Sanatçılar, müzisyenler, yazarlar... Geçmişin dehaları algoritma çağında yaşasalardı ne olurdu?

Vahap Aydoğan Independent Türkçe için yazdı

Kolaj: Independent Türkçe

Bir sabah bütün zamanların büyük sanatçıları aynı şehirde uyansaydı ne olurdu?..


Van Gogh bir galerinin önünden geçer, Picasso bir müzayede salonuna girer, Kafka bir şirketin insan kaynakları departmanında işe başlar, Beethoven bir müzik platformunun algoritmasıyla karşılaşır, Frida Kahlo telefonunun ekranında kendi yüzünün milyonlarca kez çoğaltıldığını görür, Duchamp bir yapay zekânın ürettiği eserin karşısında durur, Dalí bir reklam ajansından teklif alır, Shakespeare bir yapım şirketinin toplantısında otururken Tolstoy televizyonda canlı yayınlanan bir savaşı izlerdi.

Ve belki ilk kez şu soruyu sorardık kendimize!..

Onları büyük yapan şey gerçekten deha mıydı, yoksa kendi çağlarının koşulları mı?

Çünkü sanatçının kaderini yalnızca yeteneği belirlemez.

Bazen onu bir çağ yaratır.

Bazen de çağının dışında kalabilmesi.

Bugün ise çağın dışında kalmak neredeyse imkânsız.
 

Vincent van Gogh (1853-1890)
Vincent van Gogh (1853-1890)

 

Van Gogh’un bugünkü dünyada yaşayacağını düşündüğümde onu önce galerilerde değil, sokakta görüyorum.

Bir galerici ona daha büyük tuvaller önerebilir.

Bir koleksiyoner daha satılabilir renkler isteyebilir.

Bir marka ayçiçeklerini kullanmak isteyebilir.

Bir sosyal medya yöneticisi, eserlerini daha fazla insana ulaştırmak için ona düzenli içerik üretmesini söyleyebilir.

Van Gogh muhtemelen bütün bunların bir kısmını anlamakta zorlanırdı.

Ama bir noktada galericinin değil, madencinin yanında dururdu diye düşünüyorum.

Çünkü onun sanatla kurduğu ilişki yalnızca resim satmak üzerine kurulmamıştı. Yoksullarla kurduğu bağ, bugün sanat piyasasının cilalı yüzeyiyle karşı karşıya geldiğinde ciddi bir çatışmaya dönüşebilirdi.

Belki milyonlarca insan onu takip ederdi.

Belki bir gecede viral olurdu.

Ama Van Gogh’un asıl sorunu görünür olmak değil, neyin görünür olmaya değer olduğunu sormak olurdu.

Ve algoritmanın önüne koyduğu şeyi değil, algoritmanın görmek istemediği şeyi çizerdi.

Belki de bugün yine para kazanamazdı.

Fakat bu kez kimse onun başarısız olduğunu söyleyemezdi.

Çünkü herkes onu izliyor olurdu.
 

Pablo Picasso
Pablo Picasso (1881-1973)

 

Picasso ise başka bir hikâye.

Bugünün dünyasında sanat piyasasının nasıl çalıştığını anlamakta muhtemelen hiç zorlanmazdı. Çünkü onun karakteri her döneme uyarlanabilen bir kıvraklığa sahiptir… (Maalesef.)

Çünkü Picasso’nun sermaye ve parayla kurduğu ilişkiyi romantikleştirmeye gerek yok. Para, güç ve piyasa onun sanat hayatının dışında duran şeyler değildi. Bunların sanatçının konumunu güçlendiren araçlar olduğunu görebilen ve bundan yararlanabilen biriydi.

Galerileri, koleksiyonerleri, müzayedeleri, basını, markaları ve şöhreti birbirinden bağımsız şeyler olarak görmezdi.

Sanat dünyasının kendisi onun için bir malzeme haline gelirdi.

Picasso’nun bugün yaşaması yalnızca daha fazla eser üretmesi anlamına gelmezdi.

Kendi adı bir marka olurdu.

Kendi imzası bir yatırım aracına dönüşürdü.

Koleksiyonerler onun eserini satın alırken yalnızca tablo değil, Picasso’nun adını satın alırlardı.

Ve Picasso muhtemelen bundan rahatsız olmak yerine bu gücü daha da büyütmenin yollarını arardı.

Belki bugün onu sanat piyasasının karşısında değil, tam merkezinde görürdük.

Hatta sermayenin sanat üzerindeki etkisini eleştirenlerin karşısında bile durabilirdi; çünkü sermayeyi yalnızca dışarıdan gelen bir tehdit olarak değil, kullanılabilecek bir güç olarak görmesi daha olasıydı.

Ve bu bizi rahatsız edebilirdi.

Çünkü sanat tarihinde sanatçı ile sermaye arasındaki ilişkiyi tartışırken, Picasso bize çok eski bir soruyu yeniden sordururdu:

Sanatçı sistemi kullanıyorsa, sistemin sanatçıyı kullandığını nerede söylemeye başlarız?
 

Marcel Duchamp (1887-1968)
Marcel Duchamp (1887-1968)

 

Duchamp’ın bugünkü dünyada ne yapacağını düşünmek ise daha tehlikeli.

Çünkü Duchamp’ın karşısına yalnızca pisuar çıkmazdı.

Karşısına yapay zekâ çıkardı.

Bir bilgisayar birkaç saniyede bir görüntü üretir, bir başka sistem şiir yazar, bir başkası beste yapardı.

İnsanlar yine aynı soruyu sorardı:

Bu sanat mı?

Duchamp muhtemelen bilgisayarın yaptığı görüntüyle ilgilenmekten çok, insanların onun etrafında neden tartıştığıyla ilgilenirdi.

Belki yapay zekânın ürettiği bir eseri alıp müzeye koymazdı.

Daha ileri giderdi.

Yapay zekânın ürettiği eseri satın alan koleksiyoncuyu sanat eserinin parçası haline getirirdi.

Çünkü onun asıl ilgisi nesnenin kendisinden çok, nesnenin etrafında oluşan sistemdi.

Bugün yaşasaydı belki sanat yapmaktan vazgeçip sanat dünyasının çalışma biçimini eser haline getirirdi.
 

Salvador Dalí (1904-1989)
Salvador Dalí (1904-1989)

 

Dalí ise sosyal medyanın icat edilmesini beklemiş gibi duruyor.

Kendini göstermekten çekinmeyen, imgesini eserinin önüne geçirebilen, zenginlerle ilişki kurabilen, reklamın ve şöhretin gücünü kullanabilen bir figür olarak bugün yaşasaydı muhtemelen yalnızca sanatçı olmazdı.

Bir medya fenomeni olurdu.

Ama burada ilginç olan, sosyal medyanın Dalí’yi değiştirmesinden çok Dalí’nin sosyal medyayı değiştirebilme ihtimali.

Bugün insanların kendi hayatlarını birer performansa dönüştürdüğü düşünülürse, Dalí için dünya neredeyse hazır bir sahne olurdu.

Fakat bunun bir bedeli olurdu.

Sanatçı ile karakter birbirine karışırdı.

Bir süre sonra insanlar Dalí’nin eserlerini değil, Dalí’nin kendisini tüketmeye başlardı.

Ve belki Dalí’nin en büyük eseri sonunda kendi kişiliği olurdu.
 

Sigmund Freud — Thanatos kavramı, insanın içindeki yıkıcı dürtünün (ölüm itkisi) psikanalitik ifadesi olarak okunur
Sigmund Freud (1856-1939)

 

Freud ise interneti gördüğünde muhtemelen insanlığın bilinçdışının kapısının açıldığını düşünürdü.

Çünkü insan artık yalnızca rüyalarını anlatmıyor.

Aramalarını kaydediyor.

Korkularını yazıyor.

Arzularını satın alıyor.

Öfkesini paylaşmıyor, yayınlıyor.

Kıskançlığını takip butonuna dönüştürüyor.

Yalnızlığını ekrana bağlıyor.

Freud bugün yaşasaydı yalnızca bireyin bilinçdışını değil, algoritmanın insan bilinçdışını nasıl kullandığını araştırabilirdi.

Çünkü reklam artık yalnızca bize ne satın almamız gerektiğini söylemiyor.

Bazen ne istediğimizi bizden önce biliyor.

Freud için bundan daha büyük bir laboratuvar düşünülebilir mi?
 

Frida Kahlo (1907-1954)
Frida Kahlo (1907-1954)

 

Frida Kahlo’nun başına ise daha garip bir şey gelirdi.

Bugün yaşasaydı milyonlarca insan onun yüzünü tanırdı.

Ama onu gerçekten tanıyıp tanımadığımız başka bir mesele olurdu.

Yüzü tişörtlere basılır, telefon kılıflarına konur, duvarlara asılır, sosyal medya filtrelerine dönüşür, markaların kampanyalarında kullanılırdı.

Acı, beden, kadınlık ve kimlik üzerine kurduğu kişisel anlatı küresel bir görsel kimliğe dönüşebilirdi.

Frida’nın kendisi ile "Frida imgesi" birbirinden ayrılırdı.

Belki de buna en çok Frida karşı çıkardı.

Çünkü insan bedeninin ve yaşanmış acının bir dekor haline gelmesindeki çelişkiyi herkesten önce fark edebilirdi.

Bugün milyonlarca insan Frida’nın yüzünü paylaşırken Frida belki başka bir şey sorardı:

Yüzümü seviyorsunuz; peki acımı nereye koydunuz? Varlığımın hangi boşluğuna?
 

Franz Kafka (1883-1924).jpg
Franz Kafka (1883-1924)

 

Kafka’nın bugünkü dünyada yaşamasına ise artık gerek var mı?

Çünkü Kafka’nın dünyası zaten burada.

Bir sabah uyanıyorsunuz.

Bir algoritma kredi başvurunuzu reddediyor.

Nedenini bilmiyorsunuz.

Bir şirket sizi işe almıyor.

Kararı kimin verdiğini bilmiyorsunuz.

Bir platform hesabınızı kapatıyor.

İtiraz ediyorsunuz.

Karşınıza yine başka bir otomatik sistem çıkıyor.

Bir kurum sizden bir belge istiyor.

Belgeyi almak için başka bir kuruma gidiyorsunuz.

Orası başka bir belge istiyor.

Kafka bugün yaşasaydı belki artık "absürt" yazamazdı.

Çünkü yazdığı şeylerin önemli bir kısmı haber olurdu.

Onun bürokrasisi artık devlet dairelerinde değil; ekranlarda yaşıyor.
 

Ludwig van Beethoven (1770-1827).jpg
Ludwig van Beethoven (1770-1827)

 

Beethoven’ın bugünkü dünyadaki hikâyesi ise belki en acımasız olanlardan biri olurdu.

Bir besteci olarak karşısında artık yalnızca başka besteciler yok.

Milyonlarca şarkı var.

Algoritmalar var.

Yapay zekâ besteciler var.

Dinlenme sayıları var.

İlk on saniye var.

"Dinleyiciyi hemen yakalamalısın" baskısı var.

Beethoven’ın müziğinin ilk dakikasında hiçbir şey olmuyorsa algoritma parçayı aşağıya itebilir.

Bugünün dünyası ona belki şunu söylerdi:

Önce dikkat çek. Sonra dinlet… Müziğin ne kadar iyi olduğu değil, kaç kişiye ulaştığı önemli…

O ise muhtemelen müziği daha da uzatırdı.

Çünkü Beethoven’ın meselesi dinleyiciyi memnun etmek değil, dinleyicinin kulağını değiştirmekti.
 

Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910)
Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910)

 

Tolstoy ise televizyonu açtığında dünyanın değiştiğini değil, kendi romanlarının gerçeğe dönüştüğünü görebilirdi.

Savaş artık uzak bir haber değil.

Telefon ekranında canlı.

Bir insan bombalanırken başka biri bunu milyonlarca kişiye yayınlıyor.

Savaşın kendisi kadar görüntüsü de dolaşıma giriyor.

Tolstoy için savaşın insan üzerindeki etkisi yalnızca tarihsel bir mesele olmazdı.

Bugün savaşın seyirlik hale gelmesi üzerine yazardı.

Belki savaşın nasıl başladığını değil, insanların neden ekranın başından kalkamadığını araştırırdı.

Shakespeare ise muhtemelen bütün bunların ortasında kendine en geniş alanı bulurdu.

Çünkü Shakespeare yalnızca oyun yazmıyordu.

İnsan davranışlarını biliyordu.

İktidarı biliyordu.

Kıskançlığı, arzuyu, ihaneti, korkuyu, şöhreti biliyordu.

Bugün yaşasaydı tiyatroya kapanmak zorunda değildi.

Sinema, dizi, reklam, video oyunları, sosyal medya, streaming platformları…

Her yerde karakter yaratabilirdi.

Fakat yapay zekâ ortaya çıktığında onun önünde başka bir soru belirirdi:

Bir karakteri yaratan kişi kimdir?

Yazar mı?

Okur mu?

Algoritma mı?

Yoksa karakterin kendisi mi?

Belki Shakespeare’in bugün yazacağı en büyük oyun, insan ile makine arasındaki savaş değil; hikâyenin kime ait olduğu üzerine olurdu.

Einstein ise sanatçıların bütün bu karmaşasının dışında kalamazdı.

Çünkü bugün zaman yalnızca fizikçilerin problemi değil.

İnsanlar geçmişte yaşarken geleceği tüketiyor.

Çocukluk fotoğraflarını saniyeler içinde yeniden hareketlendiriyor.

Ölmüş insanların seslerini yapay zekâyla geri getiriyor.

Geçmişi yeniden üretiyor.

Olmamış anıları olmuş gibi gösterebiliyor.

Einstein’ın zaman anlayışı artık yalnızca laboratuvarda değil, insanların telefonlarında dolaşıyor.

Belki bugün ona soracağımız soru:

"Zaman nedir?" olmazdı.

Daha rahatsız edici bir soru sorardık:

Bir şey hiç yaşanmadıysa ama herkes onun görüntüsünü gördüyse, gerçekten yaşanmamış mıdır?


Ve bütün bu insanların aynı çağda yaşadığını düşünün.

Van Gogh’un galerilere karşı çıktığı,

Picasso’nun piyasayı kullandığı,

Duchamp’ın sanat sistemini bozduğu,

Dalí’nin şöhreti bir sanat malzemesine çevirdiği,

Frida’nın kendi imgesinin metalaşmasıyla mücadele ettiği,

Kafka’nın algoritmik bürokrasinin ortasında kaybolduğu,

Freud’un insanın dijital bilinçdışını araştırdığı,

Beethoven’ın algoritmanın istediği müziği reddettiği,

Tolstoy’un savaşın canlı yayınlarını izlediği,

Shakespeare’in yapay zekâyla yazarlığın sınırlarını tartıştığı,

Einstein’ın zamanın dijital çağdaki anlamını sorguladığı bir dünya…

O zaman belki mesele onların bugün ne yapacağı değildir.

Asıl mesele şudur:

Bugünün dünyası onları taşıyabilecek kadar özgür mü?

Çünkü geçmişte sanatçıların önünde sansür vardı, yoksulluk vardı, savaş vardı, devlet vardı, kilise vardı, piyasa vardı.

Bugün ise bütün bunların yanına başka bir güç eklendi bence; yukarıda saydıklarımdan da daha güçlü, sinsi ve bir o kadar da tehlikeli…

Algoritma.

Algoritma sizi yasaklamaz.

Sizi görünmez yapar.

Size bunu yapma demez.

Size milyonlarca kez "bunu yaparsan daha çok izlenirsin" der.

Belki Van Gogh yine aç kalırdı.

Belki Kafka yine anlaşılmazdı.

Belki Beethoven yine öfkelenirdi.

Belki Frida yine bedenini anlatırdı.

Belki Duchamp yine bir nesneyi yerinden çıkarıp sanat dünyasının ortasına bırakırdı.

Belki Picasso yine güçle yan yana yürürdü.

Belki Dalí yine zenginlerin masasında otururdu.

Ama aralarındaki en büyük fark şu olurdu:

Bugün sanatçı yalnızca eser üretmek zorunda değil.

Kendisini de üretmek zorunda.

Yüzünü.

Hikâyesini.

Takipçisini.

Markasını.

Görünürlüğünü.

Piyasa değerini.

Hatta kendi trajedisini bile.

Ve belki de bu yüzden, geçmişin büyük sanatçılarını bugün yaşatmak onları yeniden diriltmek değil;

Onları bugünün dünyasının içine atmak olurdu.

Kimisi algoritmayı kullanırdı.

Kimisi algoritmayı reddederdi.

Kimisi piyasaya teslim olurdu.

Kimisi piyasayı kullanırdı.

Kimisi viral olurdu.

Kimisi görünmez kalırdı.

Ama içlerinden biri mutlaka bir gün telefonunu kapatıp boş bir tuvalin karşısına geçerdi.

Ve hiçbir şey paylaşmadan çalışmaya başlardı.

Çünkü belki sanatın hâlâ tek bir yerde algoritmaya yenilmediğini bilen biri olurdu:

İnsanın kimse görmeden yaptığı, ürettiği şeyde…

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU