Bir müttefikin casus olduğu saptandığında, ona "kritik tehdit" etiketi yapıştırıldığında, o ortaklık artık stratejik bir seçim değil, yönetilmesi gereken bir risk haline geliyor.
Pentagon bünyesindeki Savunma İstihbarat Teşkilatı'nın (DIA) Haziran 2026'da İsrail'e yönelik tehdit seviyesini "Kritik" basamağına taşıması, ABD-İsrail ittifakında yaşanan yapısal çöküşün en somut belgesi.
Sızan raporlara göre İsrail istihbaratı, ABD'nin İran ile yürüttüğü barış müzakerelerinin gizli parametrelerini ele geçirmek amacıyla Trump'ın özel temsilcisi Steve Witkoff, Pentagon politika sorumlusu Elbridge Colby ve yardımcısının telefonlarına dinleme yazılımı yüklemiş.
Bir ABD'li üst düzey yetkili bu faaliyetleri "çığırından çıkmış" olarak tanımlarken, DIA raporunun 2021'deki DIA genel merkezi ve 2025'teki Gizli Servis araçlarına yönelik benzer girişimlere atıfta bulunması, meselenin münferit bir vakadan ibaret olmadığını kanıtlıyor.
Bu krizin somut kurumsal yansıması da gecikmedi: Kongre'de görüşülen ABD-İsrail ortak askeri Ar-Ge entegrasyonu yasaları tehlikeye girdi; Pentagon, Tel Aviv'i artık bir müttefikten ziyade yönetilmesi gereken bir güvenlik riski olarak sınıflandırıyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Bu istihbarat krizinin arka planında toplumsal bir kırılma yatıyor. Gallup'un Şubat 2026 araştırması, çeyrek asırlık anket tarihinde ilk kez Amerikalıların Filistinlilere duyduğu sempatinin (yüzde 41) İsrail'i (yüzde 36) geride bıraktığını ortaya koydu.
2018'de bu fark İsrail lehine 45 puandı; bugün 5 puan Filistin lehinedir. Pew Research'ün Mart 2026'da 3.507 Amerikalı yetişkinle yürüttüğü araştırma ise Amerikalıların yüzde 60'ının İsrail hakkında olumsuz görüşe sahip olduğunu, "çok olumsuz" diyenlerin oranının 2022'deki yüzde 10'dan yüzde 28'e sıçradığını belgeledi.
Bağımsız bir Filistin devleti kurulmasını destekleyenlerin oranı yüzde 57'ye çıkmış, bu 2003'ten bu yana ölçülen en yüksek seviye.
Üstelik bu aşınma demografik açıdan geri döndürülemez bir nitelik kazanıyor. Cumhuriyetçi Parti içinde 50 yaş üzeri seçmenler geleneksel sadakatlerini korurken, 18-49 yaş arası Cumhuriyetçilerin yüzde 57'si artık İsrail'e olumsuz bakıyor. Bu genç muhafazakâr kitle, İsrail'in askeri agresifliğini kendi vergilerinin kötüye kullanımı olarak değerlendiriyor. Bağımsız seçmenlerde de Filistin lehine 41'e 30'luk bir kırılma yaşandı.
Pew Research'ün Haziran 2026'da 36 ülkeyi kapsayan küresel araştırması ise İsrail'e yönelik olumsuz bakışın dünya genelinde medyan yüzde 67'ye ulaştığını ve Almanya (yüzde 73), İtalya (yüzde 75), İspanya (yüzde 78) gibi yakın Batılı müttefiklerde dahi İsrail algısının dramatik biçimde çöktüğünü tescilledi.
Yahudi Amerikalılar arasında dahi Netanyahu'ya güvenmeyenlerin oranı yüzde 56'ya ulaştı; geleneksel ittifak retoriği artık kendi tabanında bile karşılık bulmuyor. Bu iç ve dış baskının birleşimi, herhangi bir ABD yöneticisinin Netanyahu'yu kamuoyu önünde savunmasının siyasi bedelini neredeyse sıfırladı.
Jeopolitik tabloya bakıldığında, Trump ile Netanyahu arasındaki çatlak giderek derinleşiyor. Şubat 2026'da başlayan ortak hava harekâtı, Hamaney ve Laricani'nin suikastıyla tırmandı; Hürmüz Boğazı ablukaya alındı ve brent petrol varil başına 126 dolara çıktı.
Körfez ablukasının tüm bölgesel enerji akışlarını dondurduğu bu konjonktürde Trump, Pakistan ve Katar arabuluculuğunda İran ile müzakere yürütüyor, Körfez ülkelerinin finanse edeceği 300 milyar dolarlık bir yeniden yapılanma fonu kurmaya çalışıyor.
Netanyahu ise bu diplomatik inşaatı sistematik biçimde sabote ediyor: 7 Haziran'da Beyrut'a saldırdı, 8 Haziran'da Trump'ın açık uyarısına rağmen İran'daki petrokimya ve füze tesislerini bombaladı.
Her tırmanış, Trump'ın masadaki pozisyonunu bir adım daha geriletiyor; ama daha da önemlisi, bir sonraki tırmanışın maliyetini Amerika'nın üstlenmesini kaçınılmaz kılıyor.
1 Haziran'daki telefon görüşmesi bu gerilimin doruk noktası. Trump'ın Netanyahu'ya "Ben olmasaydım hapiste olurdun" ve "Dikkat et yoksa yakında tek başına kalacaksın" dediği bildiriliyor.
Sonrasında Financial Times'a "Tüm kararları ben veriyorum, Netanyahu'nun başka seçeneği olmayacak" diyerek kontrolün kendisinde olduğunu ilan eden Trump, sahada ise İsrail'in kendi gündemini fiilen dayattığını kabul etmek durumunda kalıyor. Bu çelişki, son yılların en tuhaf ittifak dinamiklerinden birini gözler önüne seriyor: hesap soran bir patron, ama talimatları dinlenmeyen biri.
İki liderin hedefleri birbirini tamamen dışlıyor. Trump'ın önceliği İran ile bir mutabakat zaptı imzalayıp bölgeyi kapatmak, kasım ara seçimleri öncesinde "büyük zafer" ilan etmek.
Netanyahu'nunki ise Hamas ve Hizbullah'ı tamamen tasfiye etmek, İran askeri altyapısını kalıcı olarak devre dışı bırakmak ve bunu yaparken içerideki rüşvet davalarını gündemden uzak tutmak.
Siyasi takvimler de çakışıyor: Trump'ın Kasım 2026'ya odaklı diplomatik sabrıyla Netanyahu'nun Ekim 2026 seçimlerine hesaplı askeri tırmanışı arasındaki uyumsuzluk yapısal, konjonktürel değil.
Trump'ın iki hafta içinde "kesin zafer" ilan edebileceğini ima eden açıklamaları, aradaki bu kopuşun derinliğini daha da çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Bu çatışmanın kurumsal boyutu da hızla genişliyor. Pew araştırmasına göre Amerikalıların yüzde 59'u ABD'nin İran'a yönelik güç kullanımının yanlış olduğunu, yüzde 62'si ise Trump'ın bu süreci yönetme biçimini onaylamıyor.
Halkın yüzde 40'ı bu savaşın ABD'yi daha güvensiz hale getirdiğine inanıyor; Demokratların yüzde 90'ı savaşa tamamen karşı çıkarken, ekonomik yıpranma Cumhuriyetçi desteği de kemirir hale geliyor.
Bu toplumsal baskı, 3 Haziran'da Temsilciler Meclisi'nin Trump'ın askeri yetkilerini sınırlayan Savaş Yetkileri Kararı'nı 215'e 208 oyla kabul etmesiyle somut kurumsal bir biçim kazandı. Kongre'nin bu hamlesi hem bir iç siyasi uyarı hem de Washington'ın bölgede biriktirdiği stratejik yorgunluğun dışavurumu.
ABD-İsrail ittifakı bugün üç eş zamanlı çöküşle yüzleşiyor: toplumsal meşruiyet, diplomatik uyum ve istihbari güven. Bunlardan herhangi biri tek başına onarılabilir bir çatlak olarak görülebilirdi.
Üçünün birlikte yaşanması ise artık soruyu değiştiriyor. Önümüzdeki haftalarda İran ile nihai bir anlaşmaya varmak isteyen Trump, İsrail'in askeri tırmanışlarına devam etmesi halinde askeri lojistik desteği askıya alma ya da Tel Aviv'i bölgesel denklemde tamamen yalnız bırakma tehdidini hayata geçirebilir.
Bu adımın atılması, dünyanın en uzun soluklu stratejik ortaklıklarından birinin fiilen sona ermesi anlamına gelir.
Soru artık "İttifak kırılabilir mi?" değil, "Bu kırılma hangi hızda kurumsallaşacak?"tır.
Yapısal aşınma, tarafların niyetinden bağımsız işler.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish