Mekke Anlaşması: İttifak mı, caydırıcılık mı?

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın 7 Ağustos'ta Mekke'de imzaladığı Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye'de farklı siyasi okumalar üzerinden tartışılıyor.

Bir kesim anlaşmayı Türkiye'nin bölgesel güç konumunu pekiştiren bir adım olarak görüyor. Başka bir kesim ise Ankara'nın yeni askerî sorumlulukların altına girdiğini düşünüyor. 

İki yaklaşımın da dayandığı gerçekler var. Fakat ikisi de anlaşmanın asıl meselesini açıklamak için yeterli değil.

Çünkü Mekke Anlaşması henüz NATO tipi bir askerî ittifak değil. Fakat sıradan bir diplomatik deklarasyon da değil. Üç ülkenin güvenlik ilişkisini yeni bir hukuki ve siyasi çerçeveye taşıyor.

Bir üyeye yönelik silahlı saldırının bütün taraflara yapılmış sayılması, anlaşmaya açık bir kolektif savunma mantığı kazandırıyor.

Metin bunu Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51'inci maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayandırıyor.

Burada ilk soru şu olmalı: Üç ülke neden şimdi bir araya geldi?


Üç farklı kapasite

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın birbirinden farklı askerî ve ekonomik imkânları bulunuyor.

Riyad finansal gücü getiriyor. Ankara gelişmiş savunma sanayii ve NATO tecrübesiyle öne çıkıyor. Pakistan ise büyük bir askerî insan gücüne ve nükleer caydırıcılığa sahip.

Bu üç kapasitenin aynı güvenlik çerçevesinde birleştirilmesi, kâğıt üzerinde dikkate değer bir güç oluşturuyor. Fakat kapasite ile ortak askerî güç aynı şey değil.

Türkiye NATO standartlarında çalışan bir orduya sahip. Suudi Arabistan'ın askerî altyapısında Amerikan sistemleri belirleyici. Pakistan ise Çin kaynaklı askerî teknolojiye önemli ölçüde dayanıyor.

Peki bu üç farklı sistem nasıl ortak bir askerî yapıya dönüşecek?

Üç ordunun ortak bir komuta yapısında nasıl çalışacağı henüz açık değil. Ortak istihbarat ve harekât yapısının nasıl kurulacağı da belirsiz.

Bu nedenle anlaşmanın bugünkü askerî niteliğini abartmamak gerekiyor.

Bir ülkeye saldırı olduğunda üç ülkenin siyasi olarak aynı tepkiyi vermesi başka bir şeydir. Üç ordunun aynı anda harekât yapabilmesi başka bir şey.


Ortak tehdit nerede?

Anlaşmanın en dikkat çekici tarafı da burada ortaya çıkıyor.

Taraflar herhangi bir ülkeyi hedef almadıklarını söylüyor. İran'ın anlaşmanın hedefi olmadığı özellikle belirtiliyor. 

Bu diplomatik açıdan anlaşılır bir yaklaşım. Fakat askerî ittifakların çalışması için siyasi metinlerden daha fazlasına ihtiyaç var.

Bir ordunun plan yapabilmesi için karşısındaki tehdidin tanımlanması gerekir.

İran mı? İsrail mi? Hindistan mı? Yoksa taraflardan herhangi birinin topraklarına yönelik herhangi bir saldırı mı?

Bu soruların her birinin askeri planlaması farklıdır. 

Burada anlaşmanın iki farklı işlevini birbirinden ayırmak gerekiyor.

Caydırıcılık ile savaşma kapasitesi aynı şey değildir.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın “birimize saldırı hepimize saldırıdır” demesi karşı tarafa siyasi bir mesaj verir.

Peki bu mesaj askerî olarak ne kadar inandırıcı?

Bunun için hangi kuvvetin, hangi komutanın emrinde ve ne kadar sürede harekete geçeceğinin bilinmesi gerekir.

Bugün bu soruların tamamının cevabı verilmiş değil.

Mekke Anlaşması'nı şimdiden bölgesel bir NATO olarak tanımlamak doğru olmaz.


Türkiye için kazanç ve yük

Bunun Türkiye açısından önemsiz olduğu da söylenemez.

Ankara Suudi Arabistan'ın güvenlik mimarisinde bu ölçekte doğrudan sorumluluk üstleniyor.

Pakistan'la askerî ilişkilerini daha kurumsal bir zemine taşıyor. Savunma sanayii açısından yeni ortak üretim ve ihracat imkânları doğuyor.

Türkiye'nin diplomatik ağırlığı da Körfez'den Güney Asya'ya uzanan daha geniş bir alanda görünür hale geliyor.

Fakat bunun bir karşılığı var.

Türkiye'nin güvenlik sorumluluğu da genişliyor.

Suudi Arabistan'ın güvenliği artık Ankara'nın stratejik hesabının dışında tutulamaz.

Pakistan ile Hindistan arasında yeni bir kriz yaşanması durumunda Türkiye'nin tutumu önem kazanabilir.

Körfez'de meydana gelecek bir çatışmanın Ankara açısından uzak bir bölgesel mesele olarak kalması da zorlaşabilir.

Bu nedenle Mekke Anlaşması Türkiye için sadece bir güç kazanımı değildir. Aynı zamanda yeni sorumlulukların başlangıcıdır.

Türkiye'nin askerî kapasitesinin artması, her yeni güvenlik sorununda Türkiye'nin devreye girmesi gerektiği anlamına gelmez.

Asıl mesele, Ankara'nın hangi durumlarda güvenlik taahhüdünü fiilî askerî desteğe dönüştüreceğini belirleyebilmesidir. Çünkü her yeni güvenlik taahhüdü yeni bir maliyet demektir.

Taahhütler ülkenin askerî ve ekonomik kapasitesini aşmaya başladığında mesele bölgesel güç olmaktan çıkar, stratejik aşırı genişleme sorununa dönüşür.


Peki Suudi Arabistan ne arıyor?

Riyad açısından anlaşmanın anlamı daha geniş.

Suudi Arabistan yıllardır güvenliğinde ABD'ye dayanıyor. Şimdi Türkiye ve Pakistan'la yeni bir güvenlik kanalı oluşturuyor.

Bu durum, Amerikan güvenlik ilişkilerinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Türkiye ve Suudi Arabistan anlaşmanın mevcut NATO yükümlülüklerinin ve ABD ile ilişkilerin alternatifi olmadığını özellikle vurguluyor.

Burada daha ilginç bir gelişme yaşanıyor olabilir.

Suudi Arabistan güvenliğini tek bir dış aktöre bırakmak yerine çeşitlendiriyor. Türkiye ve Pakistan'ın da içinde bulunduğu bir yapı kurarak kendi güvenlik kapasitesini artırıyor.

Bu, Washington'dan uzaklaşma olarak okunabilir. Ben ise aylardır başka bir tez üzerinde duruyorum. ABD, küresel askerî yükünü azaltırken gücünü terk etmiyor.

Önceliğini değiştiriyor ve diğer bölgelerde güvenliği daha fazla bölgesel ortakları üzerinden sağlamaya çalışıyor.

Mekke Anlaşması'nı da bu çerçevede okumak gerekiyor. Bu tezi bir sonraki yazıda daha ayrıntılı ele alacağım.


İttifak mı?

Sonuçta Mekke Anlaşması'nı iki uçtan birine yerleştirmek doğru görünmüyor.

Bu anlaşmayı ne Türkiye'nin bölgesel güç iddiasının doğal sonucu olarak görmek doğru ne de Ankara'nın üstlendiği gereksiz bir askerî yük olarak değerlendirmek.

Bugünkü haliyle daha doğru tanım şu:

Mekke Anlaşması, siyasi bir kolektif savunma taahhüdünü bölgesel caydırıcılık mekanizmasına dönüştürme girişimidir.

Bunun gerçek bir askerî ittifaka dönüşmesi ise bundan sonra atılacak adımlara bağlıdır.

Ortak karargâhlar kurulacak mı?

Müşterek tatbikatlar yapılacak mı?

İstihbarat paylaşımı nasıl gerçekleşecek?

Kriz anında karar mekanizması nasıl işleyecek?

Hangi ülke hangi kuvveti tahsis edecek?

Bu sorular cevaplandığında anlaşmanın gerçek ağırlığı ortaya çıkacak.

Şimdilik görünen şu: Türkiye'nin bölgesel askerî ve diplomatik etkisi genişliyor.

Suudi Arabistan güvenlik ilişkilerini çeşitlendiriyor.

Pakistan yeni bir bölgesel güvenlik bağlantısı kazanıyor.

Fakat bu üç gelişmeyi bir askerî ittifak olarak adlandırmak için henüz erken.

Mekke Anlaşması'nı anlamak için anlaşmanın kendisine bakmak yetmiyor.

Bundan sonra ABD'nin Ortadoğu'daki rolünün nereye evrildiğine, Türkiye'nin bu yeni düzende üstlenebileceği sorumluluğun sınırlarına, üç ülkenin askerî kapasitesini ortak bir güce dönüştürme ihtimaline ve İran ile İsrail'in bu değişime vereceği tepkiye bakmak gerekiyor.

Bu yazı, bu daha geniş tartışmanın ilk adımı.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU