Soğuk Savaş'ın bittiği yıllarda uluslararası siyasetin temel sorusu basitti: Aynı masaya kaç ülkeyi daha oturtabiliriz?
NATO genişlesin, Avrupa Birliği büyüsün, G7 yerini G20'ye bıraksın isteniyordu. Karar alma süreçlerine ne kadar çok aktör dahil olursa, ortaya çıkan düzenin o kadar meşru ve kalıcı olacağı varsayılıyordu.
Bugün ise tersi yönde bir eğilim görünür hale geldi. Büyük kurumlar dağılmadı; ancak gereken hızda karar üretemez oldukları için devletler daha küçük ve esnek koalisyonlara yöneliyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Bu eğilimin bir adı var: minilateralizm.
Kavram aslında yeni değil. Moises Naím daha 2000'lerin başında, bir sorunu çözebilecek en küçük ülke sayısını masaya toplama mantığını tarif etmişti.
Temel fikir şu: benzer tehdit algısına sahip az sayıda devlet, otuz iki üyeli bir ittifakın oydaşma arayışından çok daha hızlı hareket eder.
QUAD'dan AUKUS'a, İngiltere öncülüğündeki Birleşik Müdahale Gücü'nden (JEF) Kuzey savunma işbirliği NORDEFCO'ya kadar son yılların güvenlik girişimleri bu mantığın ürünü.
Hepsinin ortak özelliği, büyük kurumların dışında ya da kıyısında kurulmuş olmaları.
Avrupa'nın mecburi dönüşümü
Bu eğilimin en çarpıcı örneği bugün Avrupa'da yaşanıyor. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi'nin (ECFR) yeni yayımladığı kapsamlı rapor, kıtanın kendini Amerika olmadan savunup savunamayacağı sorusunu doğrudan soruyor. Raporun cevabı üç sütun üzerine kurulu. NATO operasyonel omurga olarak kalacak, ama Avrupalılar planlama, komuta ve kuvvet üretimini giderek devralacak. AB siyasi meşruiyeti, finansmanı ve savunma sanayii koordinasyonunu sağlayacak. Esnek minilateral koalisyonlar ise kurumlar tıkandığında hızlı hareket kabiliyetini üstlenecek.
Raporun asıl hedefi açık: Madde 5 oydaşmasını beklemeden, gerekirse Amerika olmadan harekete geçebilen bir mimari kurmak.
Burada önemli bir nüansı kaçırmamak gerekiyor. Rapor minilateralizmi NATO ve AB'ye alternatif olarak değil, onları tamamlayan ve hızlandıran bir katman olarak konumlandırıyor. Mesele büyük kurumların ölümü değil, onların yavaşlığını telafi edecek bir refleks mekanizması kurmak. Avrupa, oydaşmayı beklerken felç olma riskine karşı kendine bir sigorta arıyor.
Türkiye için iki tarafı keskin bıçak
Bu tablo Türk okuyucu için ilk bakışta tanıdık ve hatta avantajlı görünüyor. Minilateralizm, farklı koalisyonlar arasında köprü kurabilen orta ve büyük güçleri öne çıkarıyor. İngiltere, Fransa, Polonya ve Türkiye bu profile uyuyor. Üstelik Türkiye bu yöntemi Avrupa'dan çok önce kullandı.
Astana Süreci, minilateralizmin ders kitabına girecek örneğidir: Türkiye, Rusya ve İran üçlüsü Suriye sahasında bir koordinasyon mekanizması kurarken Birleşmiş Milletleri, NATO'yu ya da AB'yi beklemedi. Birbirine tezat çıkarları olan üç devlet, paylaştıkları somut sorun etrafında kendi formatını oluşturdu. Yani Avrupa'nın bugün zorunluluktan keşfettiği refleksi Ankara uzun süredir biliyor. Astana deneyimi, minilateral formatların sunduğu fırsatlar kadar kırılganlıklarını da gösterdi.
İşte tam bu noktada Avrupa'nın yeni mimarisi Türkiye için sorun çıkarıyor. Kıtanın tasarladığı güvenlik düzeninin çekirdeğinde, rapor "E5" diye adlandırdığı bir grup var: İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Polonya. Küresel silah ihracatının yaklaşık dörtte birini temsil eden bu 5 ülke, tüm formatlar arasında tutarlılığı sağlayacak koordinasyon çekirdeği olarak tanımlanıyor; nükleer caydırıcılık tartışması bile bu beşli üzerinden yürütülüyor. NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip Türkiye bu listede yok ve listenin genişletilmesi de gündemde değil.
Standart teminatların eritilmesi
Buraya kadar söylenenler ortalama bir okuyucunun da kolayca itiraz edebileceği bir tabloyu gösteriyor: “Türkiye NATO üyesidir, veto hakkı vardır, onaylamadığı hiçbir karar çıkmaz. Üstelik fiili varlık kurumsal üyeliğin yerini tutar; Bosna'daki güvenlik gücü NATO'dan AB'ye (Althea) devredildiğinde bile Ankara sembolik düzeyde varlığını koruyarak masada kaldı. Dolayısıyla "Türkiye her durumda kilit ülke kalır" denebilir.
Raporu yazanlar da bu itirazları biliyor. Mimarinin asıl inceliği, tam da bu standart teminatları teker teker etkisiz kılacak şekilde tasarlanmış olması. Türkiye'nin elindeki üç klasik kaldıraç sessizce denklemden çıkarılıyor.
- Birincisi veto. Raporun bütün varlık nedeni Madde 5 oydaşmasını aşmak. Alt-bölgesel koalisyonlara, kriz çıkmadan önce komutanlara yetki devri (pre-delegation) öneriliyor. Bu model, NATO içindeki oydaşma mekanizmasının önemini azaltarak Türkiye dahil tüm üyelerin veto etkisini sınırlayabilecek bir sonuç doğuruyor.
- İkincisi fiili varlık. Bosna mantığı (sahada dur, masada kal) coğrafi yakınlık ilkesiyle baltalanıyor. Rapor JFC'lerin sorumluluk alanlarına göre konumlanmasını, kuvvetlerin kendi tehdit ortamını paylaşan ülkelerce sağlanmasını istiyor. Baltık'ı Baltık ülkeleri ve Polonya, Yüksek Kuzey'i İngiltere ile İskandinavlar üstlenecek. Bu coğrafi mantık, uzak bir sahaya sembolik katkıyla masada kalma stratejisini anlamsızlaştırıyor; artık belirleyici soru ilgili coğrafyanın ülkesi olup olmadığınız.
- Üçüncüsü savunma sanayii ağırlığı. Rapor finansmanı AB hibe ve kredi mekanizmalarına bağlıyor. AB dışı ortaklar arasında İngiltere, Norveç ve Ukrayna "vazgeçilmez" diye sayılıyor; Avrupa dışında Avustralya, Kanada, Japonya ve Güney Kore anılıyor. Rapor, Türkiye’nin sahip olduğu savunma sanayii kapasitesine rağmen Avrupa savunmasının geleceğinde Ankara’ya özel bir rol tanımlamıyor.
Dolayısıyla Türkiye'nin karşılaştığı tehlike açık dışlanma değil. Tehlike, Türkiye'yi dışlamaya bile gerek bırakmayan bir mimari kurulması. Türkiye kâğıt üzerinde NATO üyesi kalır, ama kararların alındığı katman onun erişemeyeceği yere taşınmış olur.
Sonuç
20 yıl önce uluslararası siyasetin ana sorusu "Daha fazla ülkeyi aynı masaya nasıl oturturuz?" idi. Bugün ise giderek daha fazla devlet "Karar alabilecek kaç ülkeye ihtiyacımız var?" diye soruyor.
Türkiye için asıl mesele bu masalardan birine davet edilip edilmemek değil. Mesele, masaların kendisinin Ankara'nın klasik kaldıraçlarını işlevsiz kılacak biçimde yeniden kuruluyor olması.
Minilateralizm çağında kazanan, köprü kurabilen değil; köprünün nereye kurulacağına karar verebilendir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish