Devleti kurtarma paradigmasından fikrî kısırlığa

Ömer Kayır Independent Türkçe için yazdı: "Siyasi akımların araçsallaşması, stratejik merkez yoksunluğu, sivil fikir okulları ve yeni bir medeniyet aklı ihtiyacı"

TBMM arşivi, Türkiye'nin siyasi ve fikrî serencamına ilişkin tarihî belgeleri barındırıyor / Fotoğraf: TBMM Kütüphanesi ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı - AA

Giriş: Tarihsel miras — hakikat arayışından "beka" reçetelerine

Modern Türk siyasal düşüncesinin neşet ettiği tarihsel vasat, kesintisiz bir geri çekilme, toprak kaybı ve varoluşsal kriz ortamıdır. Osmanlı Devleti'nin 1699 Karlofça Antlaşması ile başlayan ve 19'uncu yüzyılda hız kazanarak devasa kütle kayıplarına dönüşen ricat dönemi, Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet aydınlarının zihinsel haritasını şekillendiren temel dinamik olmuştur. Osmanlı aydınının gündemini hiçbir zaman saf, kuramsal veya felsefi bir hakikat arayışı belirlememiştir. Fikrî çabanın ve bürokratik arayışların merkezine tek bir hayat-memat sorusu yerleştirilmiştir:

Bu devlet nasıl kurtarılabilir?


İşte modern Türkiye'nin tüm siyasi geleneklerini doğuran ideolojik akımlar, bu yakıcı soruya verilmiş dönemsel kriz yönetimi yanıtlarıdır.

Sonuçta tarihsel akış ve hezimetler neticesinde bu reçeteler sırasıyla test edilerek yerini bir sonrakine bırakmıştır:

1. Osmanlıcılık (Ecdadın kapsayıcı vasiyeti): Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla filizlenen, Namık Kemal ve Genç Osmanlılar ile teorik zemine oturtulan bu siyaset tarzı; din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin tüm unsurları "Osmanlı Vatandaşlığı" tanımı ve adalet şemsiyesi altında bir arada tutmayı hedeflemiştir. Ancak Balkanlar’daki gayrimüslim tebaanın milliyetçilik akımlarıyla Osmanlı'dan kopması, ayrılıkçı isyanlar ve Büyük Güçlerin müdahaleleri neticesinde Osmanlıcılık ilk büyük kırılmayı yaşayarak zayıflamıştır.

2. İslamcılık / İttihad-ı İslam (Kardeşlik hukuku): Osmanlıcılığın gayrimüslim tebaayı elde tutmaya yetmediği anlaşılınca, Sultan II. Abdülhamid döneminde devletin resmî stratejisi haline gelen bu siyaset tarzı öne çıkmıştır. Dünya Müslümanlarını halifelik makamı etrafında kenetleyerek devleti tahkim etmeyi amaçlayan bu düşünce; I. Dünya Savaşı sürecinde coğrafyamıza nifak tohumlarının ekilmesi, milliyetçilik dalgasının Arap vilayetlerine sıçraması ve yaşanan toprak kayıplarıyla zedelenmiştir.

3. Türkçülük (Millî kimlik ve soydaş hukuku): İmparatorluğun gayrimüslim ve Müslüman unsurlarındaki çözülmelerin ardından, İttihat ve Terakki dönemiyle birlikte Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın teorize ettiği Türkçülük fikri merkeze oturmuştur. Türk kimliğini ve soydaş hukukunu esas alan bu ivme, hem İmparatorluğun son dönemindeki varoluş mücadelesine yön vermiş hem de Millî Mücadele'nin teşkilatçı ruhunu oluşturmuştur. Ancak o günkü dar boğazda içerideki farklılıkları kapsamakta dönemsel zorluklar yaşamıştır. Öte yandan Türkiye dışındaki Türk Dünyası’nın esaret altında olması dış Türklerle ilgilenmeyi zorlaştırmıştır.

4. Anadoluculuk (Son kale ve vatan siyaseti): İmparatorluk coğrafyasının tamamen dağılması, Misak-ı Millî sınırlarına çekilme zorunluluğu ve Millî Mücadele'nin başarıya ulaşmasıyla birlikte; elde kalan son sığınak ve vatan parçası olan Anadolu’yu merkeze alan Anadoluculuk siyaseti doğmuştur. Ancak Anadoluculuk, devleti ve milleti yaşatmak adına "son kale" işlevi görse de bizi kendi sınırlarımıza hapsetme ve Kızılelma ufkumuzu karartma tehlikesini de beraberinde getirmiştir.

Netice itibarıyla Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Anadoluculuk akımlarının tamamı; devleti yıkılmaktan kurtarmak için geliştirilmiş pragmatik "acil durum reçeteleridir". Ancak günümüz Türkiye’sinde gelinen noktada, tarihsel olarak devleti ve toplumu tahrik eden bu fikir pınarlarının tamamı kurumuş; siyasi ideolojiler geleceğe dair bir iddia ve model sunma yeteneğini kaybederek derin bir "düşünce kısırlığına" mahkûm olmuştur.

Merkezi tez: Türkiye'deki tüm siyasi gelenekler (İslamcı, Milliyetçi, Sol, Liberal, Cumhuriyetçi); kendilerini gündelik siyasete, seçim aritmetiğine ve partileşmeye hapsetmeyi bırakıp; yeni kadrolar yetiştiren, dünyayı doğru okuyan ve reel çözümler üreten bağımsız "stratejik merkezler" ve "sivil fikir okulları" inşa edemediği sürece bu düşünce tıkanıklığı aşılamayacaktır.


1. Fikrî akımların tarihsel kırılmaları ve tıkanma noktaları

Günümüzde tanıklık ettiğimiz fikrî durgunluk tesadüfi bir kriz değildir. Türkiye’deki temel siyasi geleneklerin her biri, 20'nci yüzyılın son çeyreği ile 21'inc yüzyılın başında yaşadıkları tarihsel ve jeopolitik kırılmalar neticesinde ana teorik zeminlerini yitirmişlerdir:


A. İslamcı akım ve Millî Görüş geleneği

Prof. Dr. Mete Gündoğan’ın da tespit ettiği üzere, Millî Görüş ve genel anlamda İslamcı düşünce, tarihsel olarak sadece oy alan bir teşkilat değil; akademisyenler, mühendisler, hukukçular ve devlet adamları yetiştiren devasa bir kadro ve fikir merkeziydi. Ancak 28 Şubat dönemindeki parti kapatmaları, AK Parti iktidarı ve Arap Baharı sonrasında coğrafyamızda yaşanan jeopolitik altüst oluşlar, bölgesel vekâlet savaşları ve iç siyasetteki aşırı partileşme/bölünmeler, hareketi bir "medeniyet tasavvuru" olmaktan çıkarıp gündelik siyasetin taktiksel hesaplarına hapsetti. Bugün İslamcı gelenek, yeni bir dünya ve ekonomi modeli sunmak yerine, geçmişin nostaljik anlatılarını tekrar eden ve kurumsal karar mekanizmaları felç olmuş bir yapıya dönüşmüştür.


B. Milliyetçi düşünce

Türk milliyetçiliği, Erol Güngör gibi entelektüel derinliğe sahip sosyolog ve kuramcıların ardından derin bir teorik durgunluğa girmiştir. Ebulfez Elçibey’in Azerbaycan’da düşüşüyle birlikte Türk Milliyetçiliği Türkiye’de ve Türk Dünyası’nda düşüşe geçti. 12 Eylül dönemi sonrası yaşanan kırılmalar ve Soğuk Savaş kalıntısı paradigmaların aşılamayışı, milliyetçi fikri küresel dinamikleri okuyan stratejik bir vizyon olmaktan çıkarmıştır. Milliyetçilik; Türk dünyasının entegrasyonu, yüksek teknoloji hamleleri ve medeniyet inşası gibi alanlarda kuramsal açılımlar yapmak yerine, büyük oranda reaktif bir beka söylemine ve güvenlikçi reflekslere sıkışmıştır.


C. Sol ve Batıcı/Liberal söylem

Türk solu, en güçlü teorik zeminini 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yitirmiştir. Küresel kapitalizmin yeni formları, veri ekonomisi ve dijitalleşme karşısında yerli bir sol kuram üretilememiştir. Benzer şekilde, Batıcılık ve Liberalizm akımları da Avrupa Birliği süreçlerinin tıkanması, Batı dünyasının kendi içinde yaşadığı aşırı sağcı ve korumacı krizler neticesinde ideolojik olarak nefessiz kalmıştır.


2. İdeolojik serencam ve kurumsal iflasın boyutları
 

 

3. Düşünce kısırlığının derin nedenleri: Neden fikir üretilemiyor?

Mevcut tıkanıklığın arkasında yatan temel yapısal ve sosyolojik dinamikleri üç ana başlıkta toplamak mümkündür:

1. "Siyasi parti" merkezli yozlaşma ve araçsallaşma: Türkiye’de fikir, sivil toplum ve akademi; siyasi partilerin ve seçim aritmetiklerinin uydusu haline gelmiştir. Fikri üreten bağımsız merkezler (think-tank'ler, enstitüler, vakıflar) işlevini yitirmiş; siyaset, fikirden beslenen bir alan olmaktan çıkıp fikirleri tüketen ve araçsallaştıran bir mekanizmaya dönüşmüştür. Siyasi başarı sadece sandıktaki oy oranına ve kısa vadeli ittifaklara indirgenmiştir.

2. Çağın hızına ve yeni paradigmalara yetişememek: Dünya yapay zekâ, biyoteknoloji, veri ekonomisi, dijital para sistemleri, yeşil dönüşüm ve yeni jeopolitik güç rekabetleriyle köklü bir "çağ değişimi" yaşamaktadır. Türkiye'deki siyasi akımlar ise 20. yüzyılın Soğuk Savaş ezberleriyle ve kavramlarıyla 21. yüzyılın karmaşık sorunlarına yanıt aramaya çalışmaktadır. Yöntem ve dil eski kaldığı için üretilen söylem toplumda karşılık bulmamaktadır.

3. Stratejik merkez ve kadro yetiştirme mekanizmalarının çöküşü: Bir fikri yaşatan şey, o fikri işleyen kurumlar ve o kurumlarda yetişen nitelikli insan kaynağıdır. Siyasi geleneklerin nitelikli kadro yetiştirme ekosistemleri dağılmış; akademi, bürokrasi ve entelektüel çevreler arasındaki etkileşim kopmuştur. Müşterek bir akıl oluşturulamadığı için her yapı kendi dar alanında münferit çabalar yürütmekte, bu da toplamda bir güç ve vizyon üretmemektedir.


4. Sivil çıkış arayışları: Farklı düşünce kesimlerindeki fikrî okul deneyimleri

Partileşmenin ve iktidar araçsallığının fikri sığlaştırmasına tepki olarak, her siyasi gelenek içerisinde zaman zaman bağımsız "fikir okulları", dergi çevreleri ve akademiler kurulmaya çalışılmıştır:

• İslamcı kesim (Medeniyet Tasavvuru Okulu - MTO / Yusuf Kaplan): Doğrudan parti siyasetine değil; klasik okuma disiplini ve kavramsal derinlikle "adam yetiştirecek öncü kuşaklara" odaklanır. Ancak önündeki temel kriz eşiği; şahıs merkezlilikten kurumsal hafızaya geçebilmek ve medeniyet kavramlarını yapay zekâ, veri ekonomisi ve jeopolitik gibi alanlarda reel politikalara dönüştürebilmektir.

• Milliyetçi kesim (Türkiye Günlüğü / Dr. Mustafa Çalık): 1990'larda milliyetçiliği sloganik kalıplardan çıkarıp akademi, sosyoloji ve devlet teorisiyle buluşturmayı amaçlamıştır. Farklı ideolojik kesimlerle diyalog kurabilen ilk kapsayıcı milliyetçi masalardan biridir. Ancak lider karizmasına bağımlı kalması ve siyasi partilerin milliyetçiliği beka refleksine indirgemesi karşısında kurumsal bir enstitüye dönüşememiştir.

• Sol kesim (Birikim Dergisi / Murat Belge & Tanıl Bora): Solu kaba parti siyasetinden ayırıp sivil, teorik ve kültürel bir akademiye dönüştürme çabasıdır. Ancak zamanla sınıf ve üretim zemininden koparak akademizme ve kimlik siyasetine hapsolmuştur.

• Liberal kesim (Liberal Düşünce Topluluğu - LDT): Fikir üzerinden bürokrasi ve akademiyi etkilemeyi hedefleyen saf bir düşünce kuruluşu modelidir. Ancak kurumsal özerklik kuramadığı ve siyasi güç odaklarının taktiksel hamlelerine araçsal olarak kurban gittiği için etkisini yitirmiştir.

• Cumhuriyetçi kesim (Mülkiye - AÜSBF ve Bürokrasi Geleneği): Devleti ve toplumu sevk-idare edecek uzman bürokratik kadro yetiştiren kurumsal bir merkez olmuştur. Ancak Soğuk Savaş sonrası küresel dönüşümü okumakta gecikmiş, statükoculuğa sıkışarak esnekliğini kaybetmiştir.


5. Gelecek vizyonu: "Dört Halka" sentezi ve yeni stratejik merkez ihtiyacı

Türkiye'nin bu zihinsel felç durumundan çıkabilmesi iki temel hamleye bağlıdır:

• Söylemsel ve vizyoner düzeyde: Geçmişin birbirini ötekileştiren dar ideolojik kavgalarını aşan kapsayıcı bir vizyon şarttır. Merkezine Anadoluculuğu (Vatan ve Beka), onunla meczedilmiş Türkçülüğü (Millet ve Hakanlık Vizyonu), İslamcılığı (Kardeşlik ve Mazlumların Hamiliği) ve hepsini ihata eden Osmanlıcılığı (Cihan Şümul Kapsayıcılık) yerleştiren "Dört Halka Siyaseti", çatışmacı değil birleştirici ve küresel oyun kurucu bir devlet aklı önermektedir.

• Kurumsal ve stratejik düzeyde: Kâğıt üzerindeki vizyonlar, onları hayata geçirecek kurumsal zemin yoksa kadük kalır. Türkiye'deki tüm siyasi geleneklerin ihtiyacı olan en temel unsur, Mete Gündoğan'ın da vurguladığı "Yeniden İnşa Edilmiş Bağımsız Stratejik Merkezler"dir.


Sonuç: Sandığın ötesinde bir medeniyet iddiası

Türkiye’de siyasi düşüncenin yeniden ayağa kalkması; partilerin kısa vadeli iktidar hesaplarından bağımsız, mefkûre sahibi, dünyayı doğru okuyan, veri odaklı ve reel çözümler üreten düşünce merkezlerinin kurulmasına bağlıdır.

Bu merkezler;

• Siyasetin gündelik polemiklerine kurban gitmeyecek kadar bağımsız,
• Çağın dijital, teknolojik ve jeopolitik dönüşümünü kavrayacak kadar donanımlı,
• Şahıs bağımlılığını aşıp yeni nesil lider, akademisyen ve devlet adamı yetiştirecek kadar kurumsal olmak zorundadır.

Aksi takdirde, devleti kurtarma iddiasıyla yola çıkan akımlar, kendi iç kısırlıklarında tükenmeye ve toplumu da yönsüz bir belirsizliğe sürüklemeye devam edecektir. Türkiye’nin ihtiyacı yeni partiler veya seçim ittifakları değil; ortak aklı üretecek, kadro yetiştirecek ve millete yeniden büyük bir Kızılelma ufku çizecek fikrî ve stratejik merkezlerin inşasıdır.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU