Hani aşkını, duygularını, korkularını ve o zifiri çaresizliklerini ustaca kâğıda döken; sevilmekten çok sevmenin asaletini vurgulayan, her dizesinde bize kendimizi buldurtan şairler vardır ya... İşte onlardan biri, mısralarını bir mıh gibi yüreklere kazıyan, aşkın ve hüznün şairi Ümit Yaşar Oğuzcan’dır.
Benim için Ümit Yaşar Oğuzcan, Nâzım Hikmet’ten sonra ruhuma en çok dokunan şairlerden biridir.
Nâzım ruhtan dışarı taşan bir yumruksa, Ümit Yaşar ise ruhtan içeri akan bir gözyaşıdır…
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın kitaplarını her açtığımda sayfalar arasında defalarca kaybolur; okur, duraklar, tekrar başlar ve derin derin düşünürüm.
Çoğu zaman elimde olmadan duraksar, "Ah, eğer bu duyguları ben kelimeye dökebilseydim, dizeleri tam da bu şekilde yan yana getirirdim" derim.
Hep hissetmişimdir o, benim yarım kalmış, tamamlanamamış cümlelerimi tamamlar, bendeki mahrem, söze dökemediğim hislere tercüman olur.
Acıyı, ayrılığı ve yalnızlığı öyle bir dille yazar ki, okurken bu duyguların sadece bize ait olduğunu ve ne gariptir ki sadece bize ait olmadığının da farkına varırız.
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın etkisi sadece şiir kitaplarının sayfalarıyla sınırlı kalmamıştır.
Bestelenen şiirleri aracılığıyla sesi bugün hâlâ hayatımızın içindedir.
O, sadece okuduğumuz değil, her gün mırıldandığımız şarkılarda da yaşayan bir şairdir.
Hangileri mi?
Nesrin Sipahi’nin sesinde "Biraz Kül Biraz Duman",
Nükhet Duru’nun "Sevda",
Münir Nurettin Selçuk’un "Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın",
Timur Selçuk’un "İspanyol Meyhanesi",
Emel Sayın ve Behiye Aksoy gibi dev isimlerin sesiyle hafızalarımıza kazınan "Bir Gece Ansızın Gelebilirim"...
"Bir Gece Ansızın Gelebilirim" Ümit Yaşar’ın dizelerinin sadece bireysel duygularla sınırlı kalmadığının en somut kanıtıdır.
Bu noktada, şairin toplumsal hafızadaki yerine dair bir parantez açmak gerekir:
Kıbrıs Barış Harekâtı döneminde Rum kesiminin "Bekledim de Gelmedin" şarkısıyla yaptığı provokatif göndermeye, Türk tarafı onun o meşhur dizeleriyle unutulmaz bir karşılık vermiştir:
Bu kadar yürekten çağırma beni, bir gece ansızın gelebilirim.
Bu tarihi olay, aslında zarif bir aşk şiirinin, yeri geldiğinde nasıl milli bir kararlılığın sembolüne dönüşebileceğini bizlere en çarpıcı şekilde göstermektedir.
Devam edelim;
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın çoğu zaman hüzünlü hayatına gelin bir göz atalım…
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın hayatı, tıpkı şiirleri gibi hüzün, tutku ve trajedilerle örülüdür.
1926 yılında Tarsus’ta şiir tutkunu bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelir.
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın hayatındaki talihsizlikler silsilesi henüz 3 yaşında ayağının kırılmasıyla başlar.
4 yaşında talihsiz bir mangal kazası yaşamış, 5 yaşında ise 20 basamaklı bir merdivenden yuvarlanarak ağır bedeller ödemiştir.
7 yaşına geldiğinde evin sandık kapağı başına düşmüş, aynı dönemde geçirdiği ağır kızamık hastalığı ise diline kekemelik olarak yerleşmiştir.
Gençlik yılları da sağlık sorunlarıyla geçmiş; 14 yaşında apandisit, 19 yaşında böbrek ve 30 yaşında bademcik ameliyatları geçirmiştir.
Çocukluğunu ve gençliğini kuşatan bu kazalar ve fiziksel acılar, şairi hayatı boyunca peşinden sürükleyecek olan o derin melankolinin ve sarsılmaz hüznün ana kaynağı olmuştur.
Henüz küçük bir çocukken, art arda ani gelişen bir rahatsızlıkla iki kardeşinin ölümüne tanıklık etmiş, şiirinin ve hayatının mihenk taşlarından biri haline gelecek olan ölümle bu kayıplar aracılığıyla tanışmış; ölüm korkusu ve kimi zaman onun çağrısı hayatı boyunca peşini bırakmamıştır.
Genç Ümit Yaşar Oğuzcan, edebiyat dünyasına ilk resmi adımını 1940 yılında Yedigün Dergisi kadrosuna katılarak atar. Buradaki başarısı kısa sürede yankı bulur. Şiirleri dergiden dergiye taşınırken, kitapları da birbiri ardına okurla buluşmaya başlar.
1947’de yayımlanan ilk eseri "İnsanoğlu" ile başlayan bu yolculuk, 1975 yılına gelindiğinde 33 şiir, 4 düzyazı, 13 antoloji ve 1 biyografiyle toplamda 50 kitaplık dev bir külliyata dönüşür.
Eserlerinde çoğunlukla aşkın, ayrılığın ve özlemin izini süren şair, her fırtınada aşka sığınır.
Sığınır ama gemisi hep de alabora olur…
İki evlilik yapmıştır Ümit Yaşar Oğuzcan.
İlk evliliğini Mersinli Özhan Oğuzcan ile yapmış, bu evlilikten Vedat Oğuzcan ve Lütfi Oğuzcan doğmuştur.
1978 yılında ise ikinci eşi Ulufer Hanım ile evlenmiştir.
Ömrü boyunca defalarca intihara teşebbüs edecek kadar (kendine göre 3, rivayetlere göre 24 kez) derin bir yalnızlık ve yaşama sancısı çeken şairin dünyası, 1973 yılında oğlu Vedat’ın Galata Kulesi’nden atlayarak hayatına son vermesiyle geri dönülemez bir karanlığa gömülmüştür.
Bu büyük kayıp, onun şiirindeki "ölüm" ve "çaresizlik" izleklerini çok daha sarsıcı bir boyuta taşımıştır.
Ömrü boyunca kendini anlatma mücadelesi veren Oğuzcan, üretkenliğini eleştirip çok yazdığını söyleyenlere ise tarihe geçen o unutulmaz savunmasıyla cevap verir:
Bana çok yazıyorsun diyorlar; ben yazarak yaşıyorum. Bir insana hiç 'Sen çok yaşadın, artık öl' denir mi?
Melankolinin kıyısında bir ömür
Yaşadığı dönemin en çok okunan, sevilen şairlerinden olsa da iç dünyasında fırtınalı bir melankoliyle yaşamıştır.
Hayatının uzun bir dönemini banka memuriyetiyle geçirmiş, duygularını saklamaya elvermeyen şair mizacının ve şairliğinin, çoğu zaman yüzünde patlayan bir tokat gibi olduğunu; bilgisinin ve yeteneklerinin iş hayatında görmezden gelindiğini, haksızlığa uğradığını dile getirmiştir.
Haksızlıklara tahammül edemeyerek birçok kez istifa etmiş, ardından yeniden başlamıştır.
"Hayatımdaki istifaların yekûnu dokuzdur. Çok güzel istifa ve aşk mektupları yazdığımı, hiçbir tevazuya kapılmadan söylemeliyim" demiştir.
Her ne kadar mizahi bir dille ifade etmiş olsa da durumunu maruz kaldığı haksızlıklar, işsizlik ve parasızlık zaman zaman hayattan kopma noktasına kadar sürüklemiştir şairi.
1961 yılı, şairin bu kırılma noktalarını en şiddetli yaşadığı dönemdir.
Yaklaşık 15 yıl emek verdiği işinden gurur meselesi yüzünden ayrılmak zorunda kalmış, eşini ve iki çocuğunu Ankara’da bırakıp bir umutla İstanbul’a gelmiştir.
Ancak İstanbul beklediği kucağı açmaz; işsizlik, parasızlık ve imkânsız bir aşkın ağırlığı üst üste biner.
Şair, tutunmaya çalıştığı tüm dalların elinde kaldığı o günlerde, kurtuluşu hayatın son bulduğu yerde aramaya başlar ve "Üstüme Varma İstanbul" şiirini bu dönemde yazar.
....
Ezilmiş ellerimin arasında başım
Bu yeryüzünde başka çarem kalmamış
İşte gelip kapılarına dayanmışım
Karşında yıkılmış bir duvar gibiyim
Beni sarhoş etme başım dönüyor
Üstüme varma İstanbul, kederliyim.
Ümit Yaşar Oğuzcan, oğlu Vedat’ın trajik kaybına dek yaşamın ve ölümün sınırında defalarca gidip gelen bir ruhtur.
Rivayetler onun 24 kez bu yola başvurduğunu söylese de şair kendi anlatımlarında ölümle yüzleştiği 3 büyük teşebbüsten bahseder.
Hayat hikâyesinin en hüzünlü taraflarından biri de babası Lütfi Oğuzcan ile olan ilişkisidir.
Babası, oğlunun sürekli intihar eğilimlerine karşı ona her zaman sitem dolu bir mesafe koymuştur.
Babası Lütfi Oğuzcan, oğlunun ilk intihar denemesinden sonra şu şiiri kaleme almıştır:
Bak! Dünya ne güzel bu sitem niye
Ettim ben adımı sana hediye
Mutluyum ey oğul babanım diye
Çarptırma hicvinle cezaya beni
Şairin ilham kaynağı kadınlar
Bazı şairlerin kaleminde kadınlar, sadece birer isim değil, kelimelere can veren en temel ilham kaynaklarından biri haline gelir.
Dante’nin karanlıktan aydınlığa çıkışını simgeleyen rehberi Beatrice’den, Petrarca’nın binlerce soneye sığdıramadığı ulaşılmaz Laura’sına kadar kadın figürü; şiirin hem kalbi hem de yön göstericisi olmuştur binlerce yıldır.
Türk edebiyatında ise Sezai Karakoç’un gizemli "Mona Roza"sı veya Cemal Süreya’nın dizelerinde hayat bulan kadınlar, estetik birer imge olmanın ötesine geçerek hayatın tüm coşkusunu ve hüznünü şiirin merkezine taşımıştır.
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirlerinde de kadın önemli bir ilham kaynağıdır.
Kadınlar, sıradan birer özne olmaktan çıkıp şiirin ruhunu oluşturan asıl değer haline gelmişlerdir.
Şiirlerinde kadın, çoğu zaman gerçek bir kişiden ziyade aşkın, özlemin ve yalnızlığın simgesi olarak karşımıza çıktığını görürüz.
Genellikle ulaşılamayan ya da kaybedilmiş sevgili olarak idealize edilir ve bu yönüyle şairin duygusal dünyasında hem mutluluğun hem de acının kaynağı olur.
Kadın figürü, ayrılık, hasret ve kavuşamama temalarıyla iç içe geçerek melankolik bir atmosfer yaratırken, aynı zamanda şair için hayatın anlamını belirleyen, varlığıyla yaşamı güzelleştiren, yokluğuyla ise her şeyi anlamsızlaştıran merkezi bir unsur hâline gelir.
Ümit Yaşar "Kadınlar İçin Sone" adlı şiirinde sevdiği kadın tipini tarif etmiştir:
Ben güzel gözlü kadınları severim
Bir de küçük ayaklıları, uzun boyluları
Hem nasıl severim, öyle severim işte
Terler avuçları, kesilir solukları
Ben mahzun kadınları severim
Yavru ceylanca kadınları, ürkekçe
Hem nasıl severim, öyle severim işte
Bilemezsiniz ne güzeldirler, öpüştükçe
Ben akıllı kadınları severim
Düşünün, az konuşan çok bilen
Her yerde, her zaman nazı çekilen
Hem nasıl severim, öyle severim işte
İçimde büyük, sonsuz ateşler yanmalı
Ölümüm bile o kadın yüzünden olmalı
Ümit Yaşar Oğuzcan, hayatı boyunca kadınlara derin bir hayranlık beslemiş olsa da bu duygularına pek karşılık bulduğu söylenemez.
1957 yılında Anahtar dergisine verdiği bir röportajda, ironik bir şekilde kendisini "aşkı hiç tatmamış bir aşk şairi" olarak tanımlar.
Bu paradoksu kendisi de gülünç bulduğunu belirterek şu dikkat çekici eklemeyi yapar:
Ben aşkı yaşamıyorum, sadece onu arıyorum; şayet bir gün bulabilirsem, işte o zaman gerçek bir aşk şairi olabilirim.
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın en ikonik şiirlerinden biri olan "Milyon Kere Ayten", şairin "arayışının" ve bir kadını evrenin merkezine koyma tutkusunun zirvesidir.
Ben bir Aytendir tutturmuşum oh ne iyi
Aytenli içkiler içip sarhoş oluyorum ne güzel
Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin,
Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor
Şarkılar söylüyorum
Şiirler yazıyorum Ayten üstüne
Saatim her zaman ya Aytene beş var,
Ya da Ayteni beş geçiyor
Ne yana baksam gördüğüm o
Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor.
Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz.
Günlerden Aytenertesidir.
Şiirdeki "milyon kere", "her yerde" ve "her şeyde" vurguları, şairin içindeki o büyük boşluğu tek bir isimle doldurma çabasıdır.
Şair, aslında hiç bulamadığı o mutlak aşkı, "Ayten" imgesi üzerinden inşa eder.
Ayten; ekmektir, sudur, uykudur ve uyanılan her sabahın adıdır.
"Milyon Kere Ayten", sevilen bir kadına yazılmış sıradan bir övgü değildir.
Yalnız ve aşkı arayan bir ruhun, hayali bir bütünü veya ulaşılamayan bir kadını tanrılaştırma ayinidir.
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiir serüveni, kadınlara duyulan platonik hayranlıktan evlat acısının getirdiği derin karanlığa uzanan trajik bir dönüşümün öyküsüdür.
Kariyerinin ilk dönemlerinde kadınları hayatın merkezi ve ulaşılamaz birer ilham kaynağı olarak gören şair, 1973 yılında oğlu Vedat’ın Galata Kulesi’nden atlayarak intihar etmesiyle kalemi farklı bir dünyaya doğru direksiyon kırar.
O günden sonra dizelerine derin bir acı ve ölüm teması hâkim olur.
Bu sarsıcı olay, onun şiirlerindeki romantik melankoliyi yerle bir ederek yerine ölüm, intihar ve bitmek bilmeyen bir vicdan azabı eksenli, ağır bir depresif hava getirmiştir.
Bir zamanlar "Ayten" gibi imgelerle aşkı ve yaşamın estetiğini arayan şair, hayatının bu en acı kırılma noktasından sonra yalnızca gidenlerin boşluğunu ve varoluşun sancısını anlatan, edebiyatımızın en hüzünlü ve karanlık dizelerine dönüşmüştür.
Veda(t) ve Galata Kulesi’nde bekleyen ecel
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiir serüveni Uyanış, Arayış, Çalkanış, Kaynayış ve Duruluş olarak 5 döneme ayırdığı trajik bir dönüşümün öyküsüdür.
1973 yılında oğlu Vedat’ın Galata Kulesi’nden atlayarak intihar etmesiyle kalemi farklı bir dünyaya doğru direksiyon kırmıştır.
O günden sonra dizelerine derin bir acı ve ölüm teması hâkim olur.
Bazı acılar vardır ki tarifsizdir…
Bir babanın evladını kaybetmesi zamanın akışının bozulması, doğanın kendi "hiyerarşini" reddetmesidir.
Umutların ve yaşam sevincinin parçalarcasına sökülüp atılmasıdır.
Bir baba için evlat, hayata atılan bir çapa gibidir; o çapa koptuğunda baba, uçsuz bucaksız ve dalgalı bir denizde pusulasız kalır…
6 Haziran 1973 tarihi Ümit Yaşar Oğuzcan’ın çapasının koptuğu, kör kuyularda merdivensiz kaldığı tarihtir…
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın oğlu Vedat, henüz 24 yaşındayken, bir kadeh konyak içer ve Galata Kulesi’ne çıkarak kendini aşağı bırakır, elinde bir notla:
İntihar öyle edilmez, böyle edilir baba…
Zaman durmuştur…
Ömrünü kendi ölümüne şiirler adayarak geçiren Ümit Yaşar Oğuzcan, hayatın en amansız ironisiyle yüzleşecek; yıllarca kendi gidişi için hazırladığı o mısraları, bu kez oğlunun ardından bir ağıt gibi kâğıda dökmek zorunda kalacaktır…
Ümit Yaşar Oğuzcan oğlunun ardından Galata adlı şiirini yazar:
6 Haziran 1973
Pırıl pırıl bir yaz günüydü
Aydınlıktı, güzeldi dünya
Bir adam düştü o gün Galata Kulesi’nden
Kendini bir anda bıraktı boşluğa
Ömrünün baharında
Bütün umutlarıyla birlikte
Paramparça oldu
Bir adam benim oğlumdu...
Gencecikti Vedat
Işıl ışıldı gözleri
İçi
Bütün insanlar için sevgiyle doluydu
Çıktı apansız o dönülmez yolculuğa
Kendini bir anda bıraktı boşluğa
Söndü güneş, karardı yeryüzü bütün
Zaman durdu
Bir adam düştü Galata Kulesi’nden
Bu adam benim oğlumdu
Açarken ufkunda güller alevden
Çıktı, her günkü gibi gülerek evden
Kimseye belli etmedi içindeki yangını
Yürüdü, kendinden emin
Sonsuzluğa doğru
Galata Kulesi’nde bekliyordu ecel
Bir fincan kahve, bir kadeh konyak
Ölüm yolcusunun son arzusu buydu
Bir adam düştü Galata Kulesi’nden
Bu adam benim oğlumdu
Küçüktü bir zaman
Kucağıma alır ninniler söylerdim ona
'Uyu oğlum, uyu oğlum, ninni'
Bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat
6 Haziran 1973
Galata Kulesi’nden bir adam attı kendini
Bu nankör insanlara
Bu kalleş dünyaya inat
Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona
'Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat…'
Yıllarca ölümün etrafında bir gölge gibi dolanan Ümit Yaşar Oğuzcan, arzuladığı o sonun geri dönülmez ağırlığını, oğlunun Galata Kulesi’nden düşüşüyle yüreğine inen o amansız sızıda ilk kez ve en çıplak haliyle hissetmiş olmalıdır…
Hayatla geç kalınan barış
Hayata veda etmeden kısa bir zaman önce gerçekleştirdiği, 12 Kasım 1984 tarihli Nokta Dergisi röportajında intihar girişimlerini değerlendirilmesi istenildiğinde, şöyle yanıtlamıştır:
Çok pişmanım. Bu olayların yaşamımda olmaması için neler vermezdim ki… Ölümü istemek için o zamanki geçerli nedenlerim bugün vardığım mantık düzeyinde geçersiz. Bugün vardığım akıl, mantık ve olgunluk çizgisinde yaptıklarımın yersiz ve yanlış olduğunu kabulleniyor ve hayatın bütün acılara rağmen yaşanmaya değer olduğunu düşünüyorum. Üstesinden gelmeliydim.
Ölümü çıkar yol olarak görmemeliydim.
Sarsıcı kayıptan sonra, hayatın tüm kederine rağmen yaşanmaya değer olduğunu bir "olgunluk çizgisi" olarak kabul etse de kaderin cilvesi yine kaçınılmazdır.
Her vedaya ömrü boyunca meydan okuyan şair, tam da hayata sımsıkı tutunup yarınları beklemeye başladığında, bu kez çağırmadığı bir ölümün kucağında sessizliğe bürünmüştür 4 Kasım 1984 tarihinde.
Ümit Yaşar Oğuzcan, ardında sadece hüzünlü mısralar değil, acıyla damıtılmış devasa bir hayat ve şiir külliyatı bırakarak aramızdan ayrılmıştır.
Belki de onun trajedilerinden biri de ölümü bir saplantı gibi aramayı bıraktığı an, ölümün onu bulmuş olması olabilir mi?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish