Şubat sonunda başlayan ABD ve İsrail taarruzlarının askeri evresi aslında 30 Mart civarında kapandı.
O tarihten bu yana yaşananları savaşın devamı değil, savaşın yerini alan bir pazarlık düzeni olarak okumak gerekir.
Trump'ın art arda koyduğu ültimatomlar, sürekli ertelenen son tarihler, "her köprüyü yıkarım" tehditleri ve bunların hemen ardından gelen ateşkes sinyalleri; tüm bunlar gücün zorlayıcı kullanımının klasik bir gösterisiydi:
Tehdit edersin, taviz beklersin, alamazsan tehdidi tazelersin.
Caydırıcılık ile diplomasinin iç içe geçtiği bu evrede inisiyatif büyük ölçüde Washington'daydı.
Şimdi tablo değişiyor.
Ve değişimin motoru cephe değil, ekonomi.
Boğaz sıkıştıkça Washington yumuşuyor
İran, Şubat sonunda fiilen kapattığı Hürmüz Boğazı'nı bir koz olarak elinde tutmayı sürdürdü. Boğazdan dünya petrol akışının yaklaşık beşte biri geçiyor ve trafik aylardır neredeyse durma noktasında. Bunun bedeli küresel piyasalara doğrudan yansıdı. Brent ve WTI fiyatları savaş başladığından bu yana zaman zaman yüzde elliyi aşan sıçramalar yaşadı, ABD'de pompa fiyatları savaş öncesine kıyasla galon başına bir buçuk dolar yukarı çıktı. Saudi Aramco yöneticisi, boğaz bugün açılsa bile piyasanın dengelenmesinin aylar süreceğini, açılış birkaç hafta gecikirse normalleşmenin 2027'ye sarkacağını söylüyor.
Burada akla gelen ilk itiraz şu: O boğazdan İran'ın kendi petrolü de geçiyor, kapatan kendi can damarını kesmiyor mu? Kesiyor. Ama maliyetin iki tarafta karşılığı aynı değil. İran için bu bir varoluş savaşı; rejim sıkıştıkça kaybedecek eşiğin zaten altına inmiş durumda. ABD toplumu içinse karşılık doğrudan ekonomik: pompa fiyatı, enflasyon, seçmenin cebi.
Trump'ın halkına "kısa sürede çözülecek, biraz dişinizi sıkın" demesi bunun en açık işareti. Zorlayıcı diplomaside güçlü olan taraf halkından sabır istemez; sabır telkini sıkışmışlığın itirafıdır. Boğaz iki tarafı da boğuyor, fakat İran daha azını kaybedecek noktada olduğu için kozu daha rahat oynuyor. Asimetri buradan doğuyor.
Bu baskı Trump'ın hesabını değiştirdi. Enerji fiyatları ve seçmenin cebindeki maliyet Beyaz Saray'ın en yakından izlediği değişkenler. Dolayısıyla son haftalarda Trump'ın söyleminin sertlikten yumuşamaya kaydığını görüyoruz.
"Anlaşmaya çok yakınız" cümlesi artık tehditlerin yerini almış durumda. Hatta bugün Netanyahu'dan, İran'ın füze saldırılarına askeri misilleme yapmasını ertelemesini istediği, İsrail başbakanının da bu talebi isteksizce kabul ettiği iddia edildi. Ekonomik sıkışma derinleştikçe Washington'ın masada daha uzlaşmacı oturması tesadüf değil, doğrudan sonuç.
Tahran'ın yeni pozisyonu: Barışı dayatan taraf
Asıl dikkat çekici olan İran'ın konumlanışı. Bugün İran, İsrail'in orta ve güney kesimine Emad, Kadr F ve Hayber Şekan füzeleriyle yeni bir misilleme dalgası gönderdi. Burada bir çelişki gibi görünen nokta aslında işin özü. 30 Mart, Trump'ın ilan ettiği ateşkesin tarihi; o günden bu yana ABD'nin büyük bir operasyon yaptığını, harbi askeri anlamda sürdürdüğünü görmedik.
Dolayısıyla bu füzeler savaşın değil, ateşkes düzeninin içinde okunmalı: kimi zaman ihlal, kimi zaman gözdağı, her hâlükârda pazarlığın aracı. Tahran ateşi söndürmek için değil, masada sözünü dinletmek için ateşliyor.
Ardından gelen açıklama daha da önemli: İran Silahlı Kuvvetleri, İsrail'e yönelik askeri operasyonların sona erdiğini duyurdu ve İsrail'in Lübnan saldırılarına yeniden başlaması halinde çok daha şiddetli karşılık vereceği uyarısında bulundu.
Buradaki mantık dikkatle okunmalı. İran füzeyi öç almak için değil, bir sınır çizmek için kullanıyor. Mesaj şu: Ateşkesi bozan sensin, Lübnan'a vurmayı sürdürürsen seni yeniden vururum. Yani Tahran, kendisini çatışmayı tırmandıran taraf olmaktan çıkarıp barışı dayatan, kırmızı çizgiyi koyan taraf konumuna yerleştiriyor.
Bu, savaşın ilk evresine göre ciddi bir pozisyon kazanımı. İlk evrede İran saldırıya uğrayan, savunmada kalan, boğazı kapatarak ancak negatif bir koz üretebilen taraftı. Şimdi ise hem füze kapasitesini canlı tuttuğunu gösteriyor hem de ateşkesin şartlarını belirleme iddiasını taşıyor.
İki dayatma, tek masa
Ortaya iki ayrı zorlama ekseni çıkıyor. Bir yanda ekonomik gerçekliğin Washington'a dayattığı yumuşama; petrol fiyatı ve Hürmüz tıkanıklığı Trump'ı anlaşmaya itiyor. Öte yanda İran'ın askeri araçla dayattığı sınırlama; füze diplomasisiyle İsrail'in Lübnan'daki hareket alanını daraltmaya çalışıyor. İki dayatma da aynı masaya bakıyor ama farklı kaldıraçlar kullanıyor.
İsrail bu denklemde giderek sıkışan taraf.
Peki İsrail neden çatışmayı kapatmaya yanaşmıyor?
Çünkü İsrail bu alanda oyunbozan rolünü bilinçli sürdürüyor. Mantık basit: İran'a ve uzantılarına ne kadar zarar verirse o kadar kâr. Savaşın bitmesi, özellikle Netanyahu ve aşırı sağcı koalisyon ortaklarının işine gelmiyor; ateşkesin ardından gelecek seçimler ve başbakanın başında sallanan yargı kılıcı, çatışmanın sürmesini iç siyaseten cazip kılıyor. İsrail İran daha zayıfken sonucu kalıcılaştırmak isterken, Washington tam tersine bir an önce kapatmayı önceliyor.
Washington ile Tahran politikası konusunda görüş ayrılığı yaşandığı İsrail basınında da açıkça tartışılıyor. Trump'ın bugün Netanyahu'ya misillemeyi erteletmesi, bu görüş ayrılığının somut göstergesi. İttifakın iki ucu artık aynı tempoda yürümüyor.
Tahran'ın hesabı belli: Çatışmayı kontrollü tutarak hem caydırıcılığını kanıtlamak hem de masada şartları kendi lehine şekillendirmek. Çünkü İran için masada kazanılacak şey somut: savaşı istediği biçimde bitirirse yaptırımların gevşemesi, bloke edilmiş varlıkların serbest kalması, ekonomik nefes alma imkânı ufukta beliriyor. Varoluşsal sıkışma, aynı zamanda en güçlü pazarlık motivasyonu. Hürmüz kozunu elinde tuttukça zaman İran'ın aleyhine değil, küresel ekonominin sabrı aleyhine işliyor.
Petrol piyasası bir uçuruma yaklaştıkça baskı İran'ın değil, anlaşmaya muhtaç tarafların üzerine biniyor.
Savaşın askeri boyutu Mart sonunda bittiyse, asıl mücadele şimdi kimin barışın şartlarını yazacağı üzerine dönüyor. Ve bu yeni evrede inisiyatifin sandığımızdan daha fazla Tahran'a kaydığını görüyoruz. Boğaz açılmadan, füzeler susmadan masaya oturulamayacak. İran tam da bu iki değişkeni elinde tuttuğu için, savaşı kaybetmiş gibi başladığı sürecin sonunda barışı dayatan taraf olarak masaya oturmayı başarıyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish