Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan 7 Ağustos 2026’da Mekke Anlaşması kapsamında Ortak Savunma sistemi kurdular.
Bunu, Türkiye'nin merkezinde olduğu ve kurguladığı yeni bir güvenlik mimarisi olarak tanımlayabiliriz.
Türkiye'nin NATO üyesi, Suudi Arabistan'ın ABD ile güvenlik anlaşmaları, Pakistan'ın da Çin ile askerî stratejik iş birliği düşünülürse, bu anlaşmanın üç ülkeye yeni bir güvenlik katmanı sağladığını söyleyebiliriz.
Dolayısıyla bu anlaşma, imzacı ülkelerin içinde bulundukları diğer askerî ve stratejik iş birliklerine paraleldir ama alternatif değildir.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın, yaklaşık 2 yıldır üzerinde çalışıldığını söylediği bu ittifak hangi ihtiyaçlardan doğdu?
Türkiye, üyesi olduğu NATO'nun güvenlik şemsiyesinde eksiklikler gördüğü için, Suudi Arabistan, ABD'nin güvenlik taahhütlerinin yetmediğini anladığı için ve Pakistan, bölgesel ittifak arayışlarında istediği sonuçlara ulaşamayacağını gördüğü için olabilir mi?
Burayı biraz açalım.
ABD, Suudi Arabistan'a verdiği güvenlik garantilerini koşullara bağladı.
Önce barışçıl nükleer teknolojisini vereceğini bildirdi.
Ertesi gün Suudi Arabistan İbrahim Anlaşmaları'nı imzalamazsa nükleer programı başlatmayacağını açıkladı.
Dolayısıyla bu tutarsızlıklar Suudi Arabistan'ı yeni bir ittifak arayışına itti.
Türkiye için de benzer bazı nedenler sıralayabiliriz.
Türkiye'nin yaşadığı bölgesel sorunlara NATO'nun ilgisizliği, yetersizliği hatta kimi zaman rakip pozisyona geçip terör örgütlerini desteklemesi ve ABD ile aralıklarla yaşanan gerginlikler nedeniyle Ankara böyle bir ittifakı şekillendirdi.
Özetle bu ittifak, üç ülkenin içinde bulunduğu bölgede yaşanan siyasi ve askerî krizlerin etkisiyle ortaya çıkmıştır.
Hatta krizlerin yarattığı bir fırsattır demek de yanlış olmayacaktır.
Her üç ülkenin de Trump ve ABD ile yakın ilişkileri düşünüldüğünde, Mekke Anlaşması'nın Washington'dan habersiz, sürpriz bir şekilde ortaya çıkmadığı anlaşılacaktır.
Bunu, ABD'nin onayı alındı anlamında değil, gelişmeye ilişkin Washington'un bilgilendirildiği manasında söylüyorum.
Üstelik ittifakın, ABD’nin çıkarlarına şimdilik ters düşen bir görüntüsü yok.
Bu üç Müslüman ülkenin her birinin farklı jeopolitik ağırlığı, dikkat çeken askerî kapasiteleri ve ekonomik gücü var.
En önemlisi, her birinin farklı devlet yönetim şekli ve ideolojik yapısı var.
Ortak Savunma sisteminin en önemli özelliği, "Bir ülkeye yapılan saldırı diğerlerine yapılmış sayılacak" olmasıdır.
Ama NATO’nun 5'inci maddesi benzeri bu maddeyi yazmak ayrı, uygulamak ise çok başkadır.
Temenni etmeyiz ama ilk saldırıda, söz konusu maddenin nasıl uygulanacağı görülecektir.
Bu da ittifakın kaderini tayin edecektir.
Mekke Anlaşması ile ortaya çıkan Ortak Savunma anlayışı, Doğu Akdeniz'den Karadeniz'e, Ortadoğu'dan Güney Asya'ya uzanan devasa bir jeopolitik yarattı.
Türkiye'nin NATO üyeliği, çok güçlü ordusu, zirveye yaklaşan savunma sanayisi, Suudi Arabistan'ın zengin enerji kaynakları ve ekonomisi, Pakistan'ın Müslüman ülkeler arasında tek nükleer güç oluşu, ittifakı daha şimdiden dikkate değer kılıyor.
Özelliklerine ve yapılan açıklamalara bakıldığında ittifakı, saldırgan değil, savunma amaçlı ve caydırıcı bir güç olarak tanımlayabiliriz.
Mekke Anlaşması'nın duyurulmasıyla birlikte en çok "Bu ittifak kime karşı kuruldu?" sorusu gündeme geldi.
Kimileri "İran'a karşı kuruldu" fikrini ortaya attı, kimileri de "İsrail'e karşı" dediler.
Bazı milletvekilleri dışında İranlı yöneticilerden gelen açıklamalar olumlu diyebiliriz.
İttifakın İran’a karşı olmadığını kanıtlayacak birçok gelişme var.
Örneğin ABD ve İsrail’in, savaş sırasında bazı Kürt örgütlerini kara gücü olarak kullanma planına bizzat Türkiye engel oldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan devreye girip Trump'a bu planı iptal etmeleri gerektiğini söyledi.
Pakistan, İran-ABD savaşında arabulucu ve görüşmelerin ev sahibi rolünü ısrarla ve başarıyla oynadı.
Ayrıca İran’ın nükleer programının ilerlemesinde Pakistan’ın görünmez desteğini de unutmayalım.
Suudi Arabistan ise yeni tarihler verip İran'ı çok sert vuracağını söyleyen Trump’ı her defasında engelledi.
Suudi Arabistan bunu, İran ülkenin altyapısını birçok kez vurmasına, vekil güç Husilerin saldırılarına rağmen yaptı.
Dolayısıyla bu üç ülkenin İran'a bir düşmanlığı olsaydı, savaş sırasında araya girmez, Tahran'a destek vermezdi.
Mekke Anlaşması'nı “İran'ın bölgesel ağına karşı bir denge kurma girişimi” olarak yorumlamak da mümkün.
Ne Ankara ne Riyad ne de İslamabad, İran'ın karşısına çıkmak istemiyor.
Ama Mekke Anlaşması'nı imzalayan ülkeler, savaş sonrası kurulacak bölgesel düzende söz sahibi olmayı hedefliyor.
Soruyu tekrar edelim, “Bu ittifak kime karşı kuruldu?”
En doğru yanıt, "İttifak İsrail'e karşı da kuruldu" olabilir.
İsrail'in, Pakistan'a karşı Hindistan'ın yanında yer alırken İslamabad'a karşı takındığı düşmanca tavrını not edelim.
İsrail'in, Türkiye'ye yönelik düşmanca politikalarını, Ankara'ya tehditlerini hatırlayalım.
Yine İsrail'in, Filistin meselesi ve Gazze savaşı sırasında Suudi Arabistan ile yaşadığı ve hâlen yaşanan sorunları da dikkate alalım.
Tüm bunlar ve daha fazlası üç ülkenin İsrail'e karşı bir ittifak kurmasının nedenleri arasında sayılabilir.
Anlaşma imzalandıktan sadece bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Asaf’ın, “İsrail tüm Müslüman dünyası için bir tehdittir” şeklindeki sözleri, ittifakın amacına ilişkin ipuçları vermektedir.
İttifakın ne olup olmadığını görmeyi ve göstermeyi hedefleyen sınamalar mutlaka yaşanacaktır.
İttifakın gücünü, direncini ve kararlılığını o zaman daha iyi anlayacağız.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish