonomik çıkar, kurumsal iş birliği ve karşılıklı bağımlılık üreten yapılar ise daha kalıcıdır. Mekke anlaşmasının uzun ömürlü olabilmesi için savunma taahhüdünün ticaret, enerji, teknoloji ve ulaştırma iş birlikleriyle desteklenmesi gerekir.


Paktın gerçek sınavı demiryollarında verilecek

Mekke anlaşmasının ekonomik boyutu, askerî hükümleri kadar önemlidir. Savunma iş birliği çok değerlidir. Zira insansız sistemler, hava ve füze savunması, mühimmat, elektronik harp, siber güvenlik ve askerî lojistik alanlarında ortak yatırımlar doğurabilir. Suudi sermayesi, Türk savunma şirketlerinin teknolojik kapasitesi ve Pakistan’ın üretim tecrübesi, üç ülkeyi yalnızca silah satın alan değil, birlikte geliştiren ve üçüncü pazarlara ihracat yapan bir yapıya dönüştürebilir.

Fakat daha büyük ekonomik dönüşüm savunma fabrikalarından çok demiryollarında, limanlarda ve enerji hatlarında gerçekleşebilir.

Türkiye ile Suudi Arabistan, Suriye ve Ürdün üzerinden iki ülkeyi birbirine bağlayacak bir demiryolu planı üzerinde çalışıyor. Yaklaşık 400 kilometrelik eksik bağlantıların tamamlanması ve Suriye altyapısının yeniden kurulması hâlinde tarihî Hicaz Demiryolu, çağdaş bir ekonomik koridor biçiminde yeniden canlandırılabilir. İstanbul’dan hareket eden yük ve yolcu trenleri Suriye ile Ürdün üzerinden Suudi Arabistan’a, ilerleyen aşamada Medine’ye ve Körfez’in diğer merkezlerine ulaşabilir. Böyle bir hat hem ticaret ve enerji taşımacılığına katkı verir hem de hac ve umre yolculuklarına da alternatif sunabilir.

İkinci eksen, Basra Körfezi’ndeki Büyük Fâv Limanı’nı Irak üzerinden Türkiye’ye bağlamayı amaçlayan Kalkınma Yolu’dur. Limandan Bağdat’a, oradan Türkiye sınırına ve İstanbul’a ulaşacak kara ve demiryolu sistemi, Körfez ile Avrupa arasındaki ticaretin mesafesini ve süresini yeniden tanımlama potansiyeline sahiptir.

İstanbul’un kuzeyinde planlanan yüksek kapasiteli demiryolu geçişi bu iki koridorun Avrupa’ya ulaşmasındaki kritik halkadır. Dünya Bankası ve diğer çok taraflı finans kuruluşlarının desteklediği proje, Boğaz’daki yük taşımacılığı darboğazını aşmayı; Kalkınma Yolu’nu Avrupa demiryolu ağına ve Trans-Hazar Orta Koridoru’na bağlamayı hedefliyor.

Böylece iki güney hattı İstanbul’da birleşebilir: Biri Irak ve Basra Körfezi’nden, diğeri Suriye, Ürdün ve Hicaz üzerinden gelecektir. İstanbul’dan batıya uzanan demiryolları Berlin, Paris ve Londra’ya; doğuya yönelen Orta Koridor ise Kafkasya ve Türkistan üzerinden Çin’e ulaşacaktır. Türkiye bu yapıda bir yandan transit geçiş sağlayan bir ülke, bir yandan da Avrupa, Ortadoğu ve Asya arasındaki ticari akışları düzenleyen stratejik bir merkez hâline gelebilir.

Ancak haritaya çizilen her hat ekonomik koridora dönüşmez. Suriye ve Irak’taki güvenlik sorunları, eksik altyapı, yüksek finansman maliyetleri, gümrük uyuşmazlıkları, farklı demiryolu standartları ve sınır geçişlerindeki bürokrasi ciddi engellerdir. Bir güzergâhın jeopolitik önemi, ticari rekabet gücünü garanti etmez. Taşımacılık şirketleri siyasi sembollere bakmaz. Bunun yerine maliyete, hıza, güvenliğe ve öngörülebilirliğe bakar.

Savunma paktının ekonomik değeri tam da bu noktada ortaya çıkabilir. Ortak güvenlik mekanizması ulaşım hatlarının ihtiyaç duyduğu siyasi güveni, enerji tesislerinin korunmasını ve uzun vadeli yatırım istikrarını sağlayabilirse Mekke anlaşması askerî sınırlarının ötesine geçer. Aksi hâlde demiryolu projeleri büyük jeopolitik hedeflerle ilan edilen, fakat eksik bağlantılar ve sınır sorunları nedeniyle ilerleyemeyen girişimler listesine eklenebilir.

Paktın geleceği bu nedenle yalnızca savunma bakanlarının toplantılarında belirlenmeyecektir. Asıl sınav limanlarda, demiryollarında, gümrük kapılarında, enerji ağlarında ve ortak sanayi projelerinde verilecektir.

Ankara, Riyad ve İslamabad -gelecekte muhtemelen Kahire, Şam ve Bağdat- güvenliği ekonomik karşılıklı bağımlılıkla destekleyebilirse, ortaya çıkan yapı geçici bir askerî ittifaktan daha fazlası olabilir.

Ortadoğu’nun yeni düzeni yalnızca kimin kime karşı silahlanacağı sorusuyla kurulmayacaktır. Daha belirleyici soru, hangi ülkelerin ticaret, teknoloji, enerji ve ulaştırma ağlarıyla birbirine bağlanacağıdır. Mekke’de imzalanan anlaşmanın kalıcılığını da askerî bildirilerden ziyade, bir gün İstanbul’dan Bağdat’a, Şam’a ve Medine’ye uzanacak trenlerin gerçekten hareket edip etmeyeceği gösterecektir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU