Tahran’dan uzakta, geçmişe yakın: Bir aile neden geçmişinden kaçamaz?

Gazeteci Müjgan Halis, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Independent Türkçe

1979’un dilsizleştirdiği evlerden 2020’lerin itiraz çığlığına... Şida Bazyar’ın romanı, sadece düne ait bir sürgün anlatısı değil; günümüz İran’ında hâlâ yankılanan o tarihsel ve kuşaklar arası sürekliliğin edebi bir haritasını sunuyor.

İran’ın yakın tarihinde, devletin ve yazılı hukukun kapsayamadığı ya da doğrudan bir baskı mekanizmasına dönüştüğü dönemeçlerde başka bir kanun işledi: İdeolojik aygıtların, otoriter rejimlerin ve kitlesel altüst oluşların yasası. 1979 Devrimi, yalnızca bir siyasal rejimi değiştirmekle kalmadı; baba evini, mahrem alanı, sokakları ve en çok da bireyin iç dünyasını kapsayan katı bir politizasyon dalgası yarattı. İnsanların hayatları devrim sloganlarının, zindan haberlerinin ve sürgünlerin cenderesine sıkıştı. Bu düzenin yarattığı en derin kırılma ise ne fiziki imhaydı ne de siyasal yenilgi; o kırılmanın ardından ailelerin evlerine, odalarına çöken dilsizleşmeydi.


İşte tam bu eşikte, tarihin gürültüsünün bittiği yerde başka bir süreç devreye girer: Sürgün ve hafızanın parçalanması. Bu durum, basit bir coğrafya değişimi ya da sığınma öyküsü değildir; katı otoriter sınırlar ile belirsiz bir gelecek arasında nefes alabilmenin, var olabilmenin ağır ve bedelli bir yoludur.

Geçmişi taşımak

İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan “Geceleri Sessizdir Tahran” adlı roman, tam da bu kadim altüst oluşun gölgesinde, devrimci gençlikten sürgün ebeveynlere ve Almanya’da büyüyen köksüz çocuklara uzanan bir ailenin sessiz tarihine odaklanıyor. 1979 öncesinde İran sol hareketinin neferleri olan Behsad ve Nahid, Şah rejimine karşı mücadele ederken daha adil bir ülke düşlerler. Ancak devrim gerçekleştiğinde, beklenen özgürlüğün yerini köktenci bir otoriterlik alır. Dün omuz omuza yürüdükleri yoldaşlar ya imha edilir ya da zindanlara doldurulur. Behsad ve Nahid’in Almanya’ya sığınmasıyla birlikte anlatı klasik bir göç öyküsüne evrilmez. Yazarın asıl derdi sınırları geçmek değil; insanın geçmişini, o ağır yükü yanında taşıyarak yaşayabilme olanağıdır.

Almanya güvenli bir sığınaktır ama asla bir "ev"e dönüşmez. Nahid gündelik ayakta kalma telaşıyla boğuşurken, Behsad giderek kendi içine çekilir; dilsizleşir. Telefonun her çalışında umutla korku aynı anda hissedilir. Yazar, göçmenliği sosyolojik bir statü değil, doğrudan hafızanın parçalanması olarak anlatıya yerleştirir. Kitabın ruhunu özetleyen "Eğlenceli olan ne varsa yasak" cümlesi, sadece bir rejimin baskısını değil, devrim uğruna gençliğini feda etmiş bir kuşağın varoluşsal kilitlenmesini gösterir. Metindeki o ironik saptamayla; “Gaz kaçırmak bile siyasi bir eylem." Çünkü bireysel olana dair her şey ideolojik alana çekilmiş, sıradan hayat bütünüyle siyasallaşarak imha edilmiştir. Beden, dil, kıyafetler ve alışkanlıklar artık kişisel olmaktan çıkıp rejimin ya da geçmişin denetim alanına girmiştir.

Düz cümlelere sığmayan travma

Anlatının teknik kurgusu, bu parçalanmışlığı derinleştiren en temel unsurdur. Yazar, öyküyü tek bir monolojik ses üzerinden yürütmez. Beş farklı bölüm boyunca söz sırasıyla Behsad, Nahid, Lale, Murad ve Tara’ya geçer; her biri yaklaşık on yıllık periyotlarla konuşur. Bu polifonik yapı, süslü bir teknik deneysellik değil, zorunlu bir biçimsel tercihtir. Çünkü travma ve sürgün belleği düz, lineer cümlelere sığmaz. Babanın hatırladığı ideolojik devrim ile annenin gündelik hayatı koruma mücadelesi aynı değildir. Çocukların devraldığı geçmiş ise bambaşka bir gölgedir.


Büyük kız Lale’nin 1999’da Tahran’a yaptığı ilk yolculuk anlatının kırılma noktasıdır. Hatırlanan ya da anlatılan şehirle karşılaşılan gerçeklik arasındaki uçurum, Lale’yi krizli bir aidiyet eşiğine getirir. Almanya’da "İranlı", İran’da ise "Alman" kabul edilen Lale üzerinden metin keskin bir soruyu sorar: İnsan aynı anda iki yere birden ait olamıyorsa, yersiz-yurtsuzluk bir kimlik haline gelebilir mi?

İlerleyen bölümlerde anlatı çocuklara, Murad ve Tara’ya kayar. Onlar için İran; aile albümleri, yarım bırakılmış cümleler ve gece yarısı telefonlarından ibaret belirsiz bir coğrafyadır. Ancak 2009 Yeşil Hareket’i patlak verdiğinde, Murad’ın sergilediği politik mesafe ve ardından kaçınılmaz yüzleşmesi, Avrupa’da büyüyen ikinci kuşağın tarihe ve kökenlerine eklemlenme sancısını gözler önüne serer.

Dün ve bugün…

İşte bu noktada anlatı, düne ait bir aile kroniği olmaktan çıkıp bugünün İran’ıyla doğrudan temas kuran tarihsel bir köprüye dönüşür. 1979’da Behsad ve Nahid’in hayatını gasp eden, saçın telinden sokaktaki kahkahaya kadar bedeni denetim altına alan o otoriter mantık; bugün Mahsa Amini’nin ardından yükselen "Jin, Jiyan, Azadî" (Kadın, Yaşam, Özgürlük) çığlığıyla en kırılgan yerinden sarsılıyor. Metinde Nahid’in ve Lale’nin kamusal alanda bedenlerini gizlemek zorunda kaldığı, ironik biçimde "gaz kaçırmanın bile politik" sayıldığı o boğucu atmosfere verilen yanıt; bugün başörtüsünü sokak ortasında çıkaran genç kadınların cesaretinde saklıdır.

Metindeki 2009 Yeşil Hareket vurgusu ile günümüz İran protestoları arasındaki süreklilik, rejimin baskı aygıtlarının değişmediğini ama toplumsal dip dalganın kuşaklar boyunca el değiştirdiğini gösterir. Anne babaların sinmek ya da ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı o karanlık parantez, bugün torunların ve çocukların sokakları terk etmediği yeni bir eşiğe evrilmiştir. Metin, dünün yenilgisini anlatırken aslında bugünün itiraz zeminini de haber verir: Devlet, evlerin içine kadar girip hayatı dinselleştirebilir ve siyasallaştırabilir; fakat o evlerde büyüyen hafıza, günü geldiğinde en gür sesiyle geri döner.

Melodramın reddi

Anlatının en büyük estetik başarısı, melodramın tuzağına düşmeden, yüksek ajitasyondan kaçınarak inşa ettiği o yalın dilde saklı. Şiddeti ve acıyı sergilemek yerine, nesnelerin ve duraklamaların diline başvurulur. Telefonun diğer ucundaki o kısa nefes, masada aniden çöken sessizlik, çocukların ebeveynlerinin bakışlarında yakaladığı ama anlamlandıramadığı o karanlık... Anlatının asıl dramatik gücü bu sessiz alanlarda birikir.
 



Metin, politik aygıtlar ve coğrafi kopuşlar karşısında insanın nasıl varoluşsal bir pazarlık yürüttüğünü gösterir. Batı edebiyatı göç öykülerini sıklıkla oryantalist bir acıma duygusu ya da ucuz bir entegrasyon anlatısıyla ele alırken, burada bu deneyimin gerçek ağırlığı masaya yatırılır. Mesele sadece bir rejimden kaçmak değil; insanın, geçmişin ağırlığı altında nefes alabilme mücadelesidir.

Sessizlikten sokaklara taşan hafıza

Geceleri Tahran’ın neden sessiz olduğu sorusu, anlatının tam kalbinde durur. Çünkü bazı coğrafyalarda gecenin sessizliği gürültünün yokluğu değil; söylenmesine izin verilmeyen sözlerin, yarım kalmış sevdaların, terk edilen evlerin ve geri dönülemeyen geçmişlerin birikmiş tortusudur. Devrim sokaklarda başlar ama asıl yıkımını evlerin salonunda yapar. Sınır kapısında başlayan sürgün ise biten bir süreç değil, kuşaklar boyu süren bir durumdur.

Devrim biter; fakat sürgün bitmez. Ve bugün net bir şekilde görüyoruz ki, yıllar sonra bir ailenin odasında hüküm süren o uzun ve ağır sessizlik, nihayetinde sokaklarda patlayan ve sınırları aşan yeni bir özgürlük arayışına dönüşmektedir. Tahran’ın o dilsiz geceleri, en sonunda kendi çığlığını doğurmuştur.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

DAHA FAZLA HABER OKU