Hazar'da yeni denge: İran neden geri adım attı?

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Aktau Sözleşmesi'nin İran tarafından onaylanması, Hazar Denizi'nin hukuki statüsünün ötesinde Avrasya'daki jeopolitik dengeleri de etkiliyor / Görsel: AA

İran hükümetinin Temmuz 2026 sonunda Hazar Denizi'nin Hukuki Statüsüne İlişkin Aktau Sözleşmesi'ni 8 yıllık bekleyişin ardından acil koduyla parlamentoya sevk etmesi, ülke içinde yoğun tartışmalara yol açtı.

Tahran yönetimi bu adımı, Hazar Denizi'ni kıyıdaş olmayan devletlerin askeri varlığına kapatan ve bölgesel güvenliği güçlendiren diplomatik bir başarı olarak sunuyor.

Buna karşılık İran'daki birçok akademisyen ve strateji uzmanı, hükümetin uzun vadeli ulusal çıkarlar pahasına önemli tavizler verdiğini savunuyor.

Eleştiriler 3 noktada yoğunlaşıyor:

İlk olarak, İran'ın yıllardır savunduğu Hazar Denizi'nde yüzde 20 eşit pay tezinin siyasi ağırlığı zayıflıyor. İran, Sovyetler Birliği ile imzaladığı 1921 ve 1940 tarihli anlaşmalara dayanan "ortak kullanım" rejimini terk ederek yüzde 9 ila yüzde 13 arasında bir orana razı oluyor. Uluslararası hukuk açısından 2018 Aktau Sözleşmesi, Hazar Denizi'ni ne Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) kapsamında açık deniz ne de tam bir göl olarak tanımlamış, bölgeye özgü "özel bir hukuki rejim" ihdas etmiştir. Anlaşma her ülkeye 15 deniz mili karasuları ve buna ek 10 deniz mili münhasır balıkçılık bölgesi tanımaktadır. Ancak eleştirilerin aksine, Aktau Sözleşmesi deniz tabanının ve yeraltı kaynaklarının nihai sınırlandırmasını yapmamakta, bu süreci kıyıdaş devletler arasındaki ikili ve çok taraflı ayrı anlaşmalara bırakmaktadır. Dolayısıyla İran’ın yüzde 20’lik pay talebinden hukuken tamamen vazgeçtiği iddiası teknik olarak eksiktir; ancak ana çerçeve anlaşmasının onaylanması, Tahran'ın gelecekteki sınırlandırma müzakerelerindeki veto tehdidini ve pazarlık gücünü zayıflatmaktadır.

İkinci olarak, İran'ın Hazar üzerinden geçecek enerji hatlarını engelleme kapasitesi azalıyor. Böylece Türkmenistan ve Kazakistan hidrokarbonlarının İran topraklarını kullanmadan Azerbaycan üzerinden Türkiye ve Avrupa'ya ulaştırılmasının önü açılıyor.

İran hükümeti ise farklı bir tablo çiziyor.

Resmi söyleme göre sözleşmenin en önemli kazanımı, Hazar Denizi'nde kıyıdaş olmayan ülkelerin askeri üs kurmasının ve savaş gemisi bulundurmasının yasaklanması. Tahran, bu düzenlemenin bölgesel güvenliği güçlendireceğini ve dış müdahale ihtimalini azaltacağını savunuyor. Yasak konvansiyonel donanma unsurlarını kapsamakla birlikte, kıyıdaş devletlerin üçüncü ülkelerle yürüttüğü teknik, istihbari ve lojistik işbirliklerini tamamen engellemiyor. İsrail gibi aktörlerin bölgedeki teknolojik ve istihbari varlığı ya da insansız deniz araçlarının kullanımı gibi hibrit tehditler, sözleşmenin güvenlik mimarisindeki gri alanları oluşturuyor.

Hükümet, komşularla hukuki belirsizliklerin azalmasını ve bölgesel iş birliğinin güçlenmesini de sözleşmenin kazanımları arasında gösteriyor.


Peki İran yönetimi, yoğun eleştirilere rağmen neden şimdi bu adımı attı?

Cevap, Hazar Denizi'nden çok Rusya ile kurulan stratejik ilişkide yatıyor.

Son 2 yılda ABD ve İsrail ile tırmanan gerilim ve halen süren savaş, Tahran'ın güvenlik önceliklerini değiştirdi.

İran bugün ekonomik yaptırımların yanı sıra hibrit saldırılar, istihbarat faaliyetleri ve askeri baskıyla da karşı karşıya bulunuyor.


Bu tablo neyi değiştirdi?

Rusya'nın sağladığı diplomatik destek, askeri teknoloji ve istihbarat paylaşımı İran açısından daha belirleyici hale geldi.

Ağustos ayında Tahran’da yeni bir Hazar zirvesi var. İran, bu sözleşmeye imza atmamış bir devlet olarak zirveye katılmak istemiyor.

Moskova da bu süreçte Hazar Sözleşmesi'nin tamamlanması için açık bir diplomatik baskı yürüttü. Rusya açısından Hazar Denizi, Batı'nın askeri nüfuzundan uzak tutulması gereken stratejik bir güvenlik havzası niteliği taşıyor.

Konunun tek boyutu güvenlik değil.

Kuzey Güney Uluslararası Taşıma Koridoru'nun işlerliği ve Rusya'nın yaptırımlar karşısında geliştirdiği alternatif ticaret ağları da bu denklemde yer alıyor.

Ağustos ayında Tahran'da düzenlenmesi planlanan Hazar Zirvesi öncesinde İran'ın anlaşmayı henüz onaylamayan tek ülke olarak kalması, Moskova'nın istemediği bir tablo oluşturuyordu.

Tahran yönetimi açısından tercih ekonomik değil, stratejik bir zorunluluktu.

İran, Hazar'daki bazı pazarlık kozlarından vazgeçmeyi göze alabilir. Ancak Rusya gibi bir müttefiki kaybetmenin doğuracağı güvenlik maliyetini üstlenmesi bugün için mümkün görünmüyor.

Bu nedenle Aktau Sözleşmesi'nin onay süreci, hukuki bir adımdan çok jeopolitik bir karar olarak değerlendirilmeli.


Peki bu karar bölgesel dengeleri nasıl etkiliyor?

Yeni hukuki statü, Avrasya'daki güç dağılımını yeniden şekillendiriyor.

İran açısından tablo karmaşık.

Sözleşme, ülkeye güvenlik bakımından önemli güvenceler sağlıyor. Buna karşılık uzun vadede enerji transitindeki ağırlığının azalması, swap projelerinin zayıflaması ve gelecekteki sınırlandırma görüşmelerinde daha dar bir hareket alanına sahip olması bekleniyor.

İran'ın jeoekonomik etkisi tamamen ortadan kalkmayacak. Ancak bölgesel ağırlığı geçmişe göre daha sınırlı hale gelebilir.

Azerbaycan ise yeni düzenin en fazla avantaj sağlayan ülkesi olarak öne çıkıyor.

Bakü, Hazar'ın doğusu ile batısını birbirine bağlayan enerji ve lojistik merkezi olma hedefini güçlendiriyor.

Türkmenistan ile daha önce kurulan enerji iş birliği artık daha sağlam bir hukuki zemine oturuyor. Bu durum, Azerbaycan'ın Avrupa enerji güvenliğindeki rolünü güçlendiriyor.

Ermenistan değişen dengelere uyum sağlamaya çalışıyor.

İran üzerinden geçen geleneksel transit hatlarının önem kaybetme ihtimali, Erivan'ı yeni ulaştırma projelerine yöneltiyor. Bu nedenle Paşinyan yönetimi Barış Kavşağı girişimine daha fazla ağırlık veriyor. Amaç, ülkenin yeni

Doğu Batı koridorlarının dışında kalmasını önlemek.

Rusya açısından sözleşmenin iki sonucu bulunuyor:

İlk olarak, Hazar Denizi'nin Batılı askeri güçlere kapalı kalması hukuki güvence kazanıyor.

İkinci olarak, Moskova enerji koridorlarında Azerbaycan'ın yükselen rolünü fiilen kabul etmiş oluyor. Böylece güvenlik alanında kazanım elde ederken enerji rekabetinin bütünüyle kendi lehine gelişmesini garanti edemiyor.

Türkiye açısından tablo daha farklı.

Trans Hazar Boru Hattı'nın hayata geçirilmesi halinde Türkmenistan doğalgazının TANAP sistemine bağlanması mümkün hale gelebilir. Bu gelişme, Türkiye'nin Avrupa enerji piyasasındaki stratejik konumunu güçlendirebilir.
Orta Koridor'un hukuki altyapısının güçlenmesi de Çin ile Avrupa arasındaki ticaret yollarında Türkiye'nin rolünü artırabilir.

Türk Devletleri Teşkilatı üyeleri arasındaki ekonomik entegrasyonun bu süreçten olumlu etkilenmesi de beklenebilir.
Aktau Sözleşmesi'nin İran tarafından onaylanması, Hazar Denizi'nin hukuki statüsünün ötesinde sonuçlar doğuruyor.
İran, kısa vadede güvenlik önceliklerini öne çıkararak Rusya ile ilişkilerini korumayı tercih etti.

Azerbaycan, enerji ve ulaştırma ağlarındaki konumunu güçlendirdi.

Ermenistan yeni koridor arayışlarına hız verdi.

Türkiye’nin önüne ise enerji ve lojistik alanında yeni fırsatlar geliyor.

Bu nedenle Aktau Sözleşmesi, Hazar Denizi'nin hukuki statüsünü belirleyen bir metnin ötesinde, Avrasya'da güç dengesinin yeniden dağıldığını gösteren jeopolitik bir dönüm noktası niteliği taşıyor.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU