Modern devletlerde hukuk yalnızca normatif bir düzenleme mekanizması değildir; aynı zamanda egemenliğin meşruiyet üretme aracıdır.
Bir hukuk sisteminde yüksek yargı kararlarının uygulanması yalnızca yargısal bir prosedür değil, aynı zamanda egemenliğin hangi kurumsal merkezde yoğunlaştığını gösteren temel bir göstergedir.
Bu nedenle yüksek mahkeme kararlarının uygulanmaması teknik bir usul sorunu değil, doğrudan siyasal sistemin işleyişine ilişkin yapısal bir mesele olarak değerlendirilmelidir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Bu bağlamda 1894-1906 yılları arasında Fransa’da yaşanan Dreyfus Davası ile günümüz Türkiye’sinde Anayasa Mahkemesi kararlarının bazı durumlarda uygulanmaması etrafında ortaya çıkan tartışmalar arasında karşılaştırmalı bir analiz yapmak mümkündür.
Her iki süreç de farklı tarihsel bağlamlarda gerçekleşmiş olsa da yüksek yargı otoritesinin kurumsal dirençle karşılaşması bakımından benzer bir siyasal-hukuksal gerilim üretmiştir.
Bu tür durumlar, hukuk devleti ilkesinin yalnızca normatif düzeyde değil, uygulama düzeyinde de sınandığı eşik momentler olarak değerlendirilmektedir (Arendt, 1963).
Bu çalışmanın temel iddiası şudur:
Yüksek yargı kararlarının uygulanmaması, modern devletlerde egemenliğin normatif merkezinden operasyonel merkezine doğru kaydığını gösteren önemli bir göstergedir.
I. Dreyfus Davası: Hukuk devleti ilkesinin kurumsal dirençle karşılaşması
Dreyfus Davası modern Avrupa hukuk tarihinde yalnızca bir yanlış mahkûmiyet vakası değildir. Daha doğru bir ifadeyle bu dava, devlet içindeki kurumsal hiyerarşilerin hukuk kararını askıya aldığı bir egemenlik krizidir. Fransız ordusunda görev yapan Yahudi kökenli subay Alfred Dreyfus’un 1894 yılında vatana ihanet suçlamasıyla mahkûm edilmesi, başlangıçta sınırlı bir askerî yargı meselesi olarak görülmüş, ancak süreç içerisinde Fransız siyasal sisteminin temel yapısal gerilimlerini görünür hale getiren geniş çaplı bir rejim tartışmasına dönüşmüştür (Burns, 1991).
Dava sürecinin en dikkat çekici yönlerinden biri, yargılamanın gizli belgeler üzerinden yürütülmesi ve savunma makamının bu belgelere erişiminin engellenmesidir. Bu durum modern hukuk devletinin temel ilkeleri arasında yer alan adil yargılanma hakkının ihlali anlamına gelmektedir. Daha da önemlisi, gerçek failin ortaya çıkmasına rağmen Fransız askerî bürokrasisinin bu hatayı düzeltmek yerine kurumsal prestiji korumayı tercih etmesidir (Bredin, 1986).
Bu noktada Dreyfus Davası’nın merkezinde yer alan temel mesele hatalı bir karar verilmiş olması değildir. Asıl mesele hatalı kararın düzeltilmesini engelleyen kurumsal dirençtir. Fransız ordusu, yargısal hatayı kabul etmenin kurumsal otoritesini zayıflatacağını düşünmüş ve bu nedenle hukukun üstünlüğü yerine kurumsal prestijin korunmasını tercih etmiştir. Bu tercih hukuk ile kurum arasında ortaya çıkan klasik modern devlet gerilimlerinden birini temsil etmektedir.
II. Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı meselesi
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 153'üncü maddesi açık bir biçimde Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını bağladığını belirtmektedir. Bu bağlayıcılık yalnızca normatif bir ifade değil, anayasal düzenin hiyerarşik yapısının temel dayanaklarından biridir (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 1982, md. 153).
Buna rağmen son yıllarda bazı bireysel başvuru kararlarının uygulanması konusunda yerel mahkemeler ile Anayasa Mahkemesi arasında yorum farklılıklarının ortaya çıktığı görülmektedir. Özellikle yeniden yargılama yapılmaması veya tahliye kararlarının uygulanmaması gibi durumlar, anayasal yargı ile derece mahkemeleri arasındaki yetki sınırlarının tartışılmasına neden olmuştur (Özbudun, 2022).
Bu tür uygulamalar yalnızca yargı tekniği açısından değil, anayasal düzen açısından da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü anayasal yargının bağlayıcılığı modern hukuk devletlerinde normlar hiyerarşisinin temelini oluşturmaktadır. Bu bağlayıcılığın tartışmaya açılması ise hukuk sisteminin merkezî koordinasyon kapasitesini doğrudan etkileyen bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
III. Kurumsal otorite ve yargı hiyerarşisi arasındaki gerilim
Dreyfus Davası ile Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması etrafında ortaya çıkan tartışmalar arasında dikkat çekici bir yapısal benzerlik bulunmaktadır. Her iki durumda da ortaya çıkan temel gerilim, siyaset ile hukuk arasında değil, hukuk ile kurum arasında gerçekleşmiştir.
Dreyfus sürecinde Fransız askerî bürokrasisi yargı kararının düzeltilmesini engelleyerek kurumsal prestiji korumayı tercih etmiştir. Benzer şekilde modern anayasal sistemlerde yerel mahkemelerin yüksek yargı kararlarını uygulamaması, normlar hiyerarşisi ile kurumsal yorum otoritesi arasında bir gerilim üretmektedir.
Bu tür gerilimler genellikle hukuk sisteminin kriz momentleri olarak değerlendirilmektedir. Çünkü modern anayasal devletlerde normatif düzenin sürdürülebilirliği, yüksek yargı kararlarının bağlayıcılığına bağlıdır (Kelsen, 1967).
IV. Kamuoyu hizalanması ve hukuk devleti tartışması
Dreyfus Davası’nın en önemli sonuçlarından biri Fransız toplumunun iki farklı siyasal blok etrafında hizalanmasıdır. Bir tarafta hukuk devletini savunan cumhuriyetçi entelektüeller yer alırken diğer tarafta askerî kurumun otoritesini korumayı önceleyen milliyetçi çevreler bulunmaktadır (Winock, 2006).
Benzer biçimde Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması meselesi de kamuoyunda hukuk devleti ilkesinin sınırları üzerine yeni tartışmalar üretmiştir. Bu tartışmalar yalnızca yargı teknikleriyle ilgili değildir. Daha geniş anlamda anayasal düzenin hangi kurumsal mekanizmalar üzerinden işleyeceğine ilişkin bir tartışma niteliği taşımaktadır.
Bu tür hizalanmalar modern siyasal sistemlerde genellikle meşruiyet tartışmasının erken göstergeleri olarak kabul edilmektedir.
V. Normatif egemenlik ile operasyonel egemenlik ayrımı
Modern anayasal devletlerde egemenlik yalnızca anayasal metinlerde tanımlanan bir normatif yetki değildir. Aynı zamanda uygulama kapasitesiyle belirlenen operasyonel bir gerçekliktir. Bu nedenle yüksek mahkeme kararlarının uygulanması egemenliğin normatif düzeyde mi yoksa operasyonel düzeyde mi yoğunlaştığını gösteren önemli bir göstergedir.
Dreyfus Davası sırasında Fransa’da ortaya çıkan kriz, normatif egemenlik ile operasyonel egemenlik arasındaki farkın görünür hale geldiği bir momenttir. Benzer şekilde yüksek yargı kararlarının uygulanmaması etrafında ortaya çıkan tartışmalar da modern devletlerde egemenliğin hangi kurumsal merkezde yoğunlaştığı sorusunu yeniden gündeme getirmektedir.
Bu tür durumlar hukuk sistemlerinin yalnızca normatif yapısını değil, aynı zamanda koordinasyon kapasitesini de test etmektedir (Schmitt, 2005).
Sonuç
Dreyfus Davası ile Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması etrafında ortaya çıkan tartışmalar arasında doğrudan tarihsel eşitlik kurmak mümkün değildir. Ancak her iki süreç de yüksek yargı kararlarının kurumsal dirençle karşılaşmasının modern devletlerde nasıl meşruiyet tartışması ürettiğini göstermektedir.
Modern hukuk devletlerinin dayanıklılığı, yüksek yargı kararlarının uygulanması konusunda ortaya çıkan krizlerin hangi aşamada çözüldüğüne bağlıdır.
Bu tür krizler genellikle 3aşamada ilerlemektedir:
- Karar krizi
- Yetki krizi
- Meşruiyet krizi
Bir hukuk sisteminin istikrarı ise bu sürecin hangi aşamada durdurulabildiğiyle doğrudan ilişkilidir.
Devam edecek…
Kaynaklar:
Arendt, H. (1963). On revolution. Penguin.
Bredin, J. D. (1986). The affair: The case of Alfred Dreyfus. George Braziller.
Burns, M. (1991). France and the Dreyfus affair. Bedford Books.
Kelsen, H. (1967). Pure theory of law. University of California Press.
Özbudun, E. (2022). Türk anayasa hukuku. Yetkin Yayınları.
Schmitt, C. (2005). Political theology. University of Chicago Press.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1982).
Winock, M. (2006). The century of intellectuals. Harvard University Press.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish