"Canım sıkılıyor."
Modern insanın en sıradan cümlelerinden biri. Bir kafede sipariş beklerken, otobüs durağında birkaç dakika oyalanırken, trafik ışığında ya da gece uyumadan önce telefonumuza uzanmadan hemen önce söylediğimiz ya da hissettiğimiz bir cümle. Çoğu zaman üzerinde durmuyoruz bile. Çünkü can sıkıntısını geçici bir ruh hali, oyalanarak atlatılabilecek küçük bir rahatsızlık olarak görüyoruz.
Oysa Alman gazeteci ve yazar Barbara Streidl, Ayrıntı Yayınları tarafından “Can Sıkıntısı” adıyla yayımlanan kitabında bu gündelik hissin sandığımızdan çok daha uzun ve karmaşık bir geçmişe sahip olduğunu gösteriyor. Yazarın büyük ilgi gören 100 Seiten dizisi için kaleme aldığı bu çalışma, yalnızca can sıkıntısını tanımlamaya çalışmıyor; onun kültür tarihini yazıyor. Bizi, dijital çağın ekranlarından alıp Orta Çağ manastırlarına, Rönesans ressamlarının atölyelerine, Blaise Pascal'ın çalışma odasına ve modern metropollerin kalabalık caddelerine uzanan uzun bir yolculuğa çıkarıyor.
Kitabın ilk sürprizi de burada başlıyor. Bugün sıradan bir duygu gibi gördüğümüz can sıkıntısı, tarih boyunca hiç de sıradan kabul edilmemiş.
Can sıkıntısı doğuştan gelen bir duygu değil
Streidl'in en önemli katkılarından biri, can sıkıntısını değişmez bir insan duygusu olarak değil, tarih içinde anlam değiştiren kültürel bir deneyim olarak ele alması.
Bugün kullandığımız "can sıkıntısı" kavramının geçmişte birebir karşılığı yoktu. İnsanlar elbette sıkılıyorlardı; ancak bunu adlandırma biçimleri bugünkünden tamamen farklıydı. Orta Yüksek Almancada bugünkü anlamıyla "can sıkıntısı"na karşılık gelen bir sözcük bulunmaz. Bunun yerine "ıssızlık", "boşluk", "bıkkınlık", "zahmet" ya da "ihtiyaç" gibi farklı kelimeler kullanılır. Başka bir deyişle, duygu vardır ama onu tanımlayan modern kavram henüz ortaya çıkmamıştır.
Bu tespit, kitabın temel tezlerinden birine dönüşür: Can sıkıntısı yalnızca psikolojik değil, tarihsel bir olgudur. İnsanların nasıl sıkıldığı, neye sıkıldığı ve sıkıntıya nasıl anlam yüklediği, yaşadıkları çağla birlikte değişmiştir.
Acedia: Ruhun öğle vakti
Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri, can sıkıntısının Hıristiyanlık tarihindeki kökenlerine ayrılmış.
Bugün "can sıkıntısı" dediğimiz şey, ilk Hıristiyan keşişleri için sıradan bir duygu değildi; ruhu ele geçiren tehlikeli bir baştan çıkarıcıydı. Bu halin adı Acedia idi.
Çöl keşişleri, özellikle öğle saatlerinde çöken isteksizlik, anlamsızlık ve her şeyi bırakıp gitme arzusunu "öğle şeytanı" olarak adlandırıyordu. Dua etmek istememek, çalışamamak, bulunduğu yeri terk etme isteği duymak yalnızca ruhsal bir bunalım değil, aynı zamanda inanç zafiyeti olarak görülüyordu. Bu yüzden Acedia, zamanla Hıristiyanlığın ölümcül günahları arasında yer aldı.
Streidl, can sıkıntısının tarihini tam da bu noktadan başlatıyor. Çünkü bu duygu başlangıçta psikolojik değil, ahlaki bir meseleydi. İnsan sıkıldığı için değil; Tanrı'dan uzaklaştığı için sıkıldığı düşünülüyordu.
Ancak tarih burada durmuyor.
Günahın melankoliye dönüştüğü çağ
Rönesans’la can sıkıntısının anlamı değişmeye başlar.
Artık Acedia yalnızca ruhsal tembellik değildir. Sanatçılar, şairler ve düşünürler için yaratıcı melankolinin eşlikçisi haline gelir. Barbara Streidl, bu dönüşümün izini sürerken Nietzsche'ye kadar uzanan düşünsel bir hattı da görünür kılıyor. Bir zamanlar ölümcül günah sayılan ruh hali, yavaş yavaş sanatın ve düşüncenin vazgeçilmez eşlikçisi olarak görülmeye başlanır.
Bu dönüşüm yalnızca bir kavram değişikliği değildir; insanın kendisini anlama biçiminin değişmesidir. Orta Çağ insanı sıkıntıyı Tanrı ile ilişkisi üzerinden açıklarken, modern insan onu kendi benliği üzerinden okumaya başlayacaktır.
Orta Çağ insanının canı sıkılıyor muydu?
Streidl'in en ilginç sorularından biri de budur.
Ejderhaların, şövalyelerin ve büyük aşkların anlatıldığı Orta Çağ destanlarında neden can sıkıntısından söz edilmez?
Yazar burada tarihsel bir yanılsamaya dikkat çeker. Bugünün kavramlarını geçmişe taşıma eğilimimiz, bizi yanıltabilir. Eski ozanların dizelerinde yorgunluk, özlem ya da bekleyiş vardır; fakat bunları bugünkü anlamıyla "can sıkıntısı" olarak okumak doğru değildir. Modern okur, kendi deneyimini geçmiş metinlere yansıtmaya eğilimlidir. Oysa can sıkıntısı, bugünkü anlamını modern çağda kazanacaktır.
Bu yaklaşım, kitabın en güçlü yanlarından birini oluşturuyor. Streidl, kavramların da insanlar gibi bir tarihi olduğunu hatırlatıyor. Duygular değişmese bile, onları anlamlandırma biçimimiz değişiyor.
Can sıkıntısının modernleşmesi
İşte tam bu noktada sahneye Blaise Pascal giriyor.
Barbara Streidl, modern can sıkıntısının ilk büyük düşünürlerinden biri olarak Pascal'a özel bir yer ayırıyor. Çünkü Pascal, insanın hareketsiz kalmaya neden tahammül edemediğini sorgulayan ilk filozoflardan biridir. Ona göre insan, hiçbir işle meşgul olmadığında yalnızca sessizlikle değil, kendi hiçliğiyle de karşılaşır. İşte bu yüzden sürekli oyalanacak şeyler arar.
Streidl'in kitabı burada tarih anlatısından çıkarak bugüne yaklaşmaya başlıyor. Pascal'ın yüzyıllar önce dile getirdiği huzursuzluk, bugün elimizden düşmeyen akıllı telefonlarda yeni bir biçim kazanmıştır.
Ancak bunun hikayesi kitabın asıl gövdesini oluşturuyor.
Çünkü Barbara Streidl'in anlattığı can sıkıntısı tarihi, aslında modern insanın kendisinden kaçış tarihidir.
Barbara Streidl'in kitabında Orta Çağ ile modern çağ arasındaki en önemli eşiklerden biri, hiç kuşkusuz Blaise Pascal'dır. Çünkü Pascal, can sıkıntısını artık dinî bir sorun olarak değil, insanın varoluşuyla ilgili temel bir mesele olarak ele alan ilk düşünürlerden biridir.
“Düşünceler”de yer alan ünlü pasajı Streidl'in kitabının omurgasını oluşturur. Pascal'a göre insan için en dayanılmaz durum, hiçbir işle meşgul olmamaktır. Hareketsizlik, insanı dış dünyanın gürültüsünden mahrum bırakır; geriye ise yalnızca kendi varlığı kalır. İşte tam o anda insan, kendi güçsüzlüğünü, eksikliğini, yalnızlığını ve faniliğini fark eder. Pascal'ın sözleriyle, sessizlikten "sıkıntı, kasvet, keder ve umutsuzluk" yükselir.
Bu nedenle insanlar yalnız kalmamak için değil, kendileriyle baş başa kalmamak için oyalanırlar.
Streidl'in başarısı da burada ortaya çıkıyor. Pascal'ın 17. yüzyılda dile getirdiği bu düşünceyi doğrudan bugünün dünyasına taşıyor. Kitapta yer verdiği küçük ama çarpıcı örneklerden biri bunun göstergesi. Noel tatilinde Bavyera'nın Beilngries kasabasında belediye binasının önünde toplanan mülteciler... İlk bakışta aylakça bekleyen insanlar gibi görünen bu gençler aslında ücretsiz kablosuz internet ağına bağlanabilmek için oradadır. Ellerindeki telefonlar, yalnızca iletişim kurmanın değil, beklemenin, boşluğun ve belirsizliğin yükünü hafifletmenin aracına dönüşmüştür.
Bu örnek, kitabın bütün yaklaşımını özetler. Can sıkıntısı hiçbir zaman yalnızca bireysel bir ruh hali değildir; yaşadığımız ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullarla birlikte şekillenir. İşsiz kalan biriyle tatilde sıkılan biri aynı duyguyu yaşamaz. Beklemek zorunda bırakılan bir mülteciyle sosyal medyada birkaç dakika oyalanan kentli arasında da aynı boşluk deneyimi yoktur. Streidl, can sıkıntısının sınıfsal ve toplumsal boyutunu görünür kılmasıyla kitabını popüler psikoloji metinlerinden ayırıyor.
Boş zamanın keşfi
Kitap ilerledikçe can sıkıntısının tarihinin aynı zamanda boş zamanın tarihi olduğu da ortaya çıkıyor.
Orta Çağ insanının bugünkü anlamıyla can sıkıntısından söz etmemesinin nedenlerinden biri, boş zamanın son derece sınırlı olmasıdır. Tarım toplumunda yaşam, mevsimlerin ritmine bağlıdır; çalışma ile dinlenme arasındaki sınırlar bugünkü kadar belirgin değildir. Modern anlamda "boş zaman", sanayileşmeyle birlikte görünür olmaya başlar.
Tam da bu yüzden Streidl, can sıkıntısını modernitenin çocuklarından biri olarak görür.
Fabrikaların çalışma saatlerini düzenlediği, zamanın dakikalara bölündüğü, üretkenliğin ekonomik değer haline geldiği bir dünyada boş vakit de ayrı bir kategoriye dönüşür. Ancak bu yeni boş zaman, beraberinde yeni bir sorunu getirir: İnsan çalışmadığında ne yapacaktır?
Bu soru, on dokuzuncu yüzyıl Avrupa'sında yalnızca bireysel değil, siyasal bir tartışmaya dönüşür. Boş duran beden, üretmeyen beden olarak görülmeye başlanır. Böylece can sıkıntısı da ahlaki bir zayıflık değilse bile ekonomik bir verimsizlik göstergesi haline gelir.
Barbara Streidl'in dikkat çektiği nokta tam da budur. Orta Çağ'ın "ölümcül günahı", kapitalizmin "boşa harcanan zamanı"na dönüşmüştür.
Nietzsche ve sıkıntının verimliliği
Kitapta Friedrich Nietzsche'nin adı yalnızca tarihsel bir gönderme olarak geçmez. Streidl, Nietzsche'nin can sıkıntısını yaratıcı düşüncenin önkoşullarından biri olarak gören yaklaşımını da tartışmaya açar. Rönesans’la sanatçı melankolisinin yükselişi ve Nietzsche'nin buna yaptığı vurgu, can sıkıntısının olumsuz anlamını kıran önemli dönüm noktalarından biridir.
Gerçekten de büyük düşüncelerin çoğu sürekli meşguliyet içinde değil, yavaşlamanın mümkün olduğu zamanlarda doğmuştur. Nietzsche yürürken düşünüyordu. Proust sessizlik içinde yazıyordu. Virginia Woolf, "kendine ait bir oda" isterken aslında dikkatin bölünmediği bir zamanı da talep ediyordu.
Streidl bu isimleri uzun uzun anlatmasa da kitabın satır aralarında aynı düşünce dolaşır: Sürekli meşgul edilen zihin, yaratıcılığını da yavaş yavaş kaybeder.
Boşluğu dolduran endüstri
Kitabın belki de en güncel tarafı burada başlıyor. Yirminci yüzyıl boyunca eğlence endüstrisi, televizyon ve reklamcılık can sıkıntısını ortadan kaldırmaya çalışan büyük makineler haline geldi. 21. yüzyılda ise bu görevi akıllı telefonlar devraldı. Artık beklemek diye bir şey neredeyse kalmadı. Doktor muayenehanesinde, metro istasyonunda, market kuyruğunda, asansörde ilk refleksimiz cebimizdeki telefona uzanmak oluyor.
Belki de kitabın sorduğu en önemli soru şu: Canımız gerçekten eskisinden daha mı az sıkılıyor? Yoksa can sıkıntısını hissedecek kadar uzun süre sessiz kalamıyor muyuz?
Bu dünya, can sıkıntısını ortadan kaldırmak için milyarlarca avroluk bir endüstrinin çalıştığı bir dünya. Bugün can sıkıntısı neredeyse ekonomik bir sorun olarak görülüyor. Boş kalan her anın doldurulması gerekiyor.
Streidl'in kitabı doğrudan "dikkat ekonomisi" kavramını merkeze yerleştirmese de anlattığı tablo tam olarak buna karşılık geliyor. Dijital kapitalizm, insanların zamanını değil, dikkatini satın alıyor. Sosyal medya platformları, video uygulamaları ve dijital oyunlar yalnızca eğlence sunmuyor; insanın canının sıkılmasına fırsat vermeyen sürekli bir uyarılma hali yaratıyor.
Bu nedenle bugün can sıkıntısı giderek daha kısa sürüyor. Ama paradoks tam da burada başlıyor. Can sıkıntısı azalırken tatminsizlik artıyor. Çünkü can sıkıntısını bastıran her yeni uyaran, birkaç dakika sonra yerini yenisine bırakıyor.
Streidl'in satır aralarında sezilen en önemli düşünce şu: Sorun can sıkıntısı değil; can sıkıntısından kaçma biçimimiz.
Çocukların canı sıkılmalı mı?
Kitabın en düşündürücü bölümlerinden biri çocukluk üzerine.
Modern ebeveynlik anlayışı, çocukların canının sıkılmasını neredeyse bir ihmal göstergesi olarak görüyor. Günün her saati planlanıyor; kurslar, spor etkinlikleri, ekranlar ve oyuncaklarla dolduruluyor. Çocuğun "Canım sıkılıyor" demesi, yetişkin için hemen çözülmesi gereken bir problem haline geliyor.
Oysa Streidl bunun tam tersini savunuyor. Can sıkıntısı, hayal gücünün başlangıç noktası olabilir. Kendi oyununu kuran çocuk, önce boşlukla karşılaşır. Sonra çevresine bakar. Bir dal parçasını kılıca, bir karton kutuyu gemiye, bir taşı hazineye dönüştürür. Yaratıcılık çoğu zaman bolluktan değil, eksiklikten doğar.
Bu nedenle çocukları sürekli meşgul eden bir kültür, farkında olmadan onların hayal kurma kapasitesini de daraltabilir.
Can sıkıntısı bir ayrıcalık mı?
Kitabın en güçlü yanlarından biri, can sıkıntısını romantikleştirmemesi. Çünkü herkes aynı şekilde sıkılmaz. İşsiz biriyle yoğun çalışan bir beyaz yakalının, mülteciyle turistin, yoksulla zenginin, çocuğun ve yaşlının can sıkıntısı aynı değildir.
Streidl, Pascal'dan söz ederken Beilngries'deki mültecileri anlatmasının nedeni de budur. Belediye binasının önünde ücretsiz internet ağına bağlanmaya çalışan gençlerin bekleyişi, yalnızca zaman geçirmek değildir; belirsizlik içinde askıya alınmış bir hayatın ifadesidir. Can sıkıntısı yalnızca psikolojik değil, toplumsal olarak da üretilen bir deneyimdir. Dolayısıyla herkesin sıkıntısı aynı değildir.
Barbara Streidl'in “Can Sıkıntıs”ı kitabı, okura can sıkıntısından kurtulmanın yollarını öğretmiyor. Tam tersine, ondan neden bu kadar korktuğumuzu sorguluyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish