Fonların gölgesinde kaybolan para, güven ve ahlak

Mesut Değer Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Bazen bir ülkede yaşanan ekonomik olayın gerçek anlamını rakamların büyüklüğü değil, o rakamların arkasında bıraktığı soru gösterir.

Türkiye bugün tam da böyle bir sorunun önünde duruyor:

455 bin 758 insanın parası nerede?

Sermaye Piyasası Kurulu’nun resmi açıklamasına göre 17 Eylül 2026 tarihli kararlarla 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verildi. Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre bu fonlardaki tekil yatırımcı sayısı 455 bin 758.

Bu rakam, yalnızca bir finansal tablo değildir.

455 bin 758 insan demektir.

Emekli maaşından artırılan para…

Çocuğunun eğitimine ayrılmış birikim…

Bir esnafın birkaç ay sonra ödeyeceği borç için kenarda tuttuğu para…

Bir çalışanın yıllarca biriktirdiği tasarruf…

Bir ailenin ev almak için beklettiği sermaye…

Yani borsa ekranındaki soğuk rakamların arkasında gerçek hayatlar vardır.

İşte bu nedenle yaşananlara yalnızca "fon krizi" demek yetersiz kalıyor.

Ortada artık yalnızca finansal bir sorun değil, güven sorunu vardır.

Daha da önemlisi, bu olay bize paranın modern kapitalizmde nasıl hareket edebildiğini, sonrasında nasıl büyüdüğünü ve bazen nasıl görünmezleşebildiğini yeniden düşündürüyor.

Çünkü para artık yalnızca cebimizdeki banknot değildir.

Para: Fondur, hisse senedidir, yatırım hesabıdır, türev araçtır, dijital kayıttır, elektronik transferdir ve sermaye hareketleri hızlandıkça, paranın kendisi kadar onun kimden kime, neden ve hangi mekanizma üzerinden geçtiği de önem kazanmaktadır.

Tam burada yıllar önce kaleme aldığım "Şemdinli mi?" kitabımda yaptığım tespitler bugün yeniden karşımıza çıkıyor.

Ben orada, suç örgütlerini yalnızca silah kullanan, sokakta görünen, birkaç kişinin yönettiği yapılar olarak değerlendirmedim. Bana göre modern suç örgütlerinin asıl gücü, görünmezliklerinden gelir.

"Suratları olmayan insanlar"dır bunlar.

Çoğu zaman dürüst görünürler.

Saygın hayatlar sürerler.

Kendileri doğrudan suç işlemeyebilirler.

Ama gölgede kalarak sistemi yönetebilirler.

Bir diğer ifademle:

Gölgede kalarak bir bilmece gibi yaşarlar.


Bugün fon krizine bakarken bu cümleyi yeniden düşünmek gerekiyor.

Çünkü modern finansın en büyük paradokslarından biri şudur:

Para görünürdür, fakat paranın arkasındaki ilişki görünmez olabilir.

Fonun adı vardır.

Portföy yönetim şirketinin adı vardır.

Yatırımcının hesabı vardır.

Hisse senedinin kodu vardır.

Borsa ekranında fiyat vardır.

Ama bütün bu görünürlüğün içinde bazen asıl soruya ulaşmak güçleşir:

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Kim biliyordu?

Kim zamanında çıktı?

Kim bekledi?

Kim denetledi?

Ve belki de en önemlisi:

Kim, bütün bunların olabileceğini önceden gördü?


Burada önemli bir ayrım yapmak zorundayız.

Fonlara yatırım yapan herkes suç ortağı değildir.

Fon yatırımcısı ile fonu yöneten aynı kişi değildir.

Tasfiye kapsamındaki 455 bin 758 yatırımcının tamamını şüpheli gibi görmek ne hukuken ne de ahlaken mümkündür.

Tam tersine, büyük çoğunluğu bu sistemin mağdurlarıdır.

Nitekim soruşturma kapsamında farklı tarihlerde çok sayıda gözaltı ve tutuklama gerçekleşti. Adalet Bakanlığı, soruşturmanın örgüt kurma ve üye olma, nitelikli dolandırıcılık, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama ve Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefet suçları kapsamında yürütüldüğünü açıkladı.

Bu nedenle "fon yatırımcısı" ile "fon mekanizmasını kötüye kullandığı iddia edilen kişiler" arasındaki ayrımı korumak gerekir.

Fakat bu ayrım başka bir soruyu ortadan kaldırmıyor:

Bu sistem nasıl bu kadar büyüdü?


Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), tasfiye kapsamındaki fonları 17 Eylül'de işleme kapattı.

Fonların listesinde Tera Portföy, Pusula Portföy, Hedef Portföy, Atlas Portföy, A1 Capital Portföy, Bulls Portföy ve Pardus Portföy tarafından kurulan toplam 131 fon bulunuyor.

Bu fonların tasfiyeye alınmasıyla birlikte olayın boyutu ortaya çıktı.

Bir başka ifadeyle, mesele birkaç yatırımcının yanlış yatırım tercihinden ibaret değildi.

Bir sistem vardı.

Bu sistem büyümüştü.

Ve sistemin içinde çok büyük miktarlarda para hareket ediyordu.

Reuters'ın aktardığı verilere göre kriz öncesinde fon sektöründeki büyüme olağanüstü boyutlara ulaşmış, tasfiye kapsamındaki fonların toplam varlıkları yaklaşık 20 milyar dolar düzeyine çıkmıştı. Bazı fonlarda olağanüstü getiriler görülmüştü. Örneğin Tera Portföy'ün TLY fonunun TL bazında kümülatif getirisi 2025 yılı içinde yüzde 15 binin üzerine kadar çıkmıştı.

İşte tam burada finansal matematiğin ötesine geçmek gerekiyor.

Bir yatırım aracının kısa zamanda astronomik getiriler sağlaması, yalnızca "ne kadar kazandırdı?" sorusunu doğurmaz.

Aynı zamanda şu soruyu da doğurur:

Bu getiri nasıl oluştu?

Çünkü finans piyasalarında olağanüstü kazanç, çoğu zaman olağanüstü risk anlamına gelir.

Daha da önemlisi, düşük dolaşımlı hisselerde yoğunlaşan işlemler fiyatları gerçek ekonomik değerlerinden koparabiliyorsa, artık karşımızda yalnızca yatırım başarısı değil, piyasa yapısının kendisini etkileyen bir mekanizma bulunur.

SPK'nın açıklamalarında da bazı düşük dolaşımlı hisselerde ekonomik gerçeklik ile beraber şirket büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerinin tespit edildiği belirtildi.

Savcılık yazışmalarında ise bazı hisselerde yaklaşık 100 kata varan fiyat artışlarından söz edildi ve bu artışların şirketlerin gerçek faaliyetleriyle bağlantılı olmadığı yönündeki değerlendirmelere yer verildi.

İşte burası meselenin düğüm noktasıdır.

Çünkü bir hisse fiyatı yükselir.

Fonun değeri yükselir.

Getiri yükselir.

Yeni yatırımcı gelir.

Yeni para girer.

Yeni para fiyatı destekler.

Fiyat yükseldikçe fonun cazibesi artar.

Sonra daha fazla yatırımcı gelir.

Bir süre sonra sistem kendi kendisini büyüten bir çark haline gelebilir.

Fakat her çarkın bir dönüş noktası vardır.

Para çıkmaya başladığında gerçeklik ortaya çıkar.


Burada yine "Şemdinli mi?" kitabımdaki başka bir cümleye dönmek istiyorum:

Suç örgütleri kapitalist üretim biçiminin en ileri aşamasını ve özünü oluştururlar.


Bu cümle elbette tartışılabilir.

Her kapitalist işletmeyi suç örgütüyle özdeşleştirmek mümkün değildir.

Her finansal piyasa işlemi de suç değildir.

Fakat burada dikkat çektiğim mesele başka bir yerde durmaktadır:

Sermayenin görünmezleşmesi.

Küreselleşen finans sisteminde sermaye sınırları aşar.

Elektronik sistemler üzerinden hareket eder.

Bir ülkeden diğerine saniyeler içinde geçebilir.

Bir şirketten diğerine aktarılabilir.

Bir fondan diğerine yönlendirilebilir.

Bir yatırım aracından başka bir yatırım aracına dönüşebilir.

Bunun kendisi suç değildir.

Ama bu hareketliliğin denetim kapasitesini aşması, suç için yeni alanlar yaratabilir.

İşte bu nedenle modern suç örgütlerinin yalnızca sokakta değil, finansal sistemlerin içinde de aranması gerekir.

Bunu yıllar önce şöyle ifade etmiştim:

Piyasaların küreselleşmesiyle, ulus devletin gerilemesi, suç örgütlerinin gelişmesi oldu ve uluslararası finans dünyasının örgütlü suç şebekeleri tarafından ele geçirilmesini günümüzde gözlemliyoruz.


Bugün bu cümleyi doğrudan yaşanan fon soruşturmasına yapıştırmak doğru olmaz.

Çünkü henüz soruşturmanın bütün sonuçları ortaya çıkmış değildir.

Kim suçludur?

Kim değildir?

Kim ne kadar kazanmıştır?

Kim neyi biliyordu?

Kim hangi işlemi hangi tarihte yaptı?

Bunların tamamı hukuki süreç içinde ortaya çıkacaktır.

Fakat benim teorik uyarım bugün son derece günceldir:

Finansal sistem büyüdükçe onu denetleyecek hukuk ve kurumların da aynı ölçüde güçlenmesi gerekir.

Aksi halde sermaye hareketliliği özgürlük olmaktan çıkar, denetimsizlik alanına dönüşür.

Meselenin bir de siyasal boyutu var.

Çünkü fon krizi artık yalnızca finans çevrelerinin meselesi olmaktan çıktı.

Siyaset de işin içine girdi.

AK Parti eski Genel Başkan Yardımcısı ve eski Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya'nın adı Özata Denizcilik hisseleri üzerinden gündeme geldi. Kamuoyuna yansıyan iddialarda Kaya ve eşi İlyas Kaya'nın yaklaşık 163 milyon TL'lik yatırımının 2,17 milyar TL civarında satış gelirine dönüştüğü öne sürüldü. Kaya, soruşturmaya alan açılması için siyasi görevlerinden ayrıldı. Daha sonra yaklaşık 2,2 milyar TL'nin Hazine'ye iade edildiği bildirildi. Ancak söz konusu işlem rakamlarının kesinleşmiş resmi işlem dökümü olarak açıklanmadığını da özellikle belirtmek gerekir.

Bu nedenle burada hüküm vermek değil, soru sormak gerekir.

Siyasetçinin yatırım yapması suç değildir.

Siyasetçinin yatırım fonuna para yatırması da suç değildir.

Ancak siyasetin finans piyasalarıyla kesiştiği yerde şeffaflık daha da önemlidir.

Çünkü kamu görevi yalnızca kanuna uymakla bitmez.

Kamu görevi aynı zamanda çıkar çatışması ihtimalini ortadan kaldıracak bir etik sorumluluk taşır.

İşte bu yüzden mesele yalnızca "kim ne kadar kazandı?" değildir.

"Kim, hangi bilgiye hangi zamanda sahipti?" sorusudur.

Bir başka siyasi isim ise AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Ekonomi İşleri Başkanı Nihat Zeybekci.

Zeybekci, ortağı olduğu 4 şirketin Tera Portföy tarafından yönetilen TP2 fonuna yatırım yaptığını ve kendilerinin de tasfiye sürecinden etkilenen yatırımcılar arasında bulunduğunu açıkladı. Zeybekci ayrıca devletin denetim konusunda ihmali bulunduğunu söyledi.

Bu açıklama son derece önemlidir.

Çünkü kriz artık yalnızca "vatandaş mağdur oldu" cümlesiyle açıklanamayacak kadar büyümüştür.

Sistemin içinde siyasetçiler, eski bürokratlar, iş insanları, fon yöneticileri ve yüz binlerce yatırımcı bulunmaktadır.

Eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Erkan Kilimci'nin de soruşturma kapsamında tutuklanan isimler arasında yer alması, meselenin yalnızca özel sektörle sınırlı olmadığını göstermektedir.

Fakat burada da hukuk devletinin temel ilkesini unutmamak gerekir:

Tutuklanmak suçlu olmak değildir.

Suç isnadı ile kesinleşmiş mahkûmiyet aynı şey değildir.

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey de zaten tam olarak budur:

Ne dokunulmazlık…

Ne linç…

Ne de siyasi intikam.

Hukuk.

Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın fon krizi hakkındaki sözleri bu açıdan dikkat çekici.

Arınç, soruşturmanın sonuna kadar götürülmesi gerektiğini söyleyerek "hepsinden hesap soralım" çağrısı yaptı. Kamuoyunda 800 milyar liralık bir kayıptan söz edildiğini belirterek, "Geri kalanını kim ödeyecek, kim bunun sorumlusu?" diye sordu. Ayrıca olayın yalnızca ekonomik değil, toplumsal bir çürüme meselesi olduğunu savundu.

Arınç'ın sözleri üzerinde özellikle durmak gerekir.

Çünkü meseleye içeriden yapılmış güçlü bir itiraz niteliğindedir.

Bir siyasal sistemin en büyük tehlikesi, kendi içindeki hataları savunmaya başlamasıdır.

Oysa demokrasi, hatasız yönetim demek değildir.

Hatasını araştırabilen yönetim demektir.

Arınç'ın "hepsinden hesap soralım" cümlesi bu nedenle önemlidir.

Çünkü hesap sormak yalnızca suçlanan birkaç kişinin bulunması değildir.

Hesap sormak, sistemin tamamına bakmaktır.

Kim kurdu?

Kim izin verdi?

Kim denetledi?

Kim uyardı?

Kim görmedi?

Kim gördü?

Kim sustu?

Kim zamanında parasını çekti?

Kim olağanüstü kazanç sağladı?

Kim zarar etti?

Ve devlet neden daha önce harekete geçmedi?

Aslında fon krizinin en ağır tarafı belki de burada.

Çünkü Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in Kasım 2025'te fonlar üzerinden yapılan manipülasyonlardan haberdar olduklarını söylediği kamuoyuna yansımıştı. SPK da daha sonra bazı düzenlemeler getirmişti. Buna rağmen fonların büyüklüğü 2026 yılı içinde daha da arttı.

O halde soru şudur:

Tehlike biliniyorsa neden büyümesine izin verildi?

Bu soru herhangi bir siyasi partiye yöneltilmiş slogan değildir.

Bu, kamu yönetiminin en temel sorusudur.

Bir yangını önceden görmek başka şeydir.

Yangını söndürmek başka.

İtfaiyeyi çağırmak başka.

Yangından sonra "biz zaten biliyorduk" demek ise bambaşka bir şeydir.

Devletin görevi bilmek değil yalnızca.

Bilgiyi eyleme dönüştürmektir.

Tam burada Dostoyevski'nin şu cümlesi geliyor akla:

Her birimiz her şeyden herkesin önünde sorumluyuz.


Bu cümleyi fon krizinin üzerine yazmak mümkün.

Çünkü sorumluluğu yalnızca birkaç fon yöneticisine indirgediğimiz zaman asıl meseleyi kaçırırız.

Bir finans sisteminde sorumluluk zincirdir.

Yatırımcı kendi kararından sorumludur.

Fon yöneticisi yönettiği paradan sorumludur.

Denetim kurumu piyasadan sorumludur.

Kamu yöneticisi kurumsal işleyişten sorumludur.

Siyasetçi etik sorumluluktan sorumludur.

Ve devlet, yurttaşın hukukunu korumaktan sorumludur.

Sorumluluğun olmadığı yerde ise sistem giderek kişiliksizleşir.

Herkes "ben bilmiyordum" demeye başlar.

Kimse hiçbir şeyden sorumlu değildir.

Ama herkes bir şekilde kazanmıştır.

Kaybeden ise her zaman başkasının parasını değil, çoğu zaman kendi hayatını ortaya koyan yurttaş olur.

Montaigne'in şu sözü de burada insanın karşısına çıkıyor:

Gerçeğin sürgüne gönderilmesi ahlaki yozlaşmanın ilk işaretidir.


Bir ülkede gerçeğin yerine söylenti geçmeye başladığında sorun yalnızca iletişim sorunu değildir.

Hukuk sorunudur.

Fon krizi hakkında onlarca farklı rakam dolaştı.

Mağdur sayısı kimi haberlerde yüz binlerle, kimi hesaplarda çok daha yüksek rakamlarla verildi.

Oysa SPK'nın resmi rakamı açıktır:

455 bin 758 tekil yatırımcı.

Bazen gerçeğin kendisi yetmez.

Gerçeğin toplum tarafından bilinmesine de izin vermek gerekir.

Fon kriziyle ilgili bazı haberlerin erişime engellenmesi ve bazı sosyal medya hesaplarına yönelik erişim kısıtlamaları da ayrıca tartışma konusu oldu. Medyascope'un aktardığına göre bazı haberler "milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması" gerekçesiyle erişime engellendi.

Oysa finans piyasalarında güvenin temel şartı şeffaflıktır.

Şeffaflık yoksa söylenti büyür.

Söylenti büyürse güven küçülür.

Güven küçülürse piyasa zarar görür.

Dolayısıyla gerçeklerin üzerini örtmek, çoğu zaman gerçeğin kendisinden daha pahalıya mal olur.

Yine "Şemdinli mi?" kitabımdaki "suç karteli" tartışması da tam bu noktada yeniden okunabilir.

Ben burada, suç kartelini yalnızca şiddet üzerinden tarif etmemiştim.

Onun ekonomik ve mali bir örgütlenme biçimi olabileceğine dikkat çekmiştim.

Dahası, küresel kapitalizmin hareketliliği içinde sermayenin sınırları aşmasının denetimi zorlaştırdığını vurgulamıştım.

Bu yaklaşımımın bugün için bize söylediği şudur:

Modern suç, her zaman karanlık bir sokakta görünmez.

Bazen şirket tabelasının arkasındadır.

Bazen lüks bir ofistedir.

Bazen bilgisayar ekranındadır.

Bazen milyonlarca liralık bir yatırım hesabında görünür.

Bazen de son derece saygın insanların bulunduğu bir toplantı masasındadır.

Suçun modern biçimi, suçlu görüntüsünü ortadan kaldırabilir.

Bu nedenle suçla mücadele yalnızca sokaktaki tetikçiyi bulmakla olmaz.

Paranın hareketini takip etmek gerekir.

Şirket ilişkilerini görmek gerekir.

Finansal bağlantıları incelemek gerekir.

Siyasi bağlantıları araştırmak gerekir.

Ve en önemlisi, paranın kime ait olduğunu değil, paranın hangi ilişkiler ağı içinde hareket ettiğini anlamak gerekir.

Burada "fonların ortak noktası, paranın iz bırakmadan yer değiştirmesine yarayan bir araç olmalarıdır" şeklinde kolay bir hüküm kurmak mümkün.

Ama bunu dikkatli söylemek gerekir.

Çünkü yasal fonların işlemleri kayıt altındadır.

Fon sistemi başlı başına bir kara para mekanizması değildir.

Tam tersine, fonların hukuki ve finansal yapısı kayıt, denetim ve raporlama üzerine kuruludur.

Sorun fonun varlığı değil.

Fonun kötüye kullanılabilme ihtimalidir.

Bir sistemin amacı ile sistemin suç amacıyla kullanılabilmesi birbirinden farklıdır.

Banka para aklamak için kurulmamıştır.

Şirket suç işlemek için kurulmamıştır.

Borsa dolandırıcılık için kurulmamıştır.

Fon da suç işlemek için kurulmamıştır.

Ama denetim zayıfladığında her ekonomik araç, kötü niyetli aktörler tarafından manipülasyon amacıyla kullanılabilir.

Asıl mücadele bu nedenle finansal araçlara karşı değil, finansal araçların arkasındaki güç ilişkilerine karşı yürütülmelidir.

Peki çözüm nedir?

Yıllar önce 3 kavramı kitaplarımda yan yana koymuştum:

Sosyal adalet.

Siyasi ahlak.

Hukukun üstünlüğü.

Bence bugün hâlâ bundan daha iyi bir üçlü bulmak kolay değil.

Çünkü yalnızca hukuk yetmez.

Hukuk vardır ama adalet yoksa insanlar sisteme güvenmez.

Yalnızca adalet söylemi yetmez.

Siyasi ahlak yoksa adalet mekanizması siyasetin aracına dönüşebilir.

Yalnızca siyasi ahlak da yetmez.

Hukukun üstünlüğü yoksa iyi niyet kişilere bağlı kalır.

Demokrasi ise bütün bunların üzerinde bir süs değildir.

Tam tersine, bütün bunların gerçekleşebilmesi için verilen sürekli mücadeledir.

Fon krizinin Türkiye'ye verdiği en büyük zarar belki de 800 milyar lira tartışmasından daha büyüktür.

Çünkü para yeniden kazanılabilir.

Şirketler yeniden kurulabilir.

Fonlar yeniden yapılandırılabilir.

Ama güven bir kez kaybedildiğinde onu yeniden kazanmak çok daha zordur.

Bugün 455 bin 758 yatırımcı yalnızca parasının ne zaman ve ne kadarını alacağını düşünmüyor.

Aynı zamanda şu soruyu soruyor:

Devlet benim paramı koruyabilecek mi?


Bu soru aslında ekonomik olmaktan çok siyasal bir sorudur.

Çünkü modern devletin yurttaşa verdiği en temel sözlerden biri şudur:

Sen hukuka güvenebilirsin.


Eğer vatandaş bu güveni kaybederse, devlet yalnızca bir finansal krizi değil, meşruiyet krizini de yönetmek zorunda kalır.

Bertolt Brecht'in o unutulmaz dizeleri bugün sanki bu dosyanın üzerine yazılmış gibidir:

Tüm balıklar yok oluyor
Adalet bundan şaşkın
Düşünsün köpek balığı
Açıklayabilirse açıklasın…


Sonra tanıklar susar.

Kanıtlar kaybolur.

Herkes başka bir tarafa bakar.

Ve sonunda köpek balığı yalnız kalmaz.

Çünkü sistem onu beslemiştir.

İşte asıl mesele budur.

Bugün Türkiye'nin önünde yalnızca "kim suçlu?" sorusu yoktur.

Daha büyük bir soru vardır:

Bu düzen nasıl mümkün oldu?

Eğer yalnızca birkaç kişi tutuklanır ve dosya kapanırsa, mesele çözülmüş olmayacaktır.

Eğer birkaç milyar lira geri alınır ve "zarar telafi edildi" denilirse, yine çözülmüş olmayacaktır.

Eğer birkaç bürokrat görevden alınır, birkaç fon tasfiye edilir ve sistem aynı biçimde çalışmaya devam ederse, yarın başka bir fonun, başka bir şirketin, başka bir yatırım aracının içinde aynı hikâyeyi yeniden yaşarız.

Çünkü sorun yalnızca balıkta değildir.

Sorun suyun kendisindedir.

Suyun bulanmasına kim izin verdi?

Kim bu bulanıklıkta yüzdü?

Kim bulanıklığı gördüğü halde sustu?

Kim bulanıklığı temizlemekle görevliydi?

Ve kim, suyun berrak olduğunu söylemeye devam etti?

Bütün bu soruların cevabı verilmeden Türkiye'nin finans piyasalarında gerçek bir güven ortamı kurulamaz.

Bu nedenle yapılması gereken, suçlu ilan etmek değil, sorumluluğu bütün zinciri boyunca ortaya çıkarmaktır.

Fon yöneticisinden denetim kurumuna…

Şirket yöneticisinden siyasi bağlantılara…

Bürokrasiden kamu otoritesine…

Bilgi sahibinden bilgiyi saklayana kadar.

Kim suç işlemişse hukuk önünde hesabını vermelidir.

Kim suçsuzsa aklanmalıdır.

Kim ihmalkâr davranmışsa bunun da hesabı sorulmalıdır.

Çünkü hukuk devleti yalnızca suçluyu cezalandıran devlet değildir.

Suçun ortaya çıkmasını engellemekle görevli kurumların neden görevlerini zamanında yapmadığını da araştıran devlettir.

Dostoyevski'nin sözünü bir kez daha hatırlayalım:

Her birimiz her şeyden herkesin önünde sorumluyuz.


Belki de bugün ihtiyacımız olan tam olarak budur.

Paranın değil, sorumluluğun izini sürmek.

Çünkü para bir gün geri gelebilir.

Ama adaletin kaybolduğu yerde güvenin geri dönmesi çok daha zordur.

Ve bir ülkenin gerçek serveti, kasasındaki para kadar, yurttaşının geleceğe duyduğu güvendir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU