Bir savunma anlaşmasının en önemli maddesi bazen en kısa maddesidir.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nda yer alan "birine yapılan silahlı saldırının hepsine yapılmış sayılması" hükmü bunun iyi bir örneği. Bu ifade siyasi açıdan güçlü bir caydırıcılık mesajı taşıyor. Fakat askerî açıdan başka bir soru doğuruyor:
Üç ülke gerçekten aynı savaşı birlikte yürütebilir mi?
Sorunun cevabı, üç ülkenin askerî gücünü toplamakla bulunamaz.
Türkiye'nin askerî kapasitesi, Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı ve Suudi Arabistan'ın ekonomik imkânları ayrı ayrı önemli.
Fakat savaşta belirleyici olan, toplam kapasite kadar bu kapasitenin ne ölçüde birlikte kullanılabildiğidir.
Burada Mekke Anlaşması'nın önündeki asıl sınır ortaya çıkıyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın askerî yapıları birbirinden oldukça farklı.
Türkiye NATO üyesi. Ordusu NATO'nun komuta, haberleşme ve operasyon standartları içinde faaliyet gösteriyor.
Suudi Arabistan'ın askerî altyapısında Amerikan sistemleri belirleyici bir ağırlığa sahip.
Pakistan ise uzun yıllardır Çin'le geliştirdiği askerî ve savunma sanayii ilişkilerine dayanıyor.
Bu farklılık tek başına bir sorun değil. Farklı silah sistemlerine sahip ülkeler ortak harekât yapabilir.
NATO'nun kendisi de farklı ülkelerin ordularından oluşuyor.
Sorun, bu sistemlerin hangi ortak mimari içinde birleştirileceği.
Bir Suudi radarının tespit ettiği hedef bilgisinin Türkiye'ye aktarılması kolay görünebilir.
Fakat savaş alanında mesele sadece bilginin aktarılması değildir.
Bilginin güvenilir biçimde sınıflandırılması, ortak komuta sistemine girmesi, tehdidin tanımlanması ve hangi kuvvetin ne zaman müdahale edeceğinin belirlenmesi gerekir.
Bunun için ortak standartlar ve önceden hazırlanmış harekât planları gerekir.
Mekke Anlaşması'nın kamuoyuna açıklanan çerçevesinde bu düzeyde bir askerî entegrasyon mekanizması henüz görünmüyor.
Anlaşmanın ayrıntıları uygulama aşamasında şekillenecek.
Bu nedenle bugün için üç ülkenin askerî gücünü tek bir kuvvet gibi değerlendirmek doğru değil.
NATO neden farklı?
Mekke Anlaşması'nın NATO'nun 5'inci maddesine benzetilmesi anlaşılır.
Her iki düzenlemede de bir üyeye yönelik silahlı saldırının diğerlerini ilgilendirdiği kolektif savunma mantığı bulunuyor.
Fakat benzerlik burada bitiyor.
NATO'nun 5'inci maddesi tek başına çalışan bir siyasi taahhüt değil. İttifakın arkasında ortak komuta yapısı, düzenli tatbikatlar, müşterek kuvvetler, entegre hava ve füze savunması, ortak planlama süreçleri ve onlarca yıllık birlikte çalışabilirlik tecrübesi bulunuyor.
NATO'nun kendisi de kolektif savunmanın yalnızca bir taahhüt olmadığını, düzenli askerî tatbikatlar ve sürekli hazır kuvvetlerle desteklendiğini belirtiyor.
"Mekke'nin 5. maddesi" demek, anlaşmanın siyasi mesajını anlatabilir. Fakat henüz askerî kapasitesini anlatmaz.
Ortak düşman olmadan ortak savaş planı yapılır mı?
Daha temel bir sorun var.
Üç ülke hangi savaşa hazırlanıyor?
Anlaşmanın tarafları bunun belirli bir ülkeye karşı kurulmadığını söylüyor.
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar anlaşmanın "tamamen savunma amaçlı" olduğunu ve herhangi bir ülkeyi hedef almadığını açıkladı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da anlaşmanın İran'a veya başka bir ülkeye karşı olmadığını belirtti.
Bu siyasi açıdan anlaşılabilir.
Fakat askerî planlama açısından ortak tehdit tanımı önemlidir.
Suudi Arabistan'a yönelik bir füze saldırısı ile Pakistan'a yönelik bir kara savaşı aynı operasyon değildir.
Körfez'deki bir hava savunma krizinde Türkiye'nin sağlayabileceği katkı ile Hindistan'la yaşanabilecek bir çatışmada Pakistan'a vereceği destek de aynı nitelikte değildir.
Birinde radar, hava savunma ve elektronik harp kapasitesi ön plana çıkabilir.
Diğerinde stratejik ulaştırma, istihbarat, mühimmat, hava gücü ve uzun süreli lojistik destek gerekebilir.
Üçüncü bir senaryoda ise Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı savaşın bütün hesabını değiştirebilir.
Dolayısıyla "birimize saldırı hepimize saldırıdır" siyasi olarak açık bir mesajdır.
Fakat bu mesajın askerî karşılığını oluşturmak için saldırının türü ve karşılığın biçimi konusunda önceden planlama gerekir.
Komuta kimde olacak?
Savaşın en zor sorularından biri silah değil, komutadır.
Bir kriz çıktığında Ankara, Riyad ve İslamabad aynı istihbarat değerlendirmesine sahip olacak mı?
Üç başkent aynı anda aynı kararı verecek mi?
Askerî operasyonun siyasi hedefini kim belirleyecek?
Kuvvetlerin hangi komutanlığa bağlanacağı önceden belli mi?
Bu soruların cevapları olmadan ortak savunma taahhüdü siyasi olarak güçlü kalabilir. Fakat askerî karşılığının ne olacağı belirsizdir.
Burada NATO ile arasındaki fark yeniden ortaya çıkıyor.
NATO'nun karar mekanizması, ortak savunma planlaması ve komuta yapısı onlarca yıllık kurumsallaşmanın sonucu.
İttifak, kriz anında sıfırdan bir komuta sistemi kurmak zorunda değil.
Mekke Anlaşması'nın ise böyle bir geçmişi bulunmuyor.
Bu yüzden anlaşmanın bundan sonraki aşaması, metnin kendisi kadar önemli.
Hava savunması ilk sınav olabilir
Üç ülkenin birlikte çalışabilirliğini ölçmek için en iyi alanlardan biri hava savunması.
Körfez ülkeleri füze ve insansız hava aracı tehdidiyle uzun süredir karşı karşıya.
Türkiye ise hava savunma sistemlerini geliştiren ve farklı sensörleri bir araya getirmeye çalışan bir ülke.
Pakistan'ın da özellikle hava gücü ve hava savunması konusunda ciddi bir tecrübesi bulunuyor.
Ancak ortak hava savunması, farklı ülkelerin radarlarını aynı ekrana bağlamaktan ibaret değildir.
Hedef tespiti, dost düşman tanımlaması, veri aktarımı, komuta yetkisi ve önleme kararının hangi birimde olacağı belirlenmelidir.
Dahası, kullanılan sistemlerin teknik standartları ve bilgi güvenliği kuralları birbirinden farklı olabilir.
Türkiye'nin NATO sistemleriyle çalışan altyapısı, Suudi Arabistan'ın Amerikan sistemleri ve Pakistan'ın Çin kaynaklı sistemleri aynı ağ içinde buluştuğunda teknik bir mesele, aynı zamanda istihbarat meselesine dönüşür.
Çin sistemlerinin, ABD sistemleriyle aynı ortamda buluşması her iki üretici devletin de istemeyeceği bir durumdur.
Hangi verinin kiminle paylaşılacağı, hangi sistemin hangi bilgiye erişebileceği ve ortak ağın nasıl korunacağı çözülmeden tam anlamıyla müşterek bir hava savunmasından söz etmek zor.
Lojistik olmadan ittifak olmaz
Bir başka mesele de savaşın görünmeyen tarafı: Lojistik.
Bir ülkeye askerî destek vermek sadece uçak göndermekten ibaret değil.
Uçağın yakıtı, mühimmatı, yedek parçaları, bakım personeli, üsleri, ikmal hatları ve personelin rotasyonu gerekiyor.
Türkiye'nin Suudi Arabistan'a veya Pakistan'a uzun süreli askerî destek vermesi durumunda stratejik ulaştırma kapasitesi belirleyici hale gelir.
Burada coğrafya da önem kazanıyor.
Üç ülkenin toprakları birbirine bitişik değil.
Türkiye'nin Pakistan'a, Pakistan'ın Suudi Arabistan'a veya Türkiye'nin Körfez'e askerî destek sağlaması, deniz ve hava ulaştırma hatlarının güvenliğini gerektiriyor.
Savaş uzadıkça bu mesele daha da önemli hale gelir.
Çünkü ilk günlerdeki askerî kapasite ile altı ay boyunca sürdürülebilen askerî kapasite aynı şey değildir.
Bir ittifakın gerçek gücü, sahip olduğu silahların sayısından çok, bu silahları ne kadar süreyle çalıştırabileceğiyle ölçülür.
Pakistan'ın nükleer gücü ne değiştiriyor?
Üçlü yapının en farklı unsuru Pakistan'ın nükleer kapasitesi.
Bu kapasiteyi doğrudan ortak bir askerî güç olarak değerlendirmek doğru olmaz.
Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı öncelikle kendi ulusal güvenliğinin parçası.
Fakat Pakistan'ın nükleer silahlara sahip olması, üçlü yapının karşı taraflarca değerlendirilmesini değiştiriyor.
Bir saldırgan, karşısında sadece Türkiye'nin konvansiyonel kapasitesini veya Suudi Arabistan'ın ekonomik gücünü hesaplamayacak.
Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı da stratejik hesabın içine girecek.
Bu, anlaşmanın askerî kapasitesini otomatik olarak artırmaz, ama caydırıcılık değerini artırabilir.
Burada yine ilk yazıdaki ayrım karşımıza çıkıyor.
Caydırıcılık başka, müşterek savaş kapasitesi başka.
Mekke Anlaşması'nın bugün sahip olduğu en güçlü askerî özellik belki de bu.
İlk ciddi kriz belirleyici olacak
Sonuçta üç ülkenin askerî kapasitesini küçümsemek için hiçbir neden yok.
Türkiye önemli bir konvansiyonel askerî güç ve savunma sanayii kapasitesine sahip.
Pakistan ciddi bir askerî tecrübeye ve nükleer caydırıcılığa sahip.
Suudi Arabistan ise büyük ekonomik kaynakları sayesinde savunma kapasitesini hızla geliştirebilecek imkânlara sahip.
Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı bugün için "üç ordunun birleşmesi" olarak değil, üç ordunun birlikte çalışabilir hale gelmesi yönünde atılmış siyasi bir adım olarak değerlendirmek daha doğru.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish