Yıpratma savaşının önemini teorisyenler görmüşlerdi

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Sergey Shestak/AFP

1991 Körfez Savaşı'nın ardından Batı'da güçlü bir kanaat yerleşti: teknoloji savaşın şeklini değiştirmişti. Hassas güdümlü mühimmatlar, ağ merkezli harp ve gerçek zamanlı istihbarat sayesinde savaşlar artık kısa, ucuz ve az kayıplı olacaktı. Sanayi çağının kitlesel orduları ve uzun yıpratma savaşları tarihe karışıyordu.

Peki gerçekten öyle mi oldu?

Ukrayna'daki çatışma bu iyimserliği kökünden sarstı. Cephede her gün binlerce top mermisi tükeniyor, yüzlerce insansız hava aracı düşürülüyor, taraflar durmadan yeni personel arıyor. Savaşın sonucunu taktik zaferler değil; üretim kapasitesi, mühimmat stokları ve endüstriyel dayanıklılık belirliyor. Kısacası savaş yeniden yıpratma karakteri kazandı. Oysa bu, kimilerinin sandığı gibi şaşırtıcı bir sapma değil. Çünkü meseleyi yıllar önce gören teorisyenler vardı.

Bu isimlerin başında Pentagon'un efsanevi stratejisti Andrew Marshall geliyor. Yaklaşık kırk yıl boyunca Net Değerlendirme Ofisi'nin başında bulunan Marshall, askeri gücün silah sistemlerinden ibaret olmadığını savunuyordu. Ona göre asıl rekabet orduların değil; toplumların, ekonomilerin, sanayilerin ve kurumsal yapıların rekabetiydi. Geliştirdiği "Net Değerlendirme" yaklaşımı askeri dengeyi tank ya da uçak sayısıyla ölçmeyi reddediyor, bunun yerine farklı sorular soruyordu:

Bir devlet kayıplarını ne kadar hızlı telafi edebilir? Savunma sanayisi ne üretebilir? Ekonomisi uzun bir savaşa ne kadar dayanır?

Bugün Ukrayna sahasının dayattığı sorular tam da bunlar. Bir ülke ayda kaç top mermisi üretebiliyor, kaç dron kaybını karşılayabiliyor, elektronik harp sistemlerini ne hızla güncelleyebiliyor?

Bu sorular artık cephedeki taktik başarılar kadar belirleyici. Marshall'ın gerinin görünmez hesabı, sahnenin tam ortasına çıktı.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Marshall'ın öngörüsü tek başına da değildi. 1970'ler ve 1980'lerde Sovyet Genelkurmay Başkanı Mareşal Nikolay Ogarkov, mikroelektronik ve yüksek hassasiyetli silahların savaşın şeklini köklü biçimde değiştireceğini öngörmüş, buna "Askeri-Teknik Devrim" adını vermişti. Marshall bu tartışmaları dikkatle izledi ve Körfez Savaşı'nın ardından kavramı "Askeri Devrim" (RMA) çerçevesiyle Amerikan savunma yazınına taşıdı. Ancak asıl tezi çoğu kez gözden kaçtı: teknoloji devrimi yalnızca mümkün kılar, dönüşümü tamamlayan asıl şey yeni operasyonel konseptler ve kurumsal adaptasyondur. Silah tek başına kazandırmaz.

Marshall'ın bir başka katkısı "rekabetçi stratejiler" kavramıydı. Buna göre rakibi kendi güçlü olduğu alanda değil, zayıf olduğu alanda rekabete zorlamak gerekir. Soğuk Savaş'ta ABD, mikrodevreler ve hassas elektronikteki üstünlüğünü kullanarak düşük radar izli uçaklara yatırım yaptı ve Sovyetler Birliği'ni son derece pahalı hava savunma ağları geliştirmeye zorladı. Sovyet ekonomisinin yaklaşık yüzde 15-17'sini savunmaya ayırmak zorunda kalması, ABD'nin yüzde 6'lık yüküne kıyasla muazzam bir asimetrik yıpranma yarattı ve sistemin çöküşünü hızlandırdı. Marshall savaşı cephede değil, rakibin bütçesinde kazanmayı tasarlamıştı.

Bugün aynı mantık farklı araçlarla geri döndü. Birkaç yüz dolarlık bir FPV dronun milyonlarca dolarlık zırhlı aracı tehdit edebilmesi, savaş alanındaki maliyet eğrisini tersine çeviriyor. Modern savaşta kritik soru "hangi silah daha gelişmiş?" değil; "hangi taraf rakibini daha yüksek maliyetlerle savaşmaya zorlayabiliyor?" Bu yüzden lojistik artık yalnızca mühimmat taşımak değil, rakibin üretim ve ikmal sistemlerini sürdürülemez kılmak anlamına geliyor.

Bu maliyet eğrisini Ukrayna’da olduğu kadar, İran cephesinde de okumak mümkün. Tahran'ın seri ürettiği ucuz insansız hava araçlarına karşı Körfez ülkeleri, tanesi katbekat pahalı önleyici füze sistemleriyle savunma yapmak zorunda kaldı.

Birkaç bin dolarlık bir hava aracını düşürmek için milyonlarca dolarlık füze harcamak, savunan tarafı yıpratan bir denklem yaratıyor; Marshall'ın "rekabetçi stratejiler" mantığının tersine dönmüş bir asimetri. Daha çarpıcı olanı, ABD'nin 30 Mart 2026'dan bu yana İran'a yönelik askeri tehdidi bir caydırma aracı olarak elinde tutmasına karşın kritik mühimmat kalemlerinde sıkıntıya düşmesi. Bir gücün caydırıcılığı en gelişmiş silahına değil, o silahı sürdürülebilir biçimde stoklayıp yenileyebilme kapasitesine bağlı. Stok eridiğinde tehdidin kendisi de aşınıyor. 

Yıpratmanın itibarsızlaştırılması da düzeltilmeyi bekleyen bir yanılgı. Soğuk Savaş'ın son döneminde manevra savaşı teorisyenleri yıpratmayı yaratıcılıktan yoksun, kaba kuvvete dayalı, başarısız bir biçim gibi gösterdiler. Oysa Napolyon Savaşları'ndan iki dünya savaşına, Kore'den Vietnam'a kadar büyük savaşların tamamı yıpratma süreçleri içerdi. Manevra ile yıpratma arasındaki keskin karşıtlık büyük ölçüde yapaydır; başarılı bir manevra bile sonuçta rakibin savaşma kapasitesini aşındırmayı amaçlar. Manevra çoğu zaman yıpratmanın aracıdır, alternatifi değil.

Bu görüşü en net biçimde Rus askeri geleneği temsil eder. Triandafilov ve Tukaçevski'nin geliştirdiği Derin Muharebe doktrini, düşman cephesinin tüm derinliğinin eşzamanlı yıpratılmasını, ardından manevra kuvvetlerinin açılan gediklerden ilerlemesini öngörüyordu.

Rus düşüncesinde yıpratma, operasyonel başarının ön koşuludur. 1943 yazında Kursk sonrası muharebelerde Sovyet tank orduları taktik düzeyde ağır kayıp verdi; ama sanayinin cepheye kesintisiz taze tank ve mürettebat akıtma kapasitesi bu kayıpları stratejik düzeyde soğurdu. Yıpratma savaşının kazananını sahadaki ustalık değil, endüstriyel kütle belirledi. Ukrayna sahası bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.

En radikal kırılmayı ise dronlaşma getirdi. Dronlar zamanla ucuzladı, yaygınlaştı, seri üretilebilir hale geldi. Bir tankın kaybı aylar, bir savaş uçağınınki yıllar süren telafi gerektirir; bir FPV dronun kaybı ise saatler içinde karşılanabilir. Bu rejimde belirleyici olan en gelişmiş platforma sahip olmak değil, teknolojiyi sürekli akış halinde tutabilmek.

Rusya-Ukrayna Savaşı'nın en çarpıcı dersi de buydu. Uzun yıllar barış dönemi mantığıyla çalışan Batılı savunma sanayileri, yüksek yoğunluklu bir savaşın tüketim hızına hazırlıksız yakalandı; birçok ülke birkaç haftalık çatışmanın bile mühimmat stoklarını eritebileceğini fark etti.

Aynı dersin İran cephesindeki yankısı, en güçlü ordunun bile sınırlı bir envanterle ne kadar süre baskı kurabileceğini sorgulatıyor. Artık temel soru değişti: bir devlet savaşın ilk gününde ne kadar güçlü olduğu kadar, üçüncü yılında ne kadar güçlü kalabildiğini de hesaplamak zorunda.

Sonuç olarak bugün konuştuğumuz şey, lojistiğin geri dönüşü değil; savaşın gerçek yüzünün yeniden hatırlanmasıdır. Teknoloji savaş alanını dönüştürdü ama fiziğini ortadan kaldırmadı. Bir hedefi görmek onu yok etmeye yetmiyor; bilgi üstünlüğü, mühimmat üstünlüğünün yerini tutmuyor.

Marshall ve Ogarkov gibi teorisyenler bunu yıllar önce gördüler. Geleceğin askeri üstünlüğü en pahalı platformu üretende değil; kaybını telafi edebilen, üretimini sürdüren, teknolojiyi hızla uyarlayan ve yıpranmaya dayanabilen devlette olacak. Yıpratmayı küçümseyenler yanıldı; onu önceden görenler ise bugünü okumanın anahtarını bıraktı.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU