ABD, Ortadoğu'da neyi değiştiriyor?

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Mark Schiefelbein/AP

Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki geleceği tartışılırken genellikle aynı soru soruluyor: ABD bölgeden çekiliyor mu?

Bence artık doğru soru bu değil.

Vaşhington’un son savunma belgelerine bakıldığında görülen şey, Ortadoğu'nun terk edilmesinden çok Amerikan askerî gücünün kullanım biçiminin değişmesi.

ABD, askerî kaynaklarının daha büyük bölümünü anayurt savunmasına ve Hint Pasifik'te Çin'i caydırmaya ayırmak istiyor.

Diğer bölgelerde güvenlik yükünün daha büyük bölümünü ise müttefiklerine ve ortaklarına bırakmayı hedefliyor.

Bu değişimin Ortadoğu açısından anlamı büyük.

Çünkü Vaşhington burada güvenliği kendi askerî gücüyle doğrudan üretmek yerine, bölgesel güçlerin daha fazla sorumluluk üstlendiği bir düzen kurmaya çalışıyor.

Ortaya çıkan modelde Amerikan gücü ile Amerikan sorumluluğu aynı ölçüde azalmıyor.


Öncelik değişiyor

Vaşhington’un neden böyle bir tercihe yöneldiğini anlamak için önce küresel askerî önceliklere bakmak gerekiyor.

ABD açısından Çin artık sadece Asya'daki bir rakip değil. Hint Pasifik'teki askerî ve ekonomik güç dengesi, Amerikan stratejisinin merkezinde bulunuyor.

2026 Savunma Stratejisi, Çin'in ABD'yi veya müttefiklerini bölgesel olarak domine edemeyeceği bir güç dengesi oluşturmayı temel hedeflerden biri olarak tanımlıyor.

Bunun için Birinci Ada Zinciri boyunca caydırıcılığın güçlendirilmesi ve bölgesel ortakların daha fazla katkı vermesi öngörülüyor.

Aynı belgede ABD'nin ittifak anlayışında da değişiklik açıkça ifade ediliyor.

Vaşhington, müttefiklerini kendisine bağımlı aktörler olarak görmek istemediğini belirtiyor.

Avrupa ve diğer bölgelerde ABD açısından daha az ağır olan tehditlerle öncelikle müttefiklerin mücadele etmesi hedefleniyor.

Amerikan desteğinin ise daha sınırlı fakat kritik olması isteniyor.

Bu yaklaşımın arkasında basit bir kaynak hesabı var.

ABD aynı anda Çin'i Hint Pasifik'te caydırmak, kendi sınırlarını korumak, Avrupa'nın savunmasını üstlenmek ve Ortadoğu'daki bütün güvenlik sorunlarını doğrudan yönetmek istemiyor.

Peki tercih ne?

Vaşhington güçten vazgeçmiyor. Gücünü önceliklendiriyor.


Ortadoğu'da sorumluluk kime geçiyor?

Ortadoğu bu yeni stratejinin önemli bir sınama alanı.

Vaşhington’un hedefi bölgedeki askerî varlığını sıfırlamak değil.

Bölgesel ortakların daha fazla savunma kapasitesine sahip olması ve kendi güvenliklerini daha fazla üstlenmesi isteniyor.

Bunun önemli bir sonucu var.

Bölgedeki ülkelerin askerî kapasitesi artık sadece kendi ulusal savunmaları açısından önem taşımıyor.

Bu kapasite, Amerikan stratejisinin sürdürülebilirliği açısından da önem kazanıyor.

Bu noktada Suudi Arabistan dikkat çekiyor.

Trump yönetimi Kasım 2025'te Riyad'la savunma ilişkilerini derinleştiren Stratejik Savunma Anlaşması'nı açıkladı.

Beyaz Saray, bu anlaşmayı bölgesel caydırıcılığı güçlendiren ve Suudi Arabistan'ın ortak tehditlere karşı daha fazla sorumluluk üstlenmesini sağlayan bir düzenleme olarak tanımladı.

Anlaşmanın Amerikan savunma sanayiini büyütmesi de hedefleniyor.

Burada önemli bir ayrıntı var.

ABD, Suudi Arabistan'ın daha fazla sorumluluk almasını isterken Riyad'ın askerî kapasitesini Amerikan sistemleriyle güçlendiriyor.

2025'te açıklanan yaklaşık 142 milyar dolarlık savunma satış paketi, hava kuvvetleri, hava ve füze savunması, deniz güvenliği, kara kuvvetleri ve haberleşme sistemlerini kapsıyor.

Peki ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

Basit bir geri çekilme tablosu çıkmıyor.

Suudi Arabistan daha fazla güvenlik sorumluluğu üstleniyor.

ABD ise Suudi Arabistan'ın güvenlik kapasitesini desteklemeyi sürdürüyor.

Bu iki gelişme birbirinin alternatifi değil.


Silah satışı yeni modelin parçası

Vaşhington’un yeni yaklaşımını sadece askerî açıdan okumak da eksik kalır.

Şubat 2026'da Trump yönetimi “America First Arms Transfer Strategy”yi yürürlüğe koydu.

Stratejinin hedeflerinden biri, ABD'nin silah satışlarını Amerikan savunma sanayiini büyütmek için kullanmak.

Bir diğer hedef ise müttefiklerin kendi bölgelerinin güvenliğinde daha fazla sorumluluk üstlenmesini sağlamak.

Belgede özellikle kendi savunmasına yatırım yapan ve Amerikan stratejisi açısından kritik konumda bulunan ortaklara öncelik verilmesi öngörülüyor.

Burada Vaşhington’un yeni modelinin ekonomik mantığı ortaya çıkıyor.

Bölgesel ortak daha fazla silah alıyor.

Kendi savunma kapasitesini artırıyor.

Daha fazla güvenlik sorumluluğu üstleniyor.

ABD ise doğrudan askerî yükünü sınırlıyor. Aynı zamanda kendi savunma sanayiinin üretim kapasitesini genişletiyor.

Temmuz 2026'da NATO müttefiklerinin savunma yatırımlarını artırması üzerine yapılan Beyaz Saray açıklaması da aynı mantığı ortaya koydu.

Vaşhington, daha fazla yük paylaşımının Amerikan kaynaklarını anayurt savunması ve ABD'nin Avrupa dışındaki hayati çıkarları için serbest bırakacağını açıkça belirtti.

Peki mesele sadece ABD'nin daha az asker göndermesi mi?

Hayır.

ABD, ortaklarının daha fazla askerî güç üretmesini kendi stratejisinin bir parçası haline getiriyor.


Bu Türkiye açısından ne anlama geliyor?

Mekke Anlaşması'na burada yeniden dönmek gerekiyor.

Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la güvenlik ilişkisini geliştirmesi, Vaşhington’un hazırladığı bir proje olarak gösterilemez. Bunun için yeterli kanıt yok.

Fakat ortaya çıkan yapı Amerikan stratejisinin bazı hedefleriyle örtüşüyor.

Türkiye bölgesel güvenlikte daha fazla sorumluluk üstleniyor.

Suudi Arabistan güvenlik kapasitesini çeşitlendiriyor.

Pakistan yeni bir güvenlik bağlantısı kazanıyor.

ABD ise bölgesel ortakların daha fazla sorumluluk üstlenmesini istiyor.

Burada kritik nokta, Türkiye'nin Amerikan politikasının uygulayıcısı olup olmadığı değil.

Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederken Amerikan stratejisinin bazı hedefleriyle aynı noktada buluşabilir.

Bu, uluslararası siyasette sık rastlanan bir durum. Devletler başka bir gücün talimatıyla hareket etmeden de o gücün çıkarlarıyla kesişen sonuçlar üretebilir.

Mekke Anlaşması bu açıdan önemli.

Çünkü Ankara'nın bölgesel güvenlik kapasitesini artırması, Vaşhington'ın aradığı yük paylaşımına katkı sağlayabilir.

Fakat aynı gelişme Türkiye'nin kendi stratejik özerkliğini de artırabilir.

İki sonuç birbirini dışlamıyor.

Soğuk Savaş bittiğinde Türkiye’den beklenenler ve Türkiye’nin yaptıklarıyla bu durum benzeşiyor. 


İran ve İsrail

Bu yeni Amerikan yaklaşımının iki önemli sınırı var: İran ve İsrail.

Vaşhington İran'ı bölgesel güvenlik hesabının dışında bırakmıyor.

2026 Savunma Stratejisi, İran ve vekillerine karşı caydırıcılıkta bölgesel ortakların daha fazla sorumluluk üstlenmesini öngörüyor.

Aynı zamanda İsrail'in kendisini savunma kapasitesinin desteklenmesi ve Körfez ülkeleriyle güvenlik iş birliğinin geliştirilmesi hedefleniyor.

Peki ABD'nin Ortadoğu politikasının temel mantığı burada nasıl ortaya çıkıyor?

Vaşhington İran'a karşı bütün bölgeyi tek bir Amerikan ordusu etrafında toplamaya çalışmıyor.

İsrail'in güvenliği korunuyor.

Körfez ülkelerinin askerî kapasitesi artırılıyor.

Bölgesel ortaklardan daha fazla sorumluluk isteniyor.

ABD ise gerektiğinde doğrudan müdahale edebilecek kapasitesini koruyor.

Bu modelin başarılı olup olmayacağı, bölgesel güçlerin Amerikan çıkarlarıyla ne kadar örtüştüğünden çok başka bir soruya bağlı.

Kendi çıkarlarını gözeten bölgesel aktörlerin oluşturduğu güvenlik düzeni, Vaşhington’un kabul edebileceği bir dengede kalacak mı?

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU