"Tam zamanında" değil, "ihtimale karşı": Dirençlilik çağında ülkemizi nasıl hazırlamalıyız?

Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Wikimedia Commons

Tam zamanında değil, ihtimale karşı: Dirençlilik çağında ülkemizi nasıl hazırlamalıyız?

Değerli Independent Türkçe okuyucuları,

Birkaç ay önce CNBC-e ekranlarında enerji güvenliğini değerlendirirken, canlı yayında Prof. Dr. Nevzat Saygılıoğlu’nun dile getirdiği bir ifade özellikle dikkatimi çekmişti: İçinden geçtiğimiz jeopolitik ve lojistik baskı çağında artık yalnızca “tam zamanında” (just in time) değil, “ihtimale karşı” (just in case) düşünmek gerekiyor.

Aslında bu kısa ifade, bugün küresel ekonominin karşı karşıya olduğu dönüşümü oldukça iyi özetliyor. Uzun yıllar boyunca şirketlerin ve hatta ülkelerin temel amacı, mümkün olduğunca düşük stokla, mümkün olduğunca düşük maliyetle ve tam ihtiyaç duyulduğu anda üretim yapabilecek tedarik zincirleri oluşturmaktı. Bunun ekonomik mantığı son derece güçlüydü. Ancak son yıllarda salgınlar, savaşlar, enerji krizleri, deniz yollarındaki güvenlik sorunları, iklim değişikliği, kuraklık ve siber saldırılar bize başka bir gerçeği de hatırlattı: En verimli sistem her zaman en güvenli sistem olmayabilir.

Bu nedenle artık dirençlilik (resilience) kavramının çok daha fazla üzerinde durmamız gerekiyor.

Nitekim Singapur Savunma Bakanı Chan Chun Sing de 13 Ağustos 2026 tarihinde yaptığı değerlendirmede ülkesinin stratejik kırılganlıklara karşı yalnızca “tam zamanında” (just in time) değil, “ihtimale karşı” (just in case) yaklaşımıyla hareket ettiğini vurguladı. Singapur’un salgınlardan savunmaya kadar farklı alanlarda önceden kapasite oluşturması, stratejik stok tutması ve alternatiflerini hazır bulundurması bu anlayışın önemli örneklerinden biri

Benzer bir yaklaşımı uzun zamandır enerji güvenliği tartışmalarında da görüyoruz. Enerji güvenliği dediğimiz zaman yalnızca yeterli miktarda petrol, doğal gaz veya elektriğe sahip olmaktan bahsetmiyoruz. Enerjinin uygun maliyetli, güvenilir ve kesintisiz biçimde temin edilmesi; aynı zamanda kaynak çeşitliliğinin, rota çeşitliliğinin ve tedarikçi çeşitliliğinin sağlanması gerekiyor.

Bugün buna bir unsur daha eklemeliyiz: siber güvenlik.

Çünkü enerji altyapısı ne kadar güçlü olursa olsun, dijital sistemleri korunamıyorsa o altyapının güvenliğinden söz etmek giderek zorlaşıyor. Bir ülkeye, bir boru hattına, tek bir teknolojiye veya tek bir tedarikçiye aşırı bağımlılık kısa vadede ekonomik görünebilir. Fakat olağanüstü dönemlerde bu durum ciddi bir stratejik kırılganlığa dönüşebilir.

Burada esas vurgulamak istediğim nokta ise şu: Bu mesele artık yalnızca enerji sektörüyle sınırlı değil.

Sağlık sektöründe ilaç ve temel tıbbi malzemelerin; otomotiv ve elektronik sektörlerinde yarı iletkenlerin; savunma sanayiinde kritik bileşenlerin (critical components); yenilenebilir enerji teknolojilerinde güneş paneli, batarya ve kritik minerallerin; dijital ekonomide çiplerin ve veri altyapılarının; sanayide ise nadir toprak elementlerinin güvenliği aynı mantığın parçalarıdır.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde ülkelerin sorması gereken soru sadece “Bunu en ucuza nereden alabilirim?” olmayacaktır.

Bunun yanına başka sorular da eklemeliyiz:

Bu tedarik kesilirse alternatifim var mı?

İkinci veya üçüncü bir tedarikçim var mı?

Başka bir rota kullanabilir miyim?

Yerli üretim kapasitem ne kadar?

Kritik ürünlerde ne kadar süre dayanabilecek stokumuz var?

Dijital altyapımız bir siber saldırı durumunda çalışmaya devam edebilir mi?

Bence “ihtimale karşı” (just in case) yaklaşımının tam anlamı da burada ortaya çıkıyor.

Ancak mesele yalnızca sanayi, enerji ve teknoloji değildir. Bana göre dirençlilik tartışmasının önümüzdeki yıllarda çok daha fazla önem kazanacak iki başka boyutu su ve gıda güvenliğidir.

Burada çok değerli İTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hayriye Eşbah Tunçay’ın çalışmalarına özellikle değinmek isterim. Prof. Dr. Eşbah Tunçay halen İTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanlığı görevini yürütüyor ve peyzaj mimarlığı, kentsel planlama ve özellikle suya duyarlı şehirler konusunda önemli çalışmalar gerçekleştiriyor.

Türkiye Su Enstitüsü’nün (SUEN) yayımladığı “Suya Duyarlı Şehirler” çalışması da bu açıdan son derece kıymetli. Çalışma, geleneksel su teminine dayalı kent su yönetiminin günümüz kentlerinin karmaşık ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalabildiğini, dolayısıyla farklı ölçeklere ve kentsel bağlamlara uyarlanabilecek yeni yaklaşımlara ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyor

Bu mesele özellikle Türkiye açısından önemli. Çünkü nüfusumuzun büyük çoğunluğu artık kentlerde yaşıyor. Dolayısıyla ülkemizin dirençliliğinden söz ediyorsak, kentlerimizi de dirençli hale getirmek zorundayız.

Büyük kentlerde dirençlilik yalnızca yolların, köprülerin, binaların veya enerji şebekelerinin sağlamlığıyla ölçülemez. Kentin suyu nereden geliyor? Kuraklığın birkaç yıl devam ettiği bir senaryoda ne olacak? Şebeke kayıp-kaçaklarımız ne kadar? Yağmur suyunun ne kadarını değerlendirebiliyoruz? İçilebilir kalitedeki şebeke suyunun ne kadarını aslında içme suyu kalitesi gerektirmeyen faaliyetlerde kullanıyoruz?

Bunların tamamı artık birer çevre sorunu olmanın ötesinde güvenlik ve dirençlilik sorularıdır.

Prof. Dr. Eşbah Tunçay’ın üzerinde durduğu “suya duyarlı şehir” (water-sensitive city) yaklaşımının önemini burada görüyoruz. Yağmur suyu hasadı sadece bir binanın çatısına depo koymaktan ibaret değildir. Kentin topoğrafyasından geçirgen yüzeylerine, parklarından altyapısına kadar kenti bir bütün olarak düşünmek gerekir.

Yağan suyu mümkün olduğunca düştüğü yerde tutabilmek, yeraltı sularını beslemek, yağmur suyunu yeniden kullanmak ve kentlerde suyun doğal döngüsünü destekleyecek alanları çoğaltmak gerekiyor.

SUEN’in “Suya Duyarlı Şehirler” çalışmasında da dünyadan ve Türkiye’den örneklerle farklı kentsel ölçeklere uygulanabilecek stratejiler üzerinde duruluyor. Bu yaklaşımın bana göre Türkiye’nin büyükşehirleri açısından önümüzdeki yıllarda çok daha fazla tartışılması gerekiyor. 

Daha önce Independent Türkçe’de yayımlanan ve Singapur’un sürdürülebilir kent uygulamalarına değinen yazıda da görüldüğü üzere, yağmur suyunun kent tasarımının bir parçası olarak değerlendirilmesi, enerji ve su tasarrufu sağlayan altyapılar ve peyzaj mimarlığının bu sürece entegre edilmesi mümkündür. Gardens by the Bay gibi örnekler, çağdaş kentlerin yalnızca beton ve ulaşım altyapısından ibaret olmadığını; aynı zamanda su, enerji ve ekolojik sistemlerin birlikte tasarlanabileceğini gösteriyor. (IndyTurk)

Su meselesi bizi doğal olarak gıda güvenliğine de götürüyor.

Tarımın en fazla su tüketen faaliyetlerden biri olduğu düşünüldüğünde, hangi ürünün nerede ve ne kadar su kullanılarak yetiştirildiği artık yalnızca tarımsal ekonomi meselesi değildir. Su kaynaklarının giderek daha fazla baskı altında kaldığı bölgelerde aşırı su tüketen ürün desenlerinin değerlendirilmesi, modern sulama yöntemlerinin yaygınlaştırılması ve hassas tarım (precision agriculture) uygulamalarından daha fazla yararlanılması gerekiyor.

Aynı şekilde arıtılmış suların uygun koşullarda yeniden kullanılması da üzerinde durulması gereken bir başka alan.

Buradan kent içi tarıma da küçük ama önemli bir pencere açmak mümkün.

Elbette bütün tarımsal üretimin şehirlerde yapılabileceğini söylemek gerçekçi olmaz. Ancak bazı sebzelerin, yeşilliklerin ve kısa tedarik zincirlerine uygun ürünlerin kentlerin içinde veya yakın çevresinde yetiştirilmesi, “tarladan sofraya” (farm-to-table) mesafesinin kısaltılmasına katkı sağlayabilir.

Bu uygulamalar tek başına bir ülkenin gıda güvenliği sorununu çözmez. Fakat dirençlilik zaten tek bir büyük çözümden ziyade çok sayıda küçük ve orta ölçekli önlemin birlikte çalışmasıyla oluşur.

Tam da bu nedenle “ihtimale karşı” (just in case) yaklaşımını yanlış anlamamak gerekiyor.

Bu yaklaşım her şeyi ülke içinde üretmek, dış ticaretten vazgeçmek veya dünyadan kopmak anlamına gelmemelidir.

Türkiye gibi küresel ticarete, enerji yollarına, üretim ağlarına ve uluslararası bağlantısallığa entegre bir ülke açısından böyle bir yaklaşım zaten gerçekçi değildir.

Asıl amaç, açık ekonominin ve uluslararası ticaretin sağladığı avantajları korurken kritik alanlarda aşırı bağımlılıktan kaçınmak olmalıdır.

Bir başka ifadeyle mesele, verimlilik ile güvenlik arasında yeni bir denge kurabilmektir.

“Tam zamanında” (just in time) sistemlerinden vazgeçmeyeceğiz. Çünkü bunlar maliyetleri düşürüyor, üretimi hızlandırıyor ve ekonomik verimlilik sağlıyor.

Ama artık bunun yanına “ihtimale karşı” (just in case) düşüncesini de koymamız gerekiyor.

Enerjide alternatif kaynaklar ve rotalar…

Sağlıkta stratejik stok ve üretim kapasitesi…

Savunma sanayiinde güvenilir tedarik zincirleri…

Çiplerde ve kritik minerallerde alternatif tedarikçiler…

Tarımda su verimliliği…

Kentlerde yağmur suyu hasadı ve suyun yeniden kullanımı…

Ve nüfusunun büyük çoğunluğu kentlerde yaşayan ülkemizde, su ve gıda sistemleri dahil şehirlerimizin mümkün olduğunca dirençli hale getirilmesi…

Bence önümüzdeki yılların temel meselelerinden biri tam olarak bu olacak.

Jeopolitik rekabetin, iklim değişikliğinin, kuraklığın, siber tehditlerin ve lojistik kırılganlıkların aynı anda yaşandığı bir dünyada artık yalnızca en ucuz sistemi değil, kriz geldiğinde çalışmaya devam edebilecek sistemi kurmak zorundayız.

Belki de 2030’ların ekonomik ve ulusal güvenlik anlayışını en iyi özetleyen kavramlardan biri bu olacak:

En verimli sistem kadar, en dirençli sistem.

 

 

Kaynaklar:

The Straits Times, “S’pore adopts a ‘just in case’ approach to strategic vulnerabilities: Chan Chun Sing”, 13 Ağustos 2026:
[https://www.straitstimes.com/singapore/just-in-case-not-just-in-time-thats-how-spore-deals-with-vulnerabilities-chan-chun-sing?ref=singapore](https://www.straitstimes.com/singapore/just-in-case-not-just-in-time-thats-how-spore-deals-with-vulnerabilities-chan-chun-sing?ref=singapore)
Türkiye Su Enstitüsü (SUEN), “Suya Duyarlı Şehirler”, 15 Kasım 2021:
[https://www.suen.gov.tr/yayinlar/suya-duyarli-sehirler](https://www.suen.gov.tr/yayinlar/suya-duyarli-sehirler)
Eşbah Tunçay, Hayriye, Suya Duyarlı Şehirler, Türkiye Su Enstitüsü (SUEN), 2021, ISBN 978-605-7599-59-9:
[https://www.suen.gov.tr/yayinlar/suya-duyarli-sehirler](https://www.suen.gov.tr/yayinlar/suya-duyarli-sehirler)
Eşbah Tunçay, Hayriye, “İklim Dostu Şehircilik Bağlamında Suya Duyarlılık”, Çevre, Şehir ve İklim Dergisi, Cilt 1, Sayı 2, 2022, ss. 41-58.
İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, “Dekanlık Ofisi – Prof. Dr. Hayriye Eşbah Tunçay”:
[https://mim.itu.edu.tr/dekanlik-ofisi/](https://mim.itu.edu.tr/dekanlik-ofisi/)
İstanbul Teknik Üniversitesi, Peyzaj Mimarlığı Bölümü, “Prof. Dr. Hayriye Eşbah Tunçay”:
[https://peyzaj.itu.edu.tr/hakkimizda/akademik_kadro/hayriye-esbah-tuncay](https://peyzaj.itu.edu.tr/hakkimizda/akademik_kadro/hayriye-esbah-tuncay)
DİKMEN DİRİÖZ, Elif, Independent Türkçe, “Dünya Peyzaj Mimarlığı Ayı kutlu olsun”, 11 Nisan 2025:
[https://www.indyturk.com/node/756695](https://www.indyturk.com/node/756695)

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU