Bu yılki Münih Güvenlik Konferansı'ndan ayrılanlar, büyük ihtimalle aynı ağır duyguyu yanlarında götürdü. Havada bir hesaplaşma kokusu vardı. Konferansın yıllık raporuna verilen isim bu atmosferi tek başına özetliyordu: "Yıkım Altında."
O günden bu yana geçen aylarda yaşananlar, Münih'teki atmosferin bir öngörü değil, henüz patlamamış bir yangının dumanı olduğunu gösterdi. Ankara, Temmuz 2026'da ev sahipliği yapacağı NATO Zirvesi öncesinde, Batı dünyasının en sert iç hesaplaşmalarından birini ağırlamaya hazırlanıyor.
Münih Güvenlik Konferansında Alman Şansölyesi Friedrich Merz kürsüye çıkıp "Onlarca yıldır ayakta duran dünya düzeni artık mevcut değil" dediğinde, salondaki sessizlik manidardı. Macron, Avrupa'nın eski güvenlik yapılarının çöktüğünü ve kıtanın savaşa hazırlanması gerektiğini söyledi.
Marco Rubio ise "eski dünya"nın geride kaldığını, yeni bir jeopolitik çağın başladığını ilan etti. Batı'nın üç büyük sesinden bu kadar sert ve eşzamanlı bir itiraf oldukça çarpıcıydı. Münih'te bu sefer "sistem kırılgan" denmiyordu; "sistem öldü" deniyordu.
Peki düzen çöktüyse, yerine ne geliyor?
Eskiye dönüş, yani güç politikası. Soğuk Savaş'ın bitiminden sonra modası geçmiş sayılan bu kavram, bugün yeniden her başkentin dilinde.
Tarih boyunca devletler arasındaki düzen, iç düzenden çok daha ham bir güç mantığına tabi oldu. İç düzende yasalar, mahkemeler, yaptırım mekanizmaları ve meşru otorite kavramı varken, devletler arası ilişkide ise bu yapıların hiçbiri aynı etkinlikte işlemezler.
BM Güvenlik Konseyi daimî üyelerin veto hakkıyla fiilen felç olabilir; uluslararası mahkeme kararları yeterli güce sahip olmayan tarafların önünde işlevsiz kalır. Şubat sonunda ABD-İsrail'in İran’a yönelik askeri operasyonu başladığında söz konusu gerçek, sadece telaffuz edilen değil, aynı zamanda uygulanan bir doktrin hâline dönüştü.
ABD ile Çin arasındaki gerilim artık bir ticaret anlaşmazlığı değil, nadir toprak elementleri için mücadeleden Pasifik'teki askeri konuşlanmaya uzanan tam kapsamlı bir stratejik rekabet. Rusya, Avrupa'nın güvenlik düzenine doğrudan meydan okurken Çin küresel etkisini hem ekonomik hem askeri kanallarla genişletiyor.
Bu tablo, "Thucydides Tuzağı" olarak adlandırılan dinamiğin somutlaşmış hâlidir ki bu, yükselen bir gücün mevcut hegemonla kaçınılmaz bir çatışma rotasına girmesidir. Tarih boyunca bu tuzağa düşen devletlerin büyük çoğunluğu kendini bir dünya savaşı içinde bulmuştur.
Silahlar patlamadan önce
Açıkça pek konuşulmayan ama tarihin bize defalarca öğrettiği bir gerçek var: büyük güçler arasındaki silahlı çatışmalar, genellikle uzun bir dönem farklı ekonomik araçlarla geçen bir döneminin sonunda patlak verir.
Bu araçları beş ana başlıkta toplamak mümkün, ama hepsi iç içe geçmiş halde kullanılıyor. İlk sırada ticaret ve ekonomi cephesi var; gümrük vergileri, ithalat-ihracat kısıtlamaları ve benzeri yollarla rakibin ekonomisi köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor.
Hemen yanında teknoloji rekabeti duruyor: hangi teknolojinin paylaşılacağı, hangisinin güvenlik gerekçesiyle elde tutulacağı sürekli bir çekişme konusu. Finans tarafında ise yaptırımlar devreye giriyor, kredi ve para piyasalarının kapısı rakibin yüzüne kapatılabiliyor.
Bunların üstüne bir de sınırlar ve ittifaklar üzerinden yürüyen pazarlıklar, açıktan ya da satır aralarında verilen sözler ekleniyor. Halkanın sonunda ise doğrudan silahların konuştuğu askeri çatışma doğuyor.
Bu çerçeveden bakıldığında, bugün yaşananlar hiç de tesadüf değil. ABD-Çin yarı iletken savaşı, Rusya'ya uygulanan tarihin en kapsamlı yaptırım paketi, Batı'nın Çin bağımlılığını kırmaya yönelik tedarik zincirini yeniden yapılandırması ve kritik hammadde kaynaklarına yönelik jeopolitik mücadelenin tümü birbirinden bağımsız değil.
Bu açıdan bugünkü durum 1930'ların Asya Pasifik'i ve 1890'ların Avrupa'sı ile benzer bir görünüm oluşturuyor. 28 Şubat 2026'da başlayan ABD-İsrail İran harekâtı da bu uzun dönemli çatışmanın bir uğrağı olarak okunmalı; bağımsız bir olay değil, kırılma çizgisi üzerinde patlayan bir fay hattıdır.
İran savaşı sonrası Transatlantik kırılma
Ankara Zirvesi'ne giderken üzerinde en çok durulması gereken konulardan biri, 28 Şubat sonrası yaşanan ABD-Avrupa gerginliğidir. ABD ve İsrail'in İran’a yönelik geniş çaplı askeri operasyonu, müttefikler arasında istişare yapılmaksızın başlatıldı.
Avrupa başkentleri, kendilerine haber verilmeden yürütülen bu operasyonun ekonomik ve güvenlik sonuçlarını taşımak durumunda kaldı. AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas'ın açıklaması bu yeni gerçekliği özetliyordu: Avrupa Amerika'nın müttefikidir; ancak Brüksel'de kimse Washington'un stratejik hedeflerinin ne olduğunu ya da zaferin nasıl tanımlandığını anlamış değildir.
Trump'ın operasyonun ardından Avrupa'dan beklediği somut destek, Hürmüz Boğazı'nın açık tutulmasına yönelik uluslararası bir donanma gücüne katılmaktı. İran’ın 2 Mart'ta boğazı fiilen kapattığını ilan etmesiyle birlikte küresel deniz taşımacılığının yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar koridor, stratejik bir düğüme dönüştü.
Avrupa'nın isteksizliği karşısında Beyaz Saray açık bir şantaj diline kaymakta gecikmedi; Trump'ın sosyal medyada büyük harflerle paylaştığı "NATO'nun bize ihtiyacımız olduğunda orada olmadığı" mesajı, ittifakın kuruluş felsefesine indirilmiş bir darbe niteliğindeydi.
Avrupa'nın tepkisi tek bir çizgide birleşmedi. İspanya en sert muhalefeti seslendirdi, Fransa operasyonun uluslararası hukuk çerçevesi dışında yürütüldüğünü vurgulayarak BM nezdinde olağanüstü görüşme talep etti.
Almanya ve İngiltere daha dengeli bir dil tutarak diplomasiye çağrı yaparken, lojistik düzeyde operasyonel iş birliğini sürdürdü. Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ise tarihlerinin en hassas ikilemlerinden birinin içine düştü: ABD güvenlik şemsiyesine en çok bel bağlayan ülkeler, aynı zamanda bu şemsiyenin güvenilirliğinin sorgulandığı bir dönemin ortasında kaldı. Merz'in ifadesiyle İran savaşı, "Transatlantik bir dayanıklılık testine" dönüştü.
Asıl mesele, İran savaşının yalnızca stratejik bir görüş ayrılığını değil, müttefiklerin birbiriyle nasıl iletişim kurduğuna dair temel varsayımları sarsmasıdır. NATO gibi yarım asırlık bir ittifakın omurgası, ortak istihbarat paylaşımı, önceden danışma ve stratejik şeffaflık üzerine kuruludur.
Bu kuralların büyük bir askeri operasyonda fiilen askıya alınması, krizin çözümünden sonra bile iz bırakacak bir zedelenmedir.
Avrupa'nın zor sorusu
Macron'un "Avrupa savaşa hazırlanmalı" derken kastettiği şeyin retorik bir abartı olmadığı kısa sürede anlaşıldı. İran savaşı sonrası ortam, bu sözlerin arkasındaki acil sorunun ne denli gerçek olduğunu daha da somutlaştırdı.
Burada gerçek ve acil bir soru var: ABD'nin güvenlik taahhütleri koşullu hâle geliyorsa, ya da en hafif ifadeyle güvenilirliği tartışmalıysa, Avrupa ne yapacak?
NATO hâlâ var, ama transatlantik ilişki değişiyor. "Avrupa kendi payını ödemeli" baskısı yeni değil; ancak Trump'ın ikinci döneminde bu söylemin fiilî politikaya dönüştüğü, hatta müttefiklerin güvenilirliğini sorgulama aşamasına evrildiği Avrupalı başkentlerde son derece ciddiye alınıyor.
Almanya'nın savunma harcamalarını artırma kararı ve Merz'in açık güvenlik dili, bu bağlamda okunmalı. Bunlar günlük siyasetin ötesinde, tarihsel bir dönüşümün işaretleri.
Ancak Avrupa'nın meselesi para değil. Ortak bir stratejik kültürün yokluğu, üye devletler arasındaki tehdit algısı farklılıkları, kuzey-güney ve doğu-batı hatlarındaki derin ayrışmalar harcama artırımıyla kapanacak gibi değil.
Polonya ve Baltık devletleri varoluşsal bir tehdit olarak gördükleri Rusya karşısında maksimum caydırıcılık talep ederken, Macaristan bu tablonun tamamen dışında konumlanıyor. Fransa ile Almanya Avrupa savunma özerkliği üzerine konuşurken, aralarındaki stratejik vizyon farklılıkları gözle görünür.
Belki de en kritik soru şu: Avrupa, gerçekten stratejik özerklik isteyip istemediğine karar vermiş mi?
"Stratejik özerklik" kavramı son yıllarda Brüksel koridorlarında çokça dolaşıyor; ama bunun pratik karşılığının ne olduğu, bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcısından ortak silah sistemlerine, savunma sanayi entegrasyonundan ortak bir dış politika iradesine kadar uzanan derin soruları beraberinde getiriyor.
İran krizi bu soruları ertelenemez hâle getirdi. Ankara Zirvesi, bu kararların alenen masaya yatırılacağı ilk büyük platform olma özelliğini taşıyor.
Transatlantik ilişkinin dönüşümü ve Atlantik topluluğunun geleceği
Atlantik İttifakı'nın yarım asırlık kurumsal birikimi, yani NATO'nun komuta yapısı, istihbarat paylaşım ağları, ortak tatbikatlar ve lojistik altyapılar, kolayca ikame edilebilir değildir. Bu birikim, onlarca yıllık güven inşasının, ortak tehdit algısının ve paylaşılan değerlerin somutlaşmış hâlidir.
Peki ya bu birikimi ayakta tutan siyasi irade ne durumda?
Tarihte güçlü ittifaklar, genellikle ortak bir varoluşsal tehdidin baskısı altında doğar ve o baskı azaldığında içten içe aşınmaya başlar. NATO, Soğuk Savaş boyunca Sovyet tehdidinin yarattığı varoluşsal gerilimin tutkalıyla bir arada kaldı. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte bu tutkal zayıfladı.
İttifak ayakta kaldı; hatta genişledi. Ancak ortak bir misyon tanımı yerine kurumsal atalete yaslanmaya başladı. Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı bu ataleti kırdı ve NATO'yu yeniden odaklandırdı; ama aynı zamanda üyeler arasındaki farklılıkları da görünür kıldı. İran savaşı ise bu farklılıkları, bir ittifakın kriz anında gerçekten ne kadar işlediğine dair çıplak bir sınava dönüştürdü.
Trump'ın ABD'nin bazı Avrupa üslerini "yardımcı olmayan" ülkelerden daha destekçi ülkelere taşımayı gündeme almış olması, resmi yapıların altındaki siyasi zeminin nasıl kaydığının somut bir göstergesidir.
Ankara'da masaya yatırılacak asıl mesele, sadece yüzde 5 savunma harcaması hedefinin uygulanması değil, 75 yıllık ittifakın niteliğinin yeniden müzakere edilmesi olacaktır.
Türkiye: Tehlikeli ama değerli bir konum
Bu denklemi belki de en doğrudan etkileyen ülkelerden biri Türkiye olacak. Coğrafyası, NATO üyeliği, Ukrayna savaşında üstlendiği arabulucu rolü ve hem Rusya hem de Batı ile açık kanalları koruma kapasitesi gibi unsurların tümü bir arada Türkiye'yi son derece özgün ama aynı zamanda son derece hassas bir konuma taşıyor.
Ankara'nın Temmuz 2026'da NATO Zirvesi'ne ev sahipliği yapacak olması ise bu konumu hem sembolik hem de pratik düzeyde pekiştiriyor.
Ankara, Rusya'nın tam yaptırım rejimine dahil olmayan nadir NATO üyelerinden biri olarak her iki tarafla da diyalogu sürdürebildi. Boğazların Montrö Sözleşmesi çerçevesinde yönetimi, Türkiye'ye hem Karadeniz güvenliği hem de Rusya-Ukrayna müzakereleri bağlamında benzersiz bir işlev kazandırdı.
İstanbul, tahıl koridoru anlaşmasının imzalandığı kent oldu; esir takasları Türk arabuluculuğuyla gerçekleşti. Bir ateşkes ya da müzakere sürecine zemin hazırlanması söz konusu olduğunda, bu kanalların değeri tartışmasız. Bunu bir fırsatçılık olarak değil, stratejik bir kapasite olarak okumak gerekiyor.
İran savaşı sonrasında bu kapasite daha da kritik bir anlam kazandı. Türkiye, hem Tahran ile açık iletişim kanallarını koruyan, hem de NATO üyesi olarak ittifak taahhütlerini sürdüren nadir ülkelerden biri oldu.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Ankara Zirvesi öncesinde ifade ettiği üzere, zirve NATO tarihinin en kritik toplantılarından birine dönüşme potansiyeli taşıyor; çünkü masada yalnızca rutin gündem maddeleri değil, ittifakın geleceğine dair yapısal sorular bulunacak.
"Yıkım" raporunun örtük mesajlarından biri de şu: çok taraflı güvenlik taahhütlerinin zayıfladığı bir dünyada, bağımsız savunma kapasitesi artık bir tercih değil zorunluluktur. İran savaşı bu tespiti bir teorik öngörüden, acil bir gerçeklik saptamasına dönüştürdü.
Türkiye'nin savunma sanayiindeki dönüşüm bu çerçevede değerlendirildiğinde, dış bağımlılığı azaltırken aynı zamanda Türkiye'yi uluslararası pazarda ciddi bir aktör konumuna getirdi.
"Yıkım"a doğru yeni bir düzen mümkün mü?
Herkes neyin yıkıldığını biliyor, bunu söylemekten artık çekinmiyor. Asıl eksik olan, neyin inşa edileceğine dair ortak bir hayal ve o hayali gerçekleştirmeye yetecek ortak bir irade. Tarihin bize verdiği ders, kaos dönemlerinin kalıcı olmadığıdır.
Büyük çöküşlerin ardından yeni düzenler doğmuştur, çoğu zaman çok daha büyük bir yıkımın bedeliyle. Otuz Yıl Savaşları'nın ardından Westphalia Antlaşması, iki Dünya Savaşı'nın ardından BM sistemi inşa edildi. Bu yeni düzenler, yalnızca galiplerin arzusuyla değil; artık kimsenin daha fazla kaybetmeyi göze alamadığı bir yorgunlukla şekillendi.
Her ne kadar yükselen ve gerileyen güçler arasındaki çatışma kalıbı tekrar ettiği iddiasını ileri sürsek de bu kalıbın şiddeti, süresi ve bedeli değişebilir. Bunu belirleyen faktörler arasında liderlik kalitesi, iletişim kanallarının açık tutulması, kırmızı çizgilerin net ve güvenilir biçimde çizilmesi ve her şeyden önce tarafların kazan-kazan olanaklarını görebilme kapasitesi yer alır.
Bu kapasite çoğu zaman olayların ortasında kaybolur; ama inşa edildiğinde, tarihsel yıkımların önüne geçilmesi de mümkün olmuştur.
Türkiye'nin bu tabloda nerede duracağı, önümüzdeki yılların en kritik sorularından biri olacak. Doğu ile Batı arasında köprü kurabilme kapasitesi, doğru kullanıldığında gerçek bir stratejik avantajdır.
Ama bu pozisyonu sürdürmek; net olmayı, güvenilir olmayı ve uzun vadeli bir vizyona sahip olmayı gerektiriyor. Çok boyutlu dış politika, bir belirsizliğe dönüşmeden önce, Türkiye'nin hangi değerler ve çıkarlar etrafında tutarlı bir çizgi çizeceğini açıkça ortaya koyması gerekiyor.
Dünya gerçekten yıkım altında olabilir. Ama yıkımlar, yeniden inşa etmeyi zorunlu kılar. İran savaşı sonrası sarsılan transatlantik ittifak, Hürmüz'de kilitlenen denizyolları, Avrupa'nın ertelenemez hâle gelen stratejik özerklik sorusu ve NATO'nun Ankara'da buluşacak liderlerinin önündeki geniş gündem, hepsi aynı temel soruya çıkıyor:
Kim, neyi, nasıl inşa edecek?
Ve Türkiye bu cevabın neresinde duracak?
Ankara'da alınacak kararlar, bu soruların ilk ciddi yanıtlarını verecek.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish