Libya'da barışın anahtarı: Millî İstihbarat Teşkilâtı

Cihad İslam Yılmaz Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Libya’daki siyasal kriz, yüzeyde iki rakip yönetim arasında süregelen bir iktidar mücadelesi gibi görünse de, gerçekte çok katmanlı ve parçalı bir güç mimarisine dayanmaktadır. 2011’de NATO müdahalesiyle Muammer Kaddafi rejiminin yıkılmasının ardından ortaya çıkan otorite boşluğu, ülkeyi merkezi bir devlet aygıtından ziyade rekabet eden güvenlik ağlarının belirlediği bir siyasal düzleme taşımıştır.

Bu nedenle Libya’da barış, yalnızca iki siyasal liderlik arasındaki uzlaşmaya indirgenemeyecek kadar karmaşık bir yapıya sahiptir.

Bugün Libya’daki güç dağılımı 3 ana eksende şekillenmektedir:

  1. Kurumsal siyasal otorite,
  2. Askeri-silahlı bloklar,
  3. Dış destekli vekil ağları.

İlk katmanda, uluslararası toplum tarafından tanınan ve merkezini Trablus’ta konumlandıran Ulusal Birlik Hükümeti bulunmaktadır. Bu yapı, formel devlet kurumlarını temsil etse de güvenlik alanında tam bir tekel kurabilmiş değildir. Başkent ve çevresindeki milis gruplarının güvenlik mimarisi içindeki ağırlığı, yürütme organının hareket alanını sınırlamaktadır. Bu durum, Libya’da “meşruiyet” ile “fiili güç” arasındaki ayrışmayı derinleştirmektedir.

İkinci katmanda ise, doğu merkezli askeri-siyasal blok yer alır. Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu, ülkenin doğusunda ve güneyinin önemli bir bölümünde askeri üstünlük kurmuş, zaman zaman Trablus’a doğru ilerleyerek merkezi hükümeti doğrudan tehdit etmiştir. Bu blok, düzenli ordu söylemini benimsemekle birlikte, kabile temelli ittifaklar ve bölgesel güç desteğiyle ayakta durmaktadır. Dolayısıyla doğu Libya’daki yapı da tekil ve homojen bir askeri organizasyon olmaktan ziyade, çoklu çıkar ağlarının birleşimidir.

Üçüncü katman, çoğu zaman analizin dışında kalan fakat sahadaki istikrarı doğrudan belirleyen yerel milis ve silahlı gruplardır. Trablus, Misrata, Zaviye ve Sebha gibi merkezlerde farklı ideolojik, ekonomik ve kabilesel temellere dayanan silahlı yapılar bulunmaktadır. Bu gruplar yalnızca güvenlik aktörü değil, aynı zamanda ekonomik kaynakların, kaçakçılık hatlarının ve kamu gelirlerinin kontrolünde söz sahibidir. Dolayısıyla Libya’daki çatışma, salt siyasi iktidar mücadelesi değil; aynı zamanda gelir ve nüfuz paylaşımı mücadelesidir.

Bu iç katmanlara ek olarak dördüncü bir boyut daha vardır: dış aktörlerin rekabeti. Libya, Doğu Akdeniz enerji denkleminden Afrika içlerine uzanan ticaret yollarına kadar geniş bir jeopolitik alanın kesişim noktasındadır.

Bölgesel ve küresel güçlerin farklı taraflara verdiği destek, çatışmanın sürekliliğini beslemiş; yerel aktörlerin uzlaşma maliyetini yükseltmiştir. Bu durum, Libya’yı klasik iç savaş kategorisinden çıkararak çok düzlemli bir vekâlet rekabetine dönüştürmüştür.

Bu çok katmanlı yapı 3 temel sonuç doğurmaktadır:

  • Birincisi, Libya’da barış süreci yalnızca hükümetler arası müzakereyle tesis edilemez. Çünkü formel aktörler, sahadaki silahlı kapasitenin tamamını temsil etmemektedir.
     
  • İkincisi, güvenlik sektörünün parçalanmış yapısı, merkezi bir otoritenin tek başına güvenlik reformu gerçekleştirmesini zorlaştırmaktadır. Devlet inşası, milis ağlarının dönüştürülmesini gerektirir; bu ise temas, güven ve kademeli entegrasyon mekanizmaları olmadan mümkün değildir.
     
  • Üçüncüsü, dış destekli güç blokları arasındaki denge, askeri caydırıcılık kadar arka kapı diplomasisini de zorunlu kılmaktadır. Açık diplomasi çoğu zaman kamuoyu baskısına ve ideolojik pozisyonlara takılırken, sahadaki kırılgan dengeyi yönetecek esnek kanallar gerekmektedir.

Dolayısıyla Libya’nın güç haritası, klasik iki kutuplu bir çatışmadan ziyade; kesişen, rekabet eden ve zaman zaman geçici ittifaklar kuran aktör ağlarından oluşan bir güvenlik ekosistemidir.

Bu ekosistemde barışın anahtarı yalnızca siyasi anlaşma değil; çok katmanlı güç ilişkilerini eş zamanlı yönetebilme kapasitesidir.

Tam da bu noktada, devlet dışı aktörlerle temas kurabilen, farklı bloklarla paralel iletişim yürütebilen ve askeri dengeyi diplomatik sürece tercüme edebilen mekanizmaların belirleyici hale geldiği görülmektedir.


Türkiye’nin Libya stratejisi: Askerî caydırıcılık ile istihbarat temaslarının senkronizasyonu

Türkiye’nin Libya angajmanı, salt bir dış politika tercihi değil; Doğu Akdeniz’den Kuzey Afrika’ya uzanan geniş bir jeopolitik hattın güvenlik mimarisi içinde konumlandırılmalıdır.

2019 yılında Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı ve Güvenlik ve Askerî İşbirliği Anlaşması, bu stratejinin hukuki ve kurumsal temelini oluşturmuştur.

Bu adım, yalnızca Libya’daki güç dengesini değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz yetki alanları denklemine ilişkin tartışmaları da doğrudan etkilemiştir.

Türkiye’nin müdahil olduğu dönemde Halife Hafter güçlerinin Trablus’a yönelik askeri baskısı artmış, başkentin düşmesi ihtimali uluslararası çevrelerde ciddi biçimde tartışılır hale gelmişti.

Bu aşamada sağlanan askeri danışmanlık, teknik destek ve savunma kapasitesi sahada belirleyici bir denge üretmiştir. Ancak burada kritik olan husus, askeri unsurların tek başına nihai hedef olarak konumlandırılmamış olmasıdır.

Askeri caydırıcılık müzakere zeminini oluşturmuş; fakat bu zeminin sürdürülebilir bir siyasi sürece evrilmesi için eş zamanlı temas kanallarına ihtiyaç duyulmuştur.

Bu noktada Türkiye’nin stratejisi 2 eksenli bir yapı sergilemiştir:

  • Birinci eksen, sahada fiili dengeyi sağlayarak çatışmanın tek taraflı sonuçlanmasını engellemekti.
  • İkinci eksen ise bu dengeyi diplomatik ve istihbari temaslarla siyasal sürece tahvil etmekti.

Bu senkronizasyon, Libya bağlamında klasik “askeri müdahale” kalıplarından ayrışmaktadır. Amaç rejim değişikliği değil; merkezi otoritenin çökmesini engellemek ve müzakere edilebilir bir statüko üretmek olmuştur.

Türkiye’nin yaklaşımını özgün kılan bir diğer unsur, yalnızca Trablus merkezli aktörlerle değil, ülkenin doğusundaki güç merkezleriyle de temas kanallarını açık tutma iradesidir.

Libya’daki parçalı güç haritası dikkate alındığında, tek taraflı angajman uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Bu nedenle Ankara, askeri caydırıcılığı bir baskı aracı olarak değil; karşı tarafı masaya çekebilecek bir denge unsuru olarak kullanmıştır. Böylece askeri alan ile istihbari diplomasi arasında tamamlayıcı bir ilişki kurulmuştur.

Burada önemli olan, askeri ve istihbari araçların birbirinden bağımsız değil; koordineli bir güvenlik diplomasisi anlayışı içinde işletilmesidir.

Askeri denge olmadan diplomasi kırılgan kalır; diplomatik temas olmadan askeri denge sürdürülebilir olmaz.

Libya örneğinde Türkiye’nin ortaya koyduğu model, bu iki alanın eş zamanlı ve kontrollü kullanımına dayanmaktadır.


MİT’in arabuluculuk fonksiyonu: Güven inşası ve çatışma yönetimi

Libya’daki çatışma dinamikleri, klasik diplomatik arabuluculuk modellerinin sınırlarını zorlayan bir karakter taşımaktadır.

Siyasal aktörler ile sahadaki fiilî güç odakları arasındaki kopukluk, resmî müzakere kanallarını çoğu zaman etkisiz bırakmakta; güven eksikliği en küçük kriz anında dahi silahlı gerilimi tetikleyebilmektedir.

Bu bağlamda Millî İstihbarat Teşkilatı’nın Libya’daki rolü, yalnızca bilgi toplayan bir güvenlik kurumu olmanın ötesine geçerek, çatışma yönetiminde operasyonel bir arabuluculuk işlevi üstlenmiştir.

Libya’da tarafların kamuoyu önünde geri adım atması çoğu zaman zayıflık göstergesi olarak algılanmaktadır. Bu nedenle açık diplomasi, sembolik sertliğin ve maksimalist söylemlerin gölgesinde kalabilmektedir.

Oysa kapalı devre temas kanalları, aktörlere pozisyonlarını revize edebilme ve gerilimi düşürebilme imkânı tanır.

İstihbarat diplomasisinin sağladığı düşük görünürlük ve esneklik, özellikle milis ağlarının ve yarı özerk askeri yapıların belirleyici olduğu Libya gibi ortamlarda kritik bir avantaj üretir.

MİT’in sahada kurduğu doğrudan temaslar, çoğu zaman resmî açıklamalara yansımayan ancak krizlerin tırmanmasını engelleyen bir denge mekanizması oluşturmuştur.

Bu arabuluculuk pratiği yalnızca mesaj iletmekten ibaret değildir. Tarafların niyet ve kapasite analizlerinin doğru okunması, yanlış algılamaların düzeltilmesi ve karşılıklı tehdit değerlendirmelerinin rasyonelleştirilmesi sürecin temelini oluşturur.

Libya’da birçok gerilim yanlış bilgi, abartılı güç projeksiyonu ya da dış aktörlerin yönlendirdiği psikolojik üstünlük arayışından kaynaklanmaktadır.

İstihbarat temelli temas, bu algısal kırılmaları dengeleyerek çatışmanın kontrol dışına çıkmasını önleyebilir.

Bu yönüyle MİT’in rolü, teknik bir güvenlik fonksiyonundan ziyade stratejik bir istikrar üretme kapasitesine işaret etmektedir.

Ayrıca Libya’daki parçalı güç yapısı, tek taraflı angajmanı sürdürülemez kılmaktadır. Trablus merkezli siyasal yapı ile doğu eksenli askeri blok arasındaki derin ayrışmaya rağmen her iki tarafın da uzun vadeli askeri zafer ihtimalinin sınırlı olduğuna dair farkındalığı artmıştır.

Bu zeminde eş zamanlı ve dengeli temas kurabilme kabiliyeti, arabuluculuğun güvenilirliğini belirleyen temel unsurdur.

MİT’in farklı güç merkezleriyle iletişim kanallarını açık tutabilmesi, taraflardan herhangi birine mutlak angajman görüntüsü vermeden güven tesis etmesine imkân tanımıştır.

Libya örneği, barışın çoğu zaman görünür anlaşmalardan önce görünmeyen temas ağları sayesinde ayakta kaldığını göstermektedir.

Ateşkeslerin korunması, yerel krizlerin büyümeden bastırılması ve taraflar arasındaki iletişim kopukluklarının giderilmesi, resmî barış süreçlerinin sürdürülebilirliğini doğrudan etkiler.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU