20 Şubat 1909'da Fransız Le Figaro gazetesinin ön sayfasında yayımlanan "Fütürist Manifesto", İtalyan şâir-yazar Filippo Tommaso Marinetti'nin kaleminden şu sözlerle infilâk ediyordu:
(…) İlân ediyoruz ki, dünyanın ihtişâmı yeni bir güzellikle daha da zenginleşti: hızın güzelliği. Patlayıcı nefesli bir yılan misâli kaportası büyük borularla süslenmiş kükreyen bir yarış arabası – sanki mitralyöz üzerinde koşarmışçasına – Semadirek Kanatlı Zaferi heykelinden daha güzeldir. (…) Dünyanın yegâne hijyeni olan savaşı yücelteceğiz; militarizmi, vatanseverliği, anarşistlerin yıkım getiren hareketleri, öldüren güzel fikirleri ve kadının hor görülmesini yüceleştireceğiz. Müzeleri, kütüphaneleri yıkacağız, ahlakçılıkla, feminizmle ve tüm fırsatçı yahut faydacı ödleklikle savaşacağız. (…) Modern başkentlerdeki devrimin çok renkli, çok sesli gelgitlerinin şarkılarını söyleyeceğiz; vahşi, elektrikli bir ay ışığında parıldayan cephaneliklerin ve tersanelerin geceye ait titreşimlerinin; duman tüten yılanları yiyip yutan haris demiryolu istasyonlarının; dumanlarının ipleriyle bulutlara asılı fabrikaların; güneşli nehirlerin şeytânî bıçakları üzerinde gerilen ve jimnastikçilerin sıçrayışını andıran köprülerin; ufku koklayan maceraperest buharlı gemilerin; uzun borularla gemlenmiş devâsâ çelik atlar misâli raylarda kişneyip tepinen geniş göğüslü lokomotiflerin ve pervaneleri bayrak şakırtıları ve coşkulu kalabalığın alkışlarıyla dolu uçakların kayarca süzülmesinin şarkılarını söyleyeceğiz.
Bundan 117 yıl önce, Marinetti sanatın dönemin yükselen teknolojisi ve sanayiiyle harmanlanması gerektiğini işâretlerken hem dünyanın yeni ufkunu açıkça "bağırıyor" hem de onu alabildiğine -kendi ideolojik parametrelerince- estetikleştiriyordu.
Buna göre bir tarafta mücadele edilmesi (hatta ateş ve şiddetle "arındırılması") gereken "dekadan eski dünya, diğerinde ise müjdelenen "hız" odaklı bir yeni çağ bulunur. Gücün, erilliğin, aşkın bağlılıkların, savaşçılığın, "makine"nin (yani teknolojinin) kutsandığı; entelektüalizmin, zayıflığın, dişilliğin ise aşağılandığı bir düzlemden bahsetmek mümkün.
Şüphesiz ki Marinetti'nin manifestosu ilerleyen yıllarda zuhur edecek olan "faşizm" olgusunun "kendisi" olmadıysa da ona "prelude" mâhiyetinde bir işlev gördü. Öyle ki, şâir Mart 1919'da Benito Mussolini önderliğinde temelleri atılan İtalyan Muharip Birlikleri'nin (ki bu örgüt sonraları Ulusal Faşist Parti'nin nüvesidir) 119 kurucusundan birisi olacaktı.
Gerçekten de Marinetti, öldüğü 1944 yılına değin, faşist ideolojinin en hararetli destekçilerinden ve en sarsılmaz köşe taşlarından olarak kalmıştır.
Velhâsıl, bütüncül bir sanat hareketi olarak "fütürizm"in, faşizmin ideolojik zemininin teşkil edilmesindeki payını yadsımak kâbil değildir. Faşizmin "geçmişin kokuşmuşluğuna sünger çekme" istencinden "anti-liberal" dürtülerinin estetize edilmesine kadar fütürizmin nüfuzu açıktır.
Fütürizmden 117 yıl sonra ise -çok farklı bir tarihsel arka plan, toplumsal çerçeve ve politik hususiyetler demetiyle bezenmiş tarzda- bu defa Palantir Technologies, fütürizmin hâlet-i ruhiyesine benzer bir ilhamın ürünü olduğunu varsayabileceğimiz bir "manifesto" yayımladı.
ABD müdahaleciliğinin yazılım ortağı Palantir'in resmî X sayfasında yayımlanan manifesto aslında "yeni" sayılmaz. Sayılmaz çünkü benimsediği ana omurga, şirketin CEO'su Alexander Karp ve Nicholas Zamiska'nın 2025 tarihli kitabı The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief, and the Future of the West'e yaslanıyor. 22 maddelik metin, mevzubahis eserde serdedilen tezlerin "sıkıştırılmış" bir versiyonunu yansıtsa da "takdim" plânında -bilerek- bir "manifesto" formatında kurgulanmış.
Palantir'in manifestosunda elbette Marinetti'nin şiirselliği yok. Çok daha "kurumsal" ve "pragmatik" bir dil hâkim. Bu da şüphesiz ki şaşırtıcı değil zira 20'nci yüzyılın başındaki "avangart" figür çoğunlukla edebiyatçı-sanatçı-asker idi. Oysa 21'inci yüzyılın buzkıranları ekseriyetle girişimci-mucit-mühendis üçlemesinden çıkıyor.
Palantir, manifestoda kabaca şu noktayı vurguluyor: Batı'nın ayakta kalması ve dahi kendine yeni çağda bir "meşruiyet" zemini inşâ etmesinin yolu basit bir "ahlâkî câzibe" ihtivâ etmesinin ötesinde katı bir "güç kutbu" olmasından geçer. Bu minvalde yapay zekâ silâhlanmalı (hatta, bizatihi "silâhlaştırılmalı"), toplumlar (teknoloji endüstrileriyle birlikte) askerîleşmeli ve siyâset "Batı'nın kültürel üstünlüğü"nü mühürleyici tarzda alabildiğine yeniden tasarlanmalı.
Teknolojinin, onu üretenlerin elinde ve "vasıtasıyla" bir nevî "eğlence" oyalanmasına dönüştüğüne dair tespit (ki bu hücum esasen "woke" zihniyetli Silikon Vâdisi'ni hedef alıyor) – tıpkı Fütürist Manifesto'da olduğu gibi – bir çeşit "dekadans" teşhisini de beraberinde getiriyor.
Dahası, manifestoda kamu yöneticileri için "ahlâk" unsurunun "gereksiz" bir "pranga"ya dönüştüğü de dolambaçsız bir şekilde dillendiriliyor. Bu bağlamda 18. Maddede ifâde edilen "kamusal şahsiyetlerin özel hayatlarının ifşâsı pek çok yeteneğin devlet hizmetinden alıkonulmasına vesile oluyor" açıklaması rahatlıkla bu zâviyeden değerlendirilebilir. Hatırlanacağı üzere, Marinetti de kendi manifestosunda "ahlakçılık" vaaz edenlerle savaşılmasını salık veriyordu.
Çoğulculuğu ve "kültürler arası eşitliği" bir "aldatmaca" addeden manifesto, bir yandan ulusal kimlikleri yeniden tahkime çağırırken, diğer yandan da farklı kültürlerin kendi aralarında bir "hiyerarşi"ye tâbi olduğunu belirtiyor.
Tam bu noktada bir parantez açmak zorundayım.
Bilindiği üzere Palantir Technologies 11 Eylül'ün hemen ertesinde Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) üst-düzey güvenlik bürokrasisinin inisiyatifiyle (ve dahliyle) kurulmuştu. "11 Eylül konjonktürü"nün açılımı ise ancak o döneme damgasını vuran Samuel Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" başlıklı kitabının dikkate alınmasıyla mümkün. Zira kitap, "Batı" ile "İslâm/Doğu" medeniyetlerin -geleceğe yönelikça- tışma dinamiklerinin ideolojik altyapısını koyuyordu.
Dahası, Batı ulusal-sağının (Avrupa ulusal-sağlarıyla birlikte) radikal İslâm düşmanı/İsrailofil dönüşümünün tohumlarının da tam olarak bu tarihsel kesitte atıldığı muhakkak kayda geçirilmeli.
Tüm bunlara ilâveten, Palantir'in 1967 doğumlu kurucusu Peter Thiel'in 1970'lerde günümüz Namibya'sındaki "Swakopmund" köyünde yetiştiği-büyüdüğü, söz konusu köyde o yıllarda dahi Hitler'in doğum gününün coşkuyla kutlandığı, dükkânlarda nasyonal-sosyalist döneme ait hatıra eşyaların satıldığı, beyazların birbirlerini "Heil Hitler!" selâmıyla selâmladıkları ve "apartheid" koşullarında siyâhî yerlilerin "kölece" yaşamaya zorlandıkları not düşülmeli.
Thiel ile Karp arasındaki -en hafif tâbirle- ideolojik "kesişme" evvelden derli-toplu yazıldığı için daha çok detaya girmiyorum. Ancak bu arka planın, Palantir manifestosunun "hard power", kültürel hiyerarşi ve dekadans tenkidi gibi temalarını daha geniş bir tarihsel ve biyografik bağlama oturtmamıza yardımcı olduğu aşikâr.
Bu retoriğin, Curtis Yarvin (Mencius Moldbug) tarafından temelleri atılan ve Nick Land tarafından sistemleştirilen "Dark Enlightenment" (Karanlık Aydınlanma) akımıyla uyumu da (anti-eşitlikçi, anti-demokratik ve teknolojik nitelikleri bağlamında) manidardır.
Hülâsâ, nasıl ki vaktiyle burjuvazi feodal aristokrasiyi tahtından indirdiyse ve nasıl ki finans-kapital sanayi burjuvazisini sönümlendirdiyse, bugün de yeni "teknoderebeyleri" kendi sınıf iktidarlarını kurma arzusuyla tutuşuyorlar. Bunun için de bir "vasıta-ideoloji"ye ihtiyaçları vardı ki, nitekim artık onu da bir şekilde edinmiş görünüyorlar.
Nihâyet, gelelim Marinetti ile Palantir arasındaki "yıkım" sevdasına. Zira bu "sevda" ikili arasındaki ciddi bir "bağlaç". Karp, bir "yıkım müptelâsı"dır dersek, sanırım yanılmış olmayız. Çoğu konuşmasında yıkıcılığın izlerini sürmek mümkün ve bunu fazlasıyla kullanıyor. Bir sözü ise zaman içinde ziyadesiyle ünlendi. Orada Karp şöyle diyor:
Palantir burada yıkmak, (…) düşmanları korkutmak ve gerektiğinde onları öldürmek için var.
Bu cümlesi, Marinetti'nin "savaş dünyanın tek hijyenidir" ve "yıkıcı-öldürücü güzel fikirler" yüceltmeleriyle çarpıcı bir paralellik taşır. Her ikisinde de "yıkım", yeni bir nizâmın ve yeni bir güç tasarımının ön şartı şeklinde sunuluyor.
Palantir Manifestosu'nda altı ısrarla çizilen "savaşa hazırlık" levhası da bu yönden anlam kazanıyor. Nitekim Almanya ve Japonya'nın yeniden silâhlandırılması noktasında billurlaştırılan "post-1945 revizyonizm" fevkalâde ezber bozucu. Yine "biz savaşa hazırlık yapmazsak düşmanlarımız her halükârda yapacak" (5. Madde) agresif bir gerçekçiliğin tezahürü. Ve yine, yeniden Marinetti'yle "dirsek teması" kuran cinsten bir yaklaşımın ürünü.
Fütürizm ve Palantir Manifestosu teşhiste (dekadans), çıkışta (teknolojinin kutsallaştırılması), metotta (aksiyonerlik ve güç betimlemesi) ve – henüz kesin olmasa bile yüksek potansiyelle – varış noktasında (siyâsî dönüşüm) ortaklaşıyor.
Gerçekten de "Tarih" tekerrür etmez belki ancak kesinlikle yer yer "kafiyeli" konuşur. 1909'da sanatsal boyutu yüklü bir "teknolojik isyan", İtalyan faşizminin kültürel ve ideolojik gövdesinin oluşmasına katkı sunmuştu. Bugün ise Palantir Manifestosu, benzer bir isyânı (henüz ismi konulmamış) "Batı'nın varoluşunu sürdürme ideolojisi"ni pekiştirme itkisiyle sergiliyor.
Kendi payıma şu çıkarımı rahatlıkla yapabiliyorum: Uzun müddettir sağ-popülistlere/ulusal-muhafazakârlara nispetle benimsenen "faşizm tekrar yükseliyor" anlatısına -gözümün önündeki somut veriler ışığında- hiç inanmadım. Hep bunun aksini yazdım. Çünkü böylesi bir "yakınlığa" hiç rastlamadım.
Ne var ki bugün itibarıyla durum biraz daha nüanslı. Faşizm, 21'inci yüzyılda salt estetik retoriği ve otoriter yönetişim motifleriyle güncellenecek olsaydı, Palantir Manifestosu buna en çok yaklaşacak örneklerden biri olarak karşımızda duruyor.
Yarınlarda bu manifesto hangi "-izm"e hayat verir bilemiyorum. Bu, elbette doktriner "faşizm"in kendisi olmayacak – hâlihazırdaki içeriği bu anlamda "faşist" değil zaten. Öyle olduğunu ileri sürmek hem yanlış hem de müthiş bir anakronizm örneği olur. Ancak -istemli yahut istemsiz- bir "günümüz şartlarına biçimsel uyarlama" eğilimini görmezden gelmek de neredeyse imkânsız.
Bir şey kesin: Palantir Manifesto'sunun yanında demokratik çerçevede iktidar mücadelesi yürüten sağ-popülist/ulusal-muhafazakâr vb. siyasal kategorilerinki bir "çocuk oyuncağı" yahut "sinek vızıltısı" mertebesinde kalır.
19 Nisan 2026 tarihinin bence ileride kritik bir ‘kurucu an/eşik’ olarak değerlendirilebilecek kıvamı fazlasıyla haiz. Etkileri hemen görünmeyebilir belki ancak önümüzdeki yıllarda yankıları derin, şiddetli ve herhalde "yıkıcı" olacaktır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish