Konuya geçmeden önce, küçük bir giriş ile bu meseleyi ele almak istiyorum. O da şudur:
Tarihi süreç içerisinde insanlar arasında iki türlü aklın bulunduğunu müşahede etmekteyiz. Onlardan biri "kurucu akıl", diğeri de "donuk akıl"dır.
Kurucu akıl sahipleri çok enderdir, donuk akıl sahipleri ise kahır ekseriyeti teşkil etmektedirler.
Diğer bir ifadeyle kurucu akıl, olayları kurgular; donuk akıl ise onun perde gerisinin ne olduğuna bakmaksızın ve "neden, niçin?" diye sorgulamaksızın kurgulanan olayın üzerine atlar, kabul eder ve canı pahasına da olsa onu savunmaya çalışır.
Hz. Fatıma (sa)’nın bu olayı da öyledir. Olayın kurucu akıl sahibi Safevilerdir; fakat ona sahiplenen donuk akıl sahipleri, beş asrı aşkın bir süreden bu tarafa birtakım Ehl-i Beyt taraftarı olan ‘gulat Şiilerdir!’
"Kapı olayı" konusu, önceden de bahsettiğimiz gibi günümüzde yaygın olan anlatım şeklinde vuku bulan bir olay değildir. Tarih ve güvenilir rivayetler açısından bunun bu şekilde oluşunu ispatlamanın mümkün olmadığını söyledik ve delillerini de zikrettik. Şimdi ise olayın "ne zaman", "kimler tarafından" ve "niçin" kurgulandığı konusunu anlatmaya çalışacağız.
Her ne kadar İslam’ın erken dönemleri dediğimiz 3. ve 4. asırlarda yazılan kimi kaynaklarda olayla ilgili isnatsız da olsa bazı işaretler bulunmuşsa da, bunun sosyal anlamda bir siyasi kimlik inşası için kullanılmasının M. 1501 yılından itibaren başlatıldığını söylemek daha isabetli olur. Yani Hz. Fatıma (sa)’nın üzerinden Sünni İslam anlayışına karşı mezhebi ve siyasi bir kimlik oluşturulmasının üzerinden tam 5 asır gibi bir zaman geçmiştir.
Bilindiği üzere günümüz İran coğrafyası, Safevi hâkimiyetinden önce Sünni İslam itikadına sahipti. Safevilerin yönetimi ele geçirmesiyle İran toplumu kahır ekseriyetle Sünni İslam yorumunu terk edip Şii İslam yorumunu kabul etmiştir.
Sünni İslam yorumu itikadi olarak Kur’an, sünnet, 4 halife, sahabe ve 4 mezhep üzerine bina edilmişken; Şii İslam yorumu Kur’an, sünnet ve Ehl-i Beyt soyundan gelen 12 imam ve 14 masum üzerine tesis edilmiş bir ekoldür. 14 masum kavramı içerisine 12 imam + Hz. Nebi ile kızı Hz. Fatıma da dahildir.
Sünni-Şii her iki ekolün müşterek değerleri her ne kadar %95 aynı olsa da, siyasi yönden birbirlerine rakip olmak için birtakım farklılıkların yaratılması gerekmiştir. Bunun için en uygun yol, tarihi bazı olayların siyasileştirilmesi ve bunlar üzerinden farklılığın oluşturulmasıydı.
En uygun figür de Hz. Fatıma (sa)’nın kapı olayıydı. Dolayısıyla şayet Sünniler ile Şiiler arasındaki bir tür aşılmaz duvar olan "siyaset" ve "tarihi kimi olaylar" ortadan kaldırılır ise, her ikisinin de aynı yolda oldukları görülecek, böylece bunları birbirinden ayrıştıracak bir malzeme kalmadığı gibi, düşmanlarının eline de bu iki kardeşi birbirleriyle kavga ettirip her şeylerine el koyacak bir fırsat geçmeyecektir.
Fakat Safeviler, "kurucu akıl sahibi olmaları hasebiyle" iktidarlarını bağımsızlaştırmak istemelerinden dolayı bunu bir fırsat olarak değerlendirip "kapı olayı" hususunda bir senaryo kurguladılar ve onun üzerinden bir kimlik inşa ettiler. Donuk akıl sahipleri de onların bu kurgularına inanıp kabul ettiler.
Ayrıca bununla da yetinmediler; yine aynı senaryo üzerinden bolca "direniş ve adalet" temaları ürettiler. Böylece hem mezhepsel gerilim oluşturdular hem de kadın figürü üzerinden yeni okumalar gibi çok yönlü biçimleri kullandılar. Bu da "kapı olayı"na hermenötik açıdan zaman üstü bir anlam yükledi ve her dönemde yeniden yorumlanabilir olması için açık bir kapı bıraktı.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Hz. Fatıma’nın "kapı olayı" diye bildiğimiz ve ona nispet edilen bu hadisenin bir efsane olarak niçin kurgulandığı hususuyla ilgili yazılıp çizilen konuların perde arkasını görebilmek için, her ne kadar motamot İslam’a uymasa da, ikinci halifenin emri ile gönderdiği Müslüman orduların İran’ın binlerce yıllık kocaman imparatorluğunu devirdiğini, onların sahip olduğu "Zerdüşt" dinini nasıl yok ettiğini, İran’ı işgal ederken erkeklerinin bir kısmını öldürüp bir kısmını esir aldığını ve kadınlarını cariye edinip kucağındaki süt emen çocukları ile köle ve cariye pazarlarında satışa çıkardıklarını çok derin bir şekilde incelemek gerekir.
Daha doğrusu bu olanları iyi anlayabilmek için biz, Kur’an açısından ikinci halifenin göndermiş olduğu orduların İran halkına yaptığı bu hareketlerin Kur’an’a uygun olup olmadığı konusunu, yazının uzun olmaması kastıyla okuyucunun kendisine bırakmakla birlikte, 5 bin yıl içerisinde İran medeniyetinin inşa ettiği devletlerin güçlerini kısaca izah edip, daha sonra asıl konumuz olan Hz. Fatıma (sa) hakkında kurgulanmış olan "kapı yakma" olayını ele alacağız.
İslam öcesi İran tarihi
Antik İran medeniyetlerini kısaca şöyle izah etmekte yarar vardır:
Bilindiği üzere İran, takriben yeryüzünün en kadim ve en güçlü medeniyetlerinden biridir.
Bu medeniyetin 5 bin yıl civarında bir geçmişi vardır. İran topluluklarının kurdukları medeniyetleri şöyle sıralamak mümkündür:
1. Elamlılar (M.Ö. 2700–640)
Bunlar:
- İran topraklarında bilinen en eski medeniyetlerden biridir. Merkezleri bugünkü "Sus" şehriydi.
- Sümer ve Babil gibi Mezopotamya uygarlıklarıyla diplomatik ve ticari ilişkiler kurmuşlardır.
- Yazıyı ve arşiv sistemini kullanmalarıyla bilinmektedirler.
- Elamlılar M.Ö. 640’ta Asurlar tarafından yıkılmıştır.
2. Medler (M.Ö. 728–550)
Bunlar:
- İran platosunda ilk geniş İranî devlettir.
- Başkentleri Ekbatan (Hamedan) idi.
- Med Kralı Kyaksar, Asur İmparatorluğu’nu yıkmada Babil ile ittifak yapmıştır.
- Devlet örgütlenmesi ve ordu düzeni sonraki Pers krallıkları üzerinde etkili olmuştur.
3. Ahameniş İmparatorluğu (M.Ö. 550–330)
- Kurucusu II. Kiros (Büyük Kiros)’tur.
- İlk dünya imparatorluklarından biri sayılır. Doğu’da Hindistan’a, batıda Mısır ve Anadolu’ya kadar uzanmıştır.
- Satraplık (valilik) sistemiyle çok uluslu ve çok dinli bir düzen kurmuştur.
- Persepolis, mimari ve siyasi merkezdi.
- Yahudilere özgürlük tanımış, onları Babil esaretinden kurtarmıştır (Tevrat’ta övgüyle anılır).
- Helen kültürü, sanat, mimari ve dil olarak şehir merkezlerinde yayılmıştır (özellikle Seleukos döneminde daha da derinleşmiştir).
Ahameniş İmparatorluğu'nun siyasi ve idari bozulması
- Ahamenişlerin oturmuş satraplık (eyalet) sistemi dağılmıştır.
- Yerel yöneticilerle Grek komutanlar arasındaki gerilim idari istikrarsızlık yaratmıştır.
- Büyük Kiros’un ölümünden sonra bölge Seleukos İmparatorluğu’na bırakılmıştır. (Söz konusu Seleukos İmparatorluğu, İskender’in generallerinden I. Seleukos Nikator tarafından kurulmuştur.)
İran halkı içerisinde baş gösteren tepki ve direniş
- İranlılar Helen egemenliğine kısa sürede tepki göstermiştir.
- Bu tepki M.Ö. 247’de "Arsakî (Part)" hanedanlığının doğmasına neden olmuştur.
- Partlar Helen etkisine karşı İran kimliğini yeniden güçlendirmiştir.
Dolayısıyla Büyük İskender’in İran’ı işgali, özellikle Zerdüştlük dini açısından hem doğrudan hem de dolaylı biçimlerde önemli zararlar vermiştir.
Büyük İskender’in İran’ı İşgali (M.Ö. 334–323)
Büyük İskender’in İran’a gelişi, Ahamenişler dönemindeki sistemli, çok kültürlü ve köklü bir imparatorluğun yıkılmasına neden olmuştur. Onun ardından gelen Helenistik dönem, kısa sürede yerli direniş ve yeniden İranîleşme ile karşı karşıya kalmıştır. İran halkı İskender’i büyük bir fatih olarak değil, kültürel yıkım getiren bir işgalci olarak hatırlamıştır.
Ahamenişlerle savaş ve Fetih süreci
- İskender M.Ö. 334’te Anadolu’dan seferine başlamıştır.
- İssos (M.Ö. 333) ve Gaugamela (M.Ö. 331) savaşlarında Pers Kralı III. Darius’u yenmiştir.
- Darius’un ölümünden sonra İran tamamen İskender’in kontrolüne geçmiştir.
Persepolis’in yakılması (M.Ö. 330)
- İskender, Ahameniş başkenti Persepolis’i ele geçirdikten sonra sarayları yaktırmıştır.
- Bu olay Perslerin kültürel hafızasında büyük bir yıkım olarak yer etmiştir.
- Kimi tarihçilere göre bu bir öç alma hareketidir; bazılarına göre ise sarhoşluk anında alınmış bir karardır.
İskender İran’da ne kadar kaldı?
- İskender yaklaşık 3 yıl boyunca İran topraklarında seferler düzenlemiştir.
- İranlı prenses Roksana ile evlenmiş, Pers soylularını orduya almıştır.
- Yerel halkla kaynaşmaya çalışmış ancak birçok Grek subayı buna karşı çıkmıştır.
İskender’in İran’a etkileri ve zararları
1. Kültürel Yıkım ve Helenleşme
- Persepolis’in yakılması sadece fiziksel değil, manevi bir travma yaratmıştır.
- Ahameniş arşivlerinin, mimarisinin ve sanatının büyük bölümü yok olmuştur.
Evet, Büyük İskender’in İran’ı işgali, özellikle Zerdüştlük dini açısından hem doğrudan hem de dolaylı biçimlerde önemli zararlar vermiştir. Verdiği zararları kısa ve uzun vadeli olarak ikiye ayırmak mümkündür. Kısa vadeli zararları bunlardır.
Uzun vadeli etkileri de şunlardır:
- Zerdüştlük bu süreçte hem kurumsal gücünü hem de kutsal metinlerinin bir kısmını kaybetmiştir.
- Ancak tamamen yok olmamış; Partlar, Arsakîler ve özellikle Sasaniler döneminde yeniden güç kazanmıştır.
- Sasaniler (224–651) döneminde Zerdüştlük yeniden resmî din olmuş ve sistematik olarak yeniden yapılandırılmıştır.
Sonuç
İskender, Zerdüştlüğe doğrudan dinî bir düşmanlık saikiyle saldırmamış olabilir; ancak uygulamaları (kutsal şehirlerin yakılması, rahip sınıfının dağıtılması ve Helen kültürünün dayatılması) Zerdüştlük açısından ağır bir darbe olmuştur.
Zerdüştlük Helen kültürüne karşı nasıl korundu?
Zerdüştlük, Helenistik dönemde (MÖ 330–MS 650) Büyük İskender’in fetihleriyle birlikte Yunan kültürünün kuşatmasıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu dönemde Zerdüştlük, Helen etkisine karşı çeşitli dayanıklılık mekanizmaları geliştirmiştir. İşte bu direncin bazı yolları:
1. Din adamlarının rolü: Zerdüşt din adamları gelenekleri ve kutsal metinleri koruma konusunda önemli rol oynamıştır. Sözlü geleneğin korunması ve ritüellerin doğru şekilde aktarılması, Zerdüştlüğün özünü korumasına yardımcı olmuştur.
2. Kutsal metinlerin muhafazası: Avesta olarak bilinen kutsal metinler, Zerdüşt inancının korunmasını sağlamıştır. Bu metnin korunması ve doğru yorumlanması, inancın özgünlüğünün sürdürülmesinde kritik rol oynamıştır.
3. Yerel kültürle bütünleşme: Zerdüştlük yayıldığı bölgelerde yerel kültürlerle etkileşimde bulunmuştur. Ancak bu etkileşim, temel ilkeleri sulandırmak yerine yerel yorumlarla yeniden ifade edilmesi şeklinde olmuştur.
4. Siyasi destek: Bazı yerel yönetici ve soylular Zerdüştlüğü destekleyerek inancın korunmasına katkı sağlamıştır.
5. Senkretizmden kaçınma: Zerdüştlük diğer inançlarla etkileşime girse de temel prensiplerden taviz vermemeye çalışmıştır.
6. Kimlik bilincinin güçlendirilmesi: Zerdüştler kendi kimliklerini vurgulayarak Helen kültürüne karşı direnç oluşturmuştur.
Bu faktörler Zerdüştlüğün Helen etkisine karşı direnmesini sağlamış ve özgünlüğünü korumuştur.
Halife Ömer döneminde İran’ın fethedilmesi
- Kadisiye (M. 636) ve Nehavend (M. 642) savaşları ile Sasani ordusu büyük darbe almıştır.
- Son Sasani hükümdarı III. Yezdigirt doğuya kaçmış ve M. 651’de ölmüştür.
- Böylece yaklaşık 400 yıllık Sasani İmparatorluğu sona ermiştir.
- İran’ın idari, siyasi ve askerî sistemi çökmüştür.
- Pers aristokrasisi dağılmış, birçok bölge yerel yönetimlere ayrılmıştır.
- Yerel halk Arap yöneticilerle anlaşmalar yaparak İslam yönetimi altına girmiştir.
Zerdüştlüğün durumu ve dini değişim
1. Zerdüştlüğün resmî dinî statüsü sona ermiştir. Sasaniler döneminde devlet dini olan Zerdüştlük, Halifelik döneminde bu desteği kaybetmiştir.
İslam resmî din hâline gelmiştir. Ancak Zerdüştler başlangıçta "ehl-i kitap benzeri" görülerek cizye karşılığı dinlerini yaşamıştır.
2. Tapınaklar ve ateşgahlar kapatılmaya başlanmıştır. Bazı ateşgahlar camiye çevrilmiş veya terk edilmiştir.
3. Din adamları ve Zerdüşt toplumunun etkisi azalmıştır. Mobedler toplumsal etkilerini kaybetmiştir. Bir kısmı İslam’ı kabul etmiş, diğerleri Hindistan’a göç etmiştir. Bir grup "Parsi" topluluğunu oluşturmuştur.
İslamiyet’in yayılması ve dönüşüm
Zerdüştler ilk etapta zorla İslam’a geçirilmemiştir; ancak zamanla sosyal ve ekonomik sebeplerle İslamlaşma artmıştır.
Araplaşma değil, İslamlaşma yaşanmıştır; Fars kimliği korunmuştur.
Sonuç
- Halife Ömer’in fetihleriyle Sasani siyasi egemenliği sona ermiştir.
- Zerdüştlük resmî kimliğini kaybetmiş, azınlık dini olarak varlığını sürdürmüştür.
- İran halkının büyük çoğunluğu zamanla İslam’ı benimsemiştir.
- Fars dili ve kültürü İslam medeniyeti içinde yaşamaya devam etmiştir.
- Bu dönüşüm İran’ı İslam dünyasında önemli bir entelektüel merkez hâline getirmiştir.
Bu sürecin sosyal yapı, edebiyat ve mezheplerin (özellikle Şiiliğin) doğuşuna etkileri de şöyle özetlenebilir:
(Elbette İran’ın İslamlaşma süreci sadece bir din değişimi değil, aynı zamanda sosyopolitik, kültürel ve mezhepsel bir dönüşümdür.)
1. İslamlaşmanın sosyal yapıya etkisi
a) Yeni sosyal sınıflar ortaya çıkmıştır. Zerdüşt aristokrasisi zayıflamış, yerine şehirli Müslüman sınıf oluşmuştur.
b) Mevâlî sistemi oluşmuştur. Arap olmayan Müslümanlara "mevâlî" denilmiştir. Zamanla yönetimde etkili olmuşlardır.
2. Kültürel ve düşünsel etkiler
a) Fars kültürü güçlenmiştir. İran Araplaşmamış, Farsça İslam dünyasında önemli bir dil olmuştur.
b) Çeviri hareketleri gelişmiştir. Bilim ve felsefe Arapçaya çevrilmiştir. İbn Sina, Râzî gibi isimler yetişmiştir.
3. Mezheplerin ortaya çıkışı ve İran’da Şiiliğin yükselişi
a) Şiiliğin temeli oluşmuştur. Ehl-i Beyt taraftarlığı güçlenmiştir.
b) Safevî dönemi (1501) başlamıştır. İran resmen Şiî bir devlet hâline gelmiştir.
4. İran’ın İslam dünyasına katkısı
İmam Gazali, Mevlânâ, Sadi, Hafız, İbn Sina gibi büyük isimler yetişmiştir.
Fars edebiyatı ve tasavvuf İslam dünyasında derin etkiler bırakmıştır.
Sonuç
İran’ın İslamlaşması çok katmanlı bir dönüşümdür.
Fars halkı İslam’ı benimsemiş, ancak dilini ve kültürünü korumuştur.
İran zamanla Şiî dünyanın merkezi ve İslam medeniyetinin önemli bir entelektüel odağı hâline gelmiştir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish