Bugün Türkiye'de hukuk üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü anayasa değişiklikleri, yargı bağımsızlığı, insan hakları, yerel yönetimler veya demokratikleşme başlıkları etrafında yürümektedir. Ancak çoğu zaman gözden kaçan bir husus vardır.
Bu tartışmaların önemli kısmı aslında daha derinde bulunan bir sorunun yansımasıdır:
Türkiye'nin hukuk anlayışı hangi tarihsel geleneğin üzerinde yükselmektedir ve bu gelenek günümüzün karmaşık toplumsal sorunlarını çözmekte ne kadar yeterlidir?
Bir hukuk sisteminin başarısı yalnızca sahip olduğu yasalarla ölçülemez. Aynı zamanda değişime ne kadar uyum sağlayabildiğiyle, yeni toplumsal talepleri ne kadar sisteme dahil edebildiğiyle ve ortaya çıkan sorunlara ne kadar hızlı çözüm üretebildiğiyle de ölçülür. Bu nedenle hukuk sistemlerini değerlendirirken yalnızca mevcut kurallara değil, onların arkasındaki düşünsel mimariye de bakmak gerekir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Dünyadaki modern hukuk sistemleri genel olarak iki büyük aile etrafında şekillenmiştir. Bunlardan ilki Kıta Avrupası hukuku, diğeri ise Anglo-Sakson hukukudur. Elbette günümüzde bu ayrım eskiye göre daha geçirgen hale gelmiştir. Ancak temel zihniyet farkları hâlâ varlığını korumaktadır ve birçok ülkenin hukuk kültürünü anlamak için önemli ipuçları sunmaktadır.
Kıta Avrupası hukukunun kökenleri büyük ölçüde Roma Hukuku'na dayanır. Daha sonra özellikle Fransa ve Almanya'da gelişen hukuk düşüncesi bu mirası sistematik hale getirmiştir. Bu gelenekte hukuk öncelikle yazılı kurallar bütünüdür. Kanun koyucu toplumsal hayatı düzenleyen genel ilkeleri belirler, hâkim ise bu kuralları somut olaylara uygular. Hukuk düzeni bir anlamda önceden tasarlanmış büyük bir mimari yapı gibi düşünülür.
Bu yaklaşımın önemli avantajları vardır. Öncelikle öngörülebilirlik sağlar. Vatandaşlar hangi davranışların hukuka uygun olduğunu daha kolay bilirler. Hukuk sistematik hale gelir. Kurallar arasındaki ilişkiler daha net biçimde kurulabilir. Modern devletlerin karmaşık bürokratik yapıları içerisinde bu durum önemli bir avantaj sağlamıştır.
Ancak aynı sistemin bazı sınırlılıkları da bulunmaktadır. Çünkü toplumsal değişim çoğu zaman hukuk metinlerinden daha hızlı gerçekleşmektedir. Yeni sorunlar ortaya çıktığında mevcut yasa metinleri yetersiz kalabilmekte veya değişim süreci oldukça uzun olabilmektedir. Böyle durumlarda hukuk sistemi toplumsal dönüşümlerin gerisinde kalabilmektedir.
Anglo-Sakson hukuk geleneği ise farklı bir tarihsel deneyimden doğmuştur. Özellikle İngiltere'de gelişen bu sistemde hukuk yalnızca yazılı kurallardan oluşmaz. Mahkeme kararları da hukukun önemli kaynaklarından biridir. Bu nedenle hukuk daha çok yaşayan bir organizmaya benzemektedir. Toplum değiştikçe hukuk da yargısal içtihatlar yoluyla değişebilmektedir.
Bu sistemin en dikkat çekici özelliklerinden biri, hukukun büyük ölçüde somut olaylar üzerinden gelişmesidir. Hâkimler yalnızca mevcut kuralları uygulayan kişiler değil, aynı zamanda hukukun gelişimine katkıda bulunan aktörlerdir. Bu durum hukuk sistemine belirli bir esneklik kazandırmaktadır. Yeni toplumsal sorunlar ortaya çıktığında mahkemeler daha hızlı tepki verebilmektedir.
Öte yandan Anglo-Sakson sistemin de sorunları bulunmaktadır. Aşırı içtihat üretimi zaman zaman karmaşıklığa yol açabilmektedir. Hukuki öngörülebilirlik azalabilmektedir. Ayrıca güçlü yargısal yorumlar demokratik meşruiyet tartışmalarını beraberinde getirebilmektedir.
Türkiye'nin hukuk sistemi tarihsel olarak açık biçimde Kıta Avrupası hukuk ailesine aittir. Medeni Kanun'dan ceza hukukuna, idare hukukundan anayasa hukukuna kadar geniş bir alanda Avrupa kıtasındaki örneklerden etkilenilmiştir. Ancak Türkiye'nin karşı karşıya olduğu güncel sorunlara bakıldığında, meselenin yalnızca hangi hukuk ailesine ait olduğumuz olmadığı görülmektedir.
Asıl sorun, hukuk kültürünün değişime nasıl tepki verdiğidir.
Türkiye'de birçok toplumsal mesele yıllarca tartışılmasına rağmen çözülememektedir. Bunun nedeni çoğu zaman teknik çözüm eksikliği değildir. Çözümler bilinmektedir. Dünyadaki örnekler bilinmektedir. Akademik çalışmalar mevcuttur. Buna rağmen reform süreçleri yavaş ilerlemektedir. Çünkü hukuk yalnızca hukuki bir mesele değildir; aynı zamanda siyasal kültürün ve toplumsal zihniyetin bir ürünüdür.
Burada dikkat çekici olan husus, Türkiye'nin tarihsel olarak güçlü bir devlet geleneğine sahip olmasıdır. Bu gelenek hukuk sistemine de yansımıştır. Devlet uzun süre toplumun üzerinde düzen kuran ve toplumu dönüştüren merkezi bir aktör olarak görülmüştür. Bu nedenle hukuk da çoğu zaman toplumsal taleplerin ürünü olmaktan çok, merkezi otoritenin düzen kurma aracı olarak işlev görmüştür.
Oysa Anglo-Sakson geleneğin temelinde farklı bir yaklaşım bulunmaktadır. Bu gelenekte toplum devletten önce gelir. Hukuk büyük ölçüde toplumsal hayatın içinden doğar. Devlet hukukun tek üreticisi değildir. Yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve farklı toplumsal aktörler de hukuki gelişimin parçası haline gelir.
Türkiye'nin yaşadığı birçok reform sorunu aslında bu farkla ilişkilidir. Çünkü toplumsal talepler ortaya çıktığında sistem onları hızla hukuki yapıya dönüştürmekte zorlanmaktadır. Talepler çoğu zaman önce güvenlik perspektifiyle değerlendirilmekte, ardından siyasal kutuplaşmanın konusu haline gelmekte ve sonunda reform süreçleri yavaşlamaktadır.
Bu durum özellikle kolektif haklar konusunda daha belirgin hale gelmektedir. Bireysel haklar alanında reform yapmak nispeten kolaydır. Çünkü bireysel haklar doğrudan devlet ile vatandaş arasındaki ilişkiyi ilgilendirir. Oysa kolektif haklar söz konusu olduğunda farklı toplumsal gruplar, yerel yapılar ve kültürel talepler devreye girmektedir. Bu da merkeziyetçi hukuk kültürlerini zorlamaktadır.
Bu nedenle Türkiye'nin ihtiyacı olan şeyin ne tamamen Anglo-Sakson hukukuna geçmek ne de mevcut yapıyı olduğu gibi korumak olduğu söylenebilir. Asıl ihtiyaç, her iki geleneğin güçlü yönlerini bir araya getirebilecek daha çoğulcu bir hukuk anlayışıdır.
Böyle bir modelde Kıta Avrupası hukukunun sistematik yapısı korunabilir. Yazılı hukuk, anayasal güvenceler ve hukuk devleti ilkeleri varlığını sürdürebilir. Ancak aynı zamanda Anglo-Sakson geleneğin esnekliği, yerel katılım anlayışı ve toplumsal taleplere hızlı cevap verebilme kapasitesi de sisteme dahil edilebilir.
Nitekim günümüzde başarılı kabul edilen birçok ülke tam olarak bunu yapmaktadır. Kanada, İsviçre, Hollanda ve bazı İskandinav ülkeleri klasik hukuk ailelerinin katı sınırlarını aşarak daha karma modeller geliştirmiştir. Bu ülkelerde hukuk yalnızca merkezi devletin değil, aynı zamanda toplumun da ortak üretimi haline gelmiştir.
Türkiye açısından bakıldığında asıl mesele hukuk sisteminin daha fazla çoğulculaşmasıdır. Çoğulculuk yalnızca farklı görüşlerin ifade edilmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda karar alma süreçlerine daha fazla toplumsal katılım sağlanması anlamına gelir. Yerel yönetimlerin güçlenmesi, sivil toplumun karar süreçlerine katılması, farklı toplumsal grupların taleplerinin meşru kabul edilmesi ve hukukun değişen toplumsal gerçekliklere daha hızlı uyum sağlayabilmesi bu sürecin parçalarıdır.
Bu noktada reformların amacı devleti zayıflatmak değildir. Aksine devletin meşruiyetini güçlendirmektir. Çünkü modern dünyada güçlü devlet yalnızca yetkileri fazla olan devlet değildir. Güçlü devlet aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinin kendisini ait hissettiği devlettir. İnsanlar hukuk sistemini kendi sistemleri olarak gördüklerinde, devlet ile toplum arasındaki mesafe de azalır.
Türkiye'nin önündeki temel meydan okuma tam da budur. Geçmişin güvenlik kaygıları ile geleceğin özgürlük talepleri arasında yeni bir denge kurmak. Merkezi otorite ile yerel katılım arasında yeni bir ilişki geliştirmek. Devletin devamlılığı ile toplumsal çoğulculuğu birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısı olarak görebilmek.
Bu denge kurulabildiği ölçüde hukuk yalnızca sorunları yöneten bir mekanizma olmaktan çıkacak, sorunları çözebilen bir kuruma dönüşecektir. Ve belki de ilk kez toplum, özgürlüğü, refahı ve adaleti sürekli geleceğe ertelenen hedefler olarak değil, bugünün somut gerçeklikleri olarak yaşamaya başlayacaktır.
(Devam edecek…)
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish