Büyük güçler neden geriler?
Tarih boyunca bu soruya verilen cevaplar savaşlar, ekonomik krizler, teknolojik dönüşümler ve siyasi çöküşler etrafında şekillendi. Fakat bazı devletlerin yükseliş ve gerileme hikâyelerinde daha temel bir mekanizma bulunuyor. Sahip olunan ekonomik ve sınai kapasite ile üstlenilen askeri ve jeopolitik yükümlülükler arasındaki denge bozulduğunda sorun başlıyor.
Askeri stratejist B. H. Liddell Hart'ın Büyük Britanya İmparatorluğu'nun durumunu tarif ederken kullandığı "stratejik aşırı genişleme" kavramı, daha sonra Yale Üniversitesi tarihçisi Paul Kennedy'nin 1987 yılında yayımlanan Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü adlı çalışmasıyla uluslararası ilişkiler literatürünün önemli kavramlarından biri haline geldi. Kennedy'nin temel tezi basitti. Bir devletin askeri gücü, nihayetinde onu finanse eden ekonomik üretim kapasitesine bağlıydı. Devletin güvenlik yükümlülükleri ekonomik kapasitesinden daha hızlı büyüdüğünde sorun başlıyordu.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, aşırı genişleme sadece sınırların askeri fetihlerle genişletilmesi değildir. Bir devletin çok sayıda bölgede güvenlik sorumluluğu üstlenmesi de aynı mekanizmanın parçası olabilir. Dışarıda askeri varlık bulundurmak, ittifaklarını genişletmek, uzak coğrafyalardaki krizlerde müdahale etmeye çalışmak da bu kapsamda değerlendirilebilir.
Peki devletler neden bu sınırı aşar?
Kennedy'nin ekonomik açıklamasına Jack Snyder'ın iç politika yaklaşımı eklenebilir. Snyder'a göre devletleri genişlemeye iten şey her zaman nesnel güvenlik ihtiyacı değildir. Askeri bürokrasi, savunma sanayii, diplomatik çevreler ve siyasi elitler kendi kurumsal çıkarlarını genişlemeci politikalarla birleştirebilir. Zamanla belirli bir dış politika tercihi, tartışılması gereken bir seçenek olmaktan çıkar, ulusal güvenliğin doğal gereği gibi görülmeye başlanır.
Bu aşamadan sonra geri çekilmek zorlaşır. Çünkü her yeni taahhüt, daha sonra korunması gereken yeni bir çıkar alanı yaratır. Bir bölgede askeri varlık oluşturulduğunda o varlığın güvenliği gerekir. Bir ülkeyle savunma anlaşması yapıldığında anlaşmanın kapsamındaki olası krizler de hesaba katılır. Bir bölgede siyasi nüfuz elde edildiğinde bu nüfuzun korunması için diplomatik ve ekonomik kaynak ayrılması gerekir.
Böylece küçük kararların toplamı büyük bir stratejik yük oluşturabilir.
Tarih bunun örneklerini sıkça gösteriyor. Habsburglar Avrupa'da aynı anda Protestan güçlerle, Osmanlı İmparatorluğu ile ve Fransa ile mücadele ederken Amerika'dan gelen değerli maden gelirlerine rağmen mali krizlerden kurtulamadı. Roma İmparatorluğu genişleyen sınırlarını korumak için giderek daha büyük askeri ve lojistik kaynaklara ihtiyaç duydu. Napolyon'un 1812 Rusya Seferi, askeri gücün coğrafya ve lojistik karşısındaki sınırlarını ortaya çıkardı. İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya ve Japonya'nın aynı anda çok geniş cephelerde savaşması, ekonomik üretim kapasitesi ile askeri hedefler arasındaki uyumsuzluğu daha da belirgin hale getirdi.
Britanya İmparatorluğu'nun hikâyesi ise aşırı genişlemenin savaş alanıyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Londra, küresel deniz yollarını, sömürgeleri ve ticaret ağını korumaya devam ederken ekonomik üstünlüğü rakipleri karşısında giderek zayıfladı. Avrupa'daki savaşın ağırlığı Uzak Doğu'daki askeri kapasiteyi sınırladı. 1942'de Singapur'un düşmesi, küresel taahhütlerin sürdürülebilirliği konusunda ciddi bir uyarıydı.
Sovyetler Birliği'nde de benzer bir mekanizma görüldü. Doğu Avrupa'daki nüfuz alanlarının korunması, Afganistan savaşı, küresel vekil ilişkileri ve ABD ile silahlanma rekabeti, zaten verimlilik sorunları yaşayan ekonomiye ek yükler getirdi. Sovyetler Birliği'nin dağılmasını yalnızca stratejik aşırı genişlemeyle açıklamak doğru olmaz. Askeri ve jeopolitik yüklerin ekonomik kapasiteyle uyumsuzluğu, sistemin kırılganlığını artıran unsurlardan biriydi.
Fakat burada teorinin önemli bir sınırı var. Aşırı genişleme sadece büyük güçlerin sorunu değildir, büyük güç olmak isteyen devletler de aynı tuzağa düşebilir.
Bunun için orta büyüklükteki bir devletin savaşlar yoluyla sınırlarını genişletmeye çalışması gerekmez. Kendi ekonomik kapasitesine göre çok fazla bölgede askeri ve siyasi sorumluluk üstlenmesi yeterlidir. Yakın çevrede birden fazla askeri angajmana girmek, farklı coğrafyalarda kalıcı üsler oluşturmak, savunma ortaklıklarını genişletmek ve bölgesel krizlerin çözümünde giderek daha fazla sorumluluk almak, orta büyüklükteki bir devlet açısından da stratejik aşırı genişleme riski yaratabilir.
Üstelik orta güçlerin hata marjı büyük güçlerden daha dardır. Büyük ekonomiler uzun süre yüksek savunma harcamalarını taşıyabilir. Geniş finansal ve teknolojik kaynaklara sahip olabilir. Orta büyüklükteki devletlerde ise ekonomik büyümenin yavaşlaması, döviz ihtiyacı, enerji maliyetleri veya uzun süreli bir askeri kriz, dış politika hedefleri ile ekonomik kapasite arasındaki açığı daha hızlı görünür hale getirebilir.
Burada sorulması gereken soru "Bu adım doğru mu, yanlış mı?" değildir. Daha soğukkanlı bir soru sormak gerekir: Bu devlet, aynı anda ortaya çıkabilecek bütün yükümlülükleri sürdürebilecek kapasiteye sahip mi?
Modern jeopolitik rekabet bu soruyu daha da önemli hale getiriyor. RAND Corporation'ın Rusya üzerine 2019 yılında yayımladığı çalışma, rakibin doğrudan savaş yoluyla yenilmesi yerine onu maliyetli alanlarda rekabete zorlamanın mümkün olduğunu ortaya koyuyordu. Ekonomik baskı, yaptırımlar, askeri yardım ve rakibin pahalı savunma yatırımlarına yönlendirilmesi, rakibin kaynaklarını tüketmesini amaçlayan seçenekler olarak incelenmişti.
Günümüzde stratejik aşırı genişleme bazen bir devletin kendi tercihi olabilir. Bazen de rakibinin onu içine çektiği bir süreç haline gelebilir. Bir devlet ne kadar fazla cephede sorumluluk üstlenirse, rakiplerinin ona yeni yükler bindirmesi de o kadar kolaylaşır.
Stratejik aşırı genişlemenin temel paradoksu burada ortaya çıkıyor. İlk aşamada genişleme güçlenme gibi görünür. Yeni üsler, yeni anlaşmalar, yeni askeri kabiliyetler ve yeni nüfuz alanları devletin yükseldiği izlenimini verir. Fakat bir noktadan sonra aynı unsurlar gücü artırmak yerine tüketmeye başlayabilir.
Sonuçta stratejik güç, her yerde bulunabilme kapasitesi değildir. Asıl güç, hangi yükümlülüklerin üstlenileceğini ve hangilerinin reddedileceğini belirleyebilme kapasitesidir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish