Çeşitli ülkelerde ticari faaliyetlerimiz oldu. Bunlardan biri de Yunanistan'dı.
Yunanistan'ın Serez şehrinde helal üretim yapan bir et ve gıda fabrikası kurmuştuk. Amacımız, burada ürettiğimiz helal ürünleri Avrupa'nın çeşitli ülkelerine ihraç etmekti.
Osmanlı döneminin önemli merkezlerinden biri olan Serez, Şeyh Bedrettin'in asıldığı yer olarak da bilinir. Ancak bizim faaliyet gösterdiğimiz yıllarda şehirde neredeyse hiç Müslüman kalmamıştı.
Bu durum ticari açıdan da ilginçti. Bölgede domuz eti tüketimi yaygındı; biz ise yüzde yüz helal üretim yapan bir işletmeydik.
Ortağımız, Batı Trakya Türklerinden ve sonraki yıllarda İskeçe'nin Mustafçova (Miki) Belediyesi'nde belediye başkanlığı yapan Rıdvan Delihüseyin'di.
Hem tanışmak hem de ürünlerimizin helal sertifikasyonu konusunda görüşmek amacıyla İskeçe'deki seçilmiş müftü Ahmet Mete'yi ziyaret ettik.
Sohbet sırasında ticari faaliyetlerimizden söz ederken, daha önce duyduğum bir fıkrayı anlattım.
Almanya'da Türklerin yoğun yaşadığı bir mahallede bir Türk lokantası varmış. Çinli bir vatandaş lokantayı satın almak istemiş. Türk satmaya yanaşmayınca yüksek bir fiyat teklif etmiş ve sonunda anlaşmışlar.
Çinlinin tek şartı varmış:
"İki yıl boyunca bu bölgede yeni bir lokanta açmayacaksın."
Türk kabul etmiş.
Bir süre sonra işler bozulmuş. Çinli, Türkün sözünü tutmayıp başka bir lokanta açtığını düşünerek sormuş:
"İşler neden azaldı? Sen yine lokanta mı açtın?"
Türk cevap vermiş:
"Hayır. Burası Müslüman mahallesi. İnsanlar benim Müslüman olduğumu bildikleri için bana güveniyordu. Sen Müslüman değilsin. Helal ürün sattığını anlatman gerekiyor."
Çinli meseleyi anlamış ve ertesi gün lokantanın önüne büyük bir tabela asmış:
"HELAL DOMUZ"
Fıkrayı anlatınca Müftü Ahmet Mete gülerek:
"Sakın bunu denemeyin!" diye takıldı. Güldük.
Fakat sohbetin devamında konu birden değişti.
Ziyaretimiz 2013 yılında, Türkiye'de Kürt meselesinin çözümü, kimlik, vatandaşlık, azınlık hakları ve ayrılık gibi konuların yoğun biçimde tartışıldığı bir dönemde gerçekleşmişti.
Müftü Efendi bana dönerek şöyle dedi:
Urfalısınız. Sizden bir ricam var… Kürt kardeşlerimize söyleyin; Türkiye'nin birinci sınıf vatandaşları oldukları hâlde azınlık, ayrılık ve benzeri meselelerden söz etmeden buraya gelsinler. Azınlığın neler çektiğini bizden görsünler.
Bu cümle beni çok düşündürdü.
Türkiye'den bakıldığında siyasi tartışmalar üzerinden konuşulan "azınlık meselesi", Batı Trakya'da ise günlük hayatın, kimliğin ve hak mücadelesinin içinde yaşanan gerçek bir durumdu.
Nitekim Batı Trakya'da devletin atadığı müftülük ile Batı Trakya Türklerinin seçtiği müftülük arasındaki ikili yapı, azınlıkların temsil ve meşruiyet tartışmalarıyla nasıl sürekli bir gerilim içinde yaşadığını açık biçimde göstermektedir.
Biz Batı Trakya Türklerinin seçtiği müftüyü ziyaret etmiştik.
O günden sonra bu konu ne zaman gündeme gelse, Müftü Efendi'nin sözlerini hatırlamaya ve anlatmaya çalıştım.
Çünkü bazen büyük siyasi meseleleri anlamak için uzun raporlar değil, bir insanın söylediği tek bir cümle yeterlidir.
Benim için o ziyaret de böyle bir deneyimdi. Helal sertifikası almak için başlayan bir ticari görüşme, bana kimlik, vatandaşlık, azınlık ve aidiyet üzerine önemli bir ders verdi.
Geriye dönüp baktığımda, o günkü "Helal Domuz" fıkrasının bile başka bir anlam taşıdığını düşünüyorum.
Barış süreçlerinde en kritik mesele, ayrıntıları doğru anlatmaktır. Doğru anlatılmayan süreçler, yanlış anlamaların ve çarpıtmaların önünü açabilir.
Barışın yolu, insanları ikna etmekten ziyade, önyargıları bir kenara bırakıp gerçeği açık ve dürüst biçimde anlatmaktan geçer.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish