Türkiye için çoğulcu hukuk devleti arayışı: Beka ile özgürlük arasında yeni bir toplumsal sözleşme (8)

Hasan Köse Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Bu yazı dizisi boyunca hukukun kaynağından modern devletin ortaya çıkışına, çoğunlukçu demokrasi ile anayasal demokrasi arasındaki gerilimden kolektif haklar meselesine, Türkiye'deki reformların önündeki zihniyet sorunlarından karar alma kapasitesi krizine kadar uzanan geniş bir çerçeve çizmeye çalıştık. Bütün bu tartışmaların sonunda karşımıza çıkan temel soru şudur:

Türkiye nasıl bir hukuk düzenine ihtiyaç duymaktadır?


Bu soruya verilecek cevap yalnızca hukukçuları ilgilendiren teknik bir mesele değildir. Çünkü hukuk, bir toplumun nasıl birlikte yaşayacağını belirleyen temel kurumlardan biridir. Hukuk yalnızca mahkemeleri ve yasaları değil, aynı zamanda devlet ile vatandaş arasındaki ilişkiyi, birey ile toplum arasındaki dengeyi ve özgürlük ile güvenlik arasındaki sınırları da belirlemektedir. Dolayısıyla Türkiye'nin geleceği üzerine yapılacak her ciddi tartışma, kaçınılmaz olarak hukuk meselesine ulaşmaktadır.

Türkiye'nin son iki yüzyıllık modernleşme deneyimi incelendiğinde dikkat çeken önemli bir özellik vardır. Reformların büyük bölümü yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirilmiştir. Devlet değişimin ana aktörü olmuş, toplum ise çoğu zaman bu değişimin muhatabı olarak görülmüştür. Tanzimat'tan Cumhuriyet'e, çok partili hayata geçişten Avrupa Birliği reformlarına kadar uzanan süreçte bu yaklaşımın izleri görülebilir. Devlet toplumu dönüştürmeye çalışmış, toplum ise zaman zaman bu dönüşüme direnmiş, zaman zaman uyum sağlamış, zaman zaman da kendi taleplerini dile getirmeye çalışmıştır.

Bu model belirli dönemlerde önemli başarılar üretmiştir. Ancak günümüz toplumlarının karmaşıklığı karşısında aynı modelin sınırları da görünür hale gelmektedir. Çünkü çağdaş toplumlar geçmişe göre çok daha çoğulcu yapılardır. Eğitim düzeyleri yükselmiş, iletişim imkânları genişlemiş, farklı kimlikler görünür hale gelmiş ve vatandaşların beklentileri çeşitlenmiştir. Böyle bir toplumda hukuk yalnızca merkezi otoritenin belirlediği kurallardan oluşamaz. Aynı zamanda toplumsal talepleri sisteme dâhil edebilme kapasitesine de sahip olmak zorundadır.

Türkiye'nin önündeki temel meselelerden biri budur. Uzun yıllar boyunca devletin korunması ile toplumun talepleri arasında bir tercih yapılması gerektiği varsayılmıştır. Oysa modern hukuk deneyimi göstermektedir ki bu ikisi zorunlu olarak birbirinin alternatifi değildir. Güçlü devlet ile özgür toplum arasında kaçınılmaz bir çelişki bulunmamaktadır. Asıl mesele bu iki değerin nasıl dengeleneceğidir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Türkiye'deki birçok tartışmanın merkezinde yer alan beka kavramı bu noktada özel bir önem taşımaktadır. Beka kaygısı yalnızca siyasal bir söylem değildir. Aynı zamanda tarihsel bir hafızanın ürünüdür. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması, işgaller, savaşlar, darbeler ve çeşitli güvenlik sorunları devletin devamlılığı meselesini toplumsal hafızanın önemli bir parçası haline getirmiştir. Bu nedenle birçok reform önerisi önce güvenlik perspektifinden değerlendirilmektedir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus bulunmaktadır. Bir devletin uzun vadeli güvenliği yalnızca askerî veya bürokratik kapasitesiyle sağlanmaz. Aynı zamanda vatandaşlarının o devleti ne kadar meşru gördüğüyle de ilgilidir. İnsanlar kendilerini sistemin eşit ortakları olarak gördüklerinde devlet ile toplum arasındaki bağ güçlenir. Buna karşılık taleplerin sürekli ertelendiği, farklılıkların tehdit olarak algılandığı ve reformların sürekli geleceğe bırakıldığı toplumlarda güven ilişkisi zayıflamaya başlar.

Bu nedenle çağdaş hukuk devletinin temel görevi yalnızca düzeni korumak değildir. Aynı zamanda vatandaşların sisteme aidiyet duygusunu güçlendirmektir. Aidiyet ise yalnızca ortak semboller veya ortak tarih anlatılarıyla oluşmaz. İnsanlar kendi hayatları üzerinde söz sahibi olduklarını hissettiklerinde aidiyet geliştirirler. Hukukun adil uygulandığını gördüklerinde aidiyet geliştirirler. Kimliklerinin, inançlarının ve yaşam tarzlarının meşru kabul edildiğini gördüklerinde aidiyet geliştirirler.

Bu noktada çoğulcu hukuk devleti kavramı önem kazanmaktadır. Çoğulculuk yalnızca farklı görüşlerin varlığı anlamına gelmez. Daha derin anlamda çoğulculuk, farklılıkların meşruiyetinin kabul edilmesi demektir. İnsanların aynı düşünmek zorunda olmadıkları, aynı yaşam tarzını benimsemek zorunda olmadıkları ve aynı kültürel tercihleri paylaşmak zorunda olmadıkları gerçeğinin hukuk tarafından tanınmasıdır.

Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunların önemli bir bölümü tam da bu noktada yoğunlaşmaktadır. Çünkü birçok mesele teknik olarak çözülebilecek durumdadır. Sorunların çözülmesini zorlaştıran şey çoğu zaman hukuki bilgi eksikliği değil, farklı toplumsal kesimlerin birbirlerine duyduğu güvensizliktir. Her reform önerisi başka bir grubun kazanımı veya kendi kaybı gibi algılanabilmektedir. Böylece hukuk, ortak bir çözüm zemini olmaktan çıkarak siyasal mücadelelerin alanı haline gelebilmektedir.

Oysa başarılı hukuk sistemleri farklı toplumsal kesimlerin ortak çıkarlarını görünür kılabilen sistemlerdir. İnsanlar her konuda anlaşmak zorunda değildir. Ancak birlikte yaşayabilmek için ortak kurallar üzerinde uzlaşabilmelidirler. Hukukun amacı da tam olarak budur. Toplumsal farklılıkları ortadan kaldırmak değil, onları yönetilebilir ve barışçıl hale getirmek.

Bu bağlamda Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu reformların önemli bir kısmı aslında kurumsal olmaktan çok kültüreldir. Elbette anayasal düzenlemeler, yasal değişiklikler ve kurumsal reformlar önemlidir. Ancak bunların kalıcı olabilmesi için toplumsal zihniyet dönüşümüne ihtiyaç vardır. Devletin topluma daha fazla güvenmesi, toplumun da devleti yalnızca bir otorite olarak değil ortak bir kurum olarak görmesi gerekmektedir.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, sivil toplumun karar süreçlerine daha fazla katılması, farklı toplumsal grupların meşru aktörler olarak kabul edilmesi ve hukuk devletinin günlük hayatta daha görünür hale gelmesi bu dönüşümün parçalarıdır. Bunların hiçbiri devletin zayıflaması anlamına gelmez. Aksine devletin meşruiyetini ve toplumsal desteğini artırabilir.

Burada önemli olan nokta reformların hızından çok yönüdür. Çünkü reformlar yalnızca yeni haklar tanımak veya yeni kurumlar oluşturmak anlamına gelmez. Aynı zamanda devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması anlamına gelir. Eğer hukuk vatandaşları sürekli denetlenmesi gereken unsurlar olarak görüyorsa farklı sonuçlar üretir. Eğer onları ortak bir siyasal düzenin eşit ortakları olarak görüyorsa farklı sonuçlar üretir.

Türkiye'nin geleceği büyük ölçüde bu tercihe bağlıdır. Önümüzdeki yıllarda hukuk sistemi daha kapsayıcı, daha katılımcı ve daha çoğulcu bir yapıya doğru evrilebilir. Ya da mevcut gerilimler devam ederek reform süreçlerini yavaşlatabilir. Ancak hangi yol tercih edilirse edilsin, modern dünyanın deneyimi bize önemli bir gerçeği göstermektedir: Kalıcı istikrar ile kalıcı özgürlük birbirinin rakibi değildir. Tam tersine birbirini besleyen değerlerdir.

Bir toplum sürekli olarak gelecekteki güvenlik adına bugünkü özgürlüklerinden vazgeçmeye çağrıldığında, zamanla hem özgürlük hem de güvenlik alanında kayıplar yaşayabilir. Buna karşılık güvenlik ile özgürlük arasında dengeli bir ilişki kurabilen toplumlar daha güçlü kurumlar, daha yüksek toplumsal güven ve daha sürdürülebilir bir siyasal düzen geliştirebilmektedir.

Sonuç olarak Türkiye'nin önündeki temel mesele, devlet ile toplum arasında yeni bir toplumsal sözleşme kurabilmektir. Bu sözleşme ne yalnızca güvenlik üzerine kurulabilir ne de yalnızca özgürlük üzerine. Ne yalnızca çoğunluğun iradesine dayanabilir ne de yalnızca hukuk elitlerinin yorumlarına bırakılabilir. İhtiyaç duyulan şey, farklılıkların meşru kabul edildiği, hakların güvence altına alındığı, devletin etkin olduğu fakat toplumun da sürece katıldığı çoğulcu bir hukuk devletidir.

Belki de Türkiye'nin uzun süredir aradığı denge tam burada yatmaktadır: Devleti korurken toplumu güçlendirmek, toplumu güçlendirirken de devleti meşruiyet açısından daha sağlam bir zemine oturtmak. Hukukun gerçek başarısı da tam olarak bu noktada ortaya çıkacaktır.

 

Devam edecek…

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU