NATO 3.0'a göre Önasya Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı'nın oluşumu

Prof. Dr. Ali Arslan Independent Türkçe için yazdı

İncirlik Hava Üssü, Adana. TSK'ya ait olan üs, aynı zamanda NATO'nun bölgedeki askerî varlığı ve iş birliğinin en kritik stratejik merkezlerinden biri konumundadır / Fotoğraf: T.C. Millî Savunma Bakanlığı

Yeni rakip olarak ortaya çıkan Çin Halk Cumhuriyeti'ne (ÇHC) karşı, 2018'den itibaren yeni stratejisini uygulamaya başlayan ABD, 2019'dan itibaren NATO'da da bu istikamette bir dönüşümü başlatmıştı. Bu bağlamda, ilk defa NATO'nun 2019 zirve bildirisinde ÇHC'nin "artan etkisi"nin NATO'ya "sınamalar" çıkaracağını da kayda geçirilmişti. Soğuk Savaş sonrasında iktisadi bir güç haline gelen ÇHC, 2013 yılında Bir Kuşak Bir Yol Projesi ile de küresel bir aktör olmak için harekete geçmiş ve ABD karşıtı olan İran ile de müttefik haline gelmişti. NATO'yu da yeni küresel rakip olan ÇHC'ye karşı küresel muharip bir güce dönüştürmeye çalışan ABD, Önasya'da da bu istikamette faaliyetlere başlamıştır. Daha önceki yazılarımda NATO'nun küresel bir muharip aygıt haline getirilerek ahtapotvari bir şekilde faaliyet göstereceğini, stratejik merkezi bir beyin ile ilintili ancak kendi başlarına hareket eden ve müstakil operasyonel kollar bulunacağını, yani komutanlıklar oluşturulacağını ifade etmiştim. Bu yazımda küreselleşen NATO'nun Önasya Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı'nın oluşumunu incelemeye çalışacağım. Konunun anlaşılması için ilk önce ÇHC'nin Önasya'daki nüfuzunun artışını ele alacağım.


ÇHC'nin Önasya'ya girişi

1970'lerden itibaren, Sovyet Ruslar zayıflarken güçlenmeye başlayan ÇHC, SSCB'nin 1991'de dağılmasından sonra dünyada ekonomik bir güç olarak ortaya çıkmış ve mevcut ABD hegemonyasını kırmak isteyen siyasi ve iktisadi güçlerin de desteği ile 2013 yılından itibaren siyasi ve askerî bir güç olmak için harekete geçmiş, bu sayede de ABD-ÇHC rekabeti başlamıştı. Şi Cinping (Şi Cinping)'in 15 Kasım 2012'de devlet başkanlığına gelmesinden sonra 2013'te Bir Kuşak Bir Yol Projesi ilan edilmişti. Doğrudan Şi Cinping'in açıkladığı bu proje: "21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu" ve "İpek Yolu Ekonomik Kuşağı" idi.

Bir Kuşak Bir Yol Projesi'nin uygulanabilmesi için Önasya hayati bir öneme sahiptir. Bundan dolayı ÇHC de Karadeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan Güneybatı Asya ülkelerini içine alan bu coğrafyada stratejik bir yaklaşımla faaliyete başlamıştı. Mesela Bir Yol Projesi'nin geçtiği deniz yollarında askerî faaliyetlerine zemin oluşturmak isteyen ÇHC, eski bir Fransız sömürgesi olan Cibuti ile 1979 yılında başlayan normal ilişkilerini 2017 yılında imzaladığı antlaşma ile askerî boyuta taşımış ve burada ÇHC sınırları dışındaki ilk askerî üssünü kurmuştu. ÇHC'nin bu üssü ABD, Fransa, Japonya ve İtalya'nın da üssünün bulunduğu Kızıldeniz'in Babülmendeb girişinin güneyindeki Cibuti'de yer almıştır. ÇHC bu sayede hem Kızıldeniz suyolu üzerinde söz sahibi olmuş, hem Güney Arabistan'a, özellikle Yemen'e nüfuz, hem de Afrika boynuzundan içeriye doğru ilerlemenin bir kapısını oluşturmuştu.

ÇHC'nin Önasya'daki en büyük hamlesi ise Hint Okyanusu kıyısından başlamak üzere Umman, BAE, Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan, Irak ve Türkiye'nin doğusunda bulunan İran ile müttefiklik kurmaya çalışmasıdır. 1979 yılında gerçekleşen devrimin arkasından ABD'ye karşı tavır alan İran, özellikle 2001 senesinde Şanghay İşbirliği Teşkilatı'nın kurulmasından sonra ÇHC ile ilişkilerini sıklaştırmaya başlamıştı. 2005 yılında ÇHC liderliğindeki Şanghay İşbirliği Teşkilatı'na gözlemci olarak kabul edilmişti. İran'ın ÇHC ile iktisadi ilişkilerini geliştirmesinden rahatsız olan ABD, 24 Haziran 2010'da "Kapsamlı İran Yaptırımları Yasası"nı yürürlüğe koyarak enerji ve petrol alanında İran'ı sınırlarken, 6 Şubat 2012 tarihinde de İran'ın mal varlıklarını dondurmuştu.

2013'te Bir Kuşak Bir Yol Projesi'yle İran'la ilişkilerini küresel rekabete göre şekillendirmeye başlayan ÇHC'nin İran'a iyice nüfuz etmeye başlaması, ABD'yi iyice rahatsız etmişti. Özellikle Şi Cinping'in 2016 yılında İran'a gerçekleştirdiği ziyarette gündeme getirdiği ve İran Lideri Ali Hamaney'in tasvip ettiği 25 yıllık stratejik işbirliği anlaşması ABD tarafını iyice kızdıracaktı. Basına yansıyanlara göre, İran'daki ÇHC'nin yatırımlarının güvenliğini Çinli askerler gerçekleştirecek; İran'ın güneydoğusunda Hint Okyanusu sahilindeki Belucistan'daki stratejik liman şehri Çabahar'da yaklaşık 5 bin kilometrelik bir alanda ÇHC tarafından bir siber operasyon ve dinleme merkezi kurulacak ve kullanılacak; ÇHC usulü "ulusal internet" sistemi kurulacak ve on milyonlarca İranlı için Çin modeliyle benzer şekilde kapsamlı bir kontrol ve gözetim sistemi oluşturulacak; başlangıçta Hamedan, Bender Abbas, Çabahar ve Abadan'daki askerî üslere uzun menzilli bombardıman uçaklarıyla beraber Çinli ve Rus askerleri konuşlandırılacaktı.

Uzun süren görüşmelerden sonra 23 Haziran 2020'de İran Hükümet Sözcüsü Ali Rabii, Çin ile ikili ilişkileri geliştirmek için ekonomik-askerî ve diplomatik alanlarda 25 yıllık kapsamlı işbirliği planının son kabine toplantısında onaylandığını açıklamıştı. Buna göre ÇHC'nin, Hazar Denizi'nden Hint Okyanusu'na uzanan İran'da elde ettiği avantaj ile Önasya'nın diğer ülkelerine de nüfuz etmesini kolaylaştıracaktı. 17 Eylül 2021'deki Duşanbe ŞİÖ Liderler Zirvesi'nde, İran'ın ŞİÖ'ye 9. üye olacağının belli olması üzerine, Suudi Arabistan, Mısır ve Katar'a da ŞİÖ'de diyalog ortağı statüsü verilmişti. Bu gelişmeler Önasya'da ÇHC'nin etkinliğini daha da artıracak ve ABD'nin yerini almaya başlayacaktı.

İran'dan sonra ÇHC'nin ilişkileri yoğunlaştırmak istediği ülke Arabistan olmuştur. ÇHC, Mart 2015'te başlayan Yemen'deki kriz nedeniyle Arabistan-İran arasında kesilen diplomatik ilişkileri yeniden kurmak için harekete geçmişti. Önasya'da ÇHC'nin nüfuzunu yerleştirmeye çalışan Şi Cinping'in, Aralık 2022'de Riyad'ı ziyareti sırasında Arabistan ile ÇHC arasında "kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması" imzalayarak önemli bir adım atmıştı. ÇHC, Önasya'nın 2 büyük ülkesini barıştırmak için yaptığı çalışmaların meyvesini 6 Mart 2023'te Pekin'de yapılan müzakerelerle almıştı. Bu müzakereler sonunda İran ve Arabistanlı üst düzey güvenlik yetkilileri bir anlaşmaya varmışlardı.

ÇHC'nin çabaları neticesinde, Arabistan hükümeti de 6 Nisan 2023'te ŞİÖ'ye "diyalog ortağı" olarak katılma kararını almıştı. Kısacası ticari ve teknoloji alanında ÇHC'ye bağımlı olan İran'ın 2021 yılında güvenlik alanında ÇHC'nin liderliğindeki Şanghay İşbirliği Örgütü'ne katılması Önasya'da ÇHC'nin askerî olarak girişine bir zemin hazırlamıştı. Soğuk Savaş sonrasında Basra Stratejik Hedef Alanı'nı bir hat olarak tahkim etmiş olan ABD'nin bu stratejisini yıkacak bir adım, ÇHC tarafından, İran ile Arabistan'ı barıştırarak atılmıştı. Bu gelişme ABD açısından ciddi bir stratejik kayıp olmuş ve Arabistan ÇHC'ye yönelmişti.

İran'ı Önasya'ya bir açılım merkezi olarak gören ÇHC, İran'ın müttefiki ülkeler ve vekil güçleriyle de ilişkileri geliştirmesi normal bir süreçtir. Saddam Hüseyin 2003 yılında devrildikten sonra Irak'ta kurulan Şii ağırlıklı yönetimlerle "Velayet-i Fakih" anlayışının da etkisiyle İran arasındaki ilişkiler hızla gelişmeye başlamıştı. İran'ın nüfuzunu yerleştirdiği Irak'ta ÇHC de rahat hareket etmeye başlamış ve 2013 yılında Irak petrol üretiminin neredeyse yarısını satın almaya başlamıştı. İlişkileri daha da geliştiren ÇHC, 2015 yılında Irak ile stratejik ortaklık anlaşması imzalamıştı. Irak ile ilişkilerini devamlı geliştiren ÇHC, 2021 yılında Kuşak ve Yol Girişimi ile Irak'a 10,5 milyar dolar finansman sağlamıştı. Ayrıca 2021 yılında ÇHC, Irak petrolü karşılığında Irak'ta 1.000 okul inşa etme anlaşması imzalayarak Irak'ın her kısmında faaliyete başlamıştı.

İran'ın Irak'tan sonra nüfuz etmek istediği ülke Suriye olmuştu. 17 Şubat 2007'de Tahran'da bir araya gelen Cumhurbaşkanları Ahmedinejad ile Beşşar Esad, ABD ve İsrail'in komplolarıyla mücadele etmek için bir ittifak kuracaklarını açıklamışlardı. Halkın 2011'de Esad rejimine karşı isyan etmesiyle başlayan Suriye İç Savaşı'nda İran, Suriye'deki Esad hükümetini ayakta tutmak için harekete geçmiş ve yardıma koşmuştu. İran Cumhurbaşkanı seçilen Hasan Ruhani de göreve başlama günü, 3 Ağustos 2013'te, İran'ın Suriye ile ittifakının devam edeceğini ilan etmişti.

İran, Beşar Esad rejimini ayakta tutmak için Suriye'de çatışmalara da dâhil olmuş, Beşar Esad, İran'ın dinî lideri Ayetullah Ali Hamenei tarafından da 8 Mayıs 2022'de kabul edilerek İran tarafından tam desteklendiği ortaya konulmuştu. ÇHC de 2004 yılında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın Pekin'e yaptığı ziyaret sonrasında Suriye ile ilişkilerine hız vermiş, Suriye İç Savaşı'nda da İran gibi Esad rejimini desteklemişti. Beşar Esad, 21-26 Eylül 2023 tarihleri arasında ÇHC'ye 2. resmî ziyaretini gerçekleştirmiş, ÇKP Genel Sekreteri Şi Cinping ile derinlemesine görüşmeler yaparak savaşın harap ettiği Suriye'nin yeniden inşa edilmesini ele almıştı. ÇHC Dışişleri Bakanlığı, Esad'ın ziyaretinin ikili ilişkileri "yeni bir seviyeye" taşıyacağını belirtmiş ve 22 Eylül 2023'te de ÇHC ile Suriye arasında stratejik ortaklığın kurulduğunu iki tarafça açıklanmıştı.

İran sadece Irak ve Suriye devletleri ile değil, Önasya'da bazı vekil güçleri de kullanmıştı. Mesela 2014 yılında IŞİD'e karşı Irak'ta hükümet tarafından onaylanarak kurulan Haşdi Şabi, çoğunluğu Şiilerden oluşan paramiliter bir güç olmasına rağmen Haşdi Şabi'nin doğrudan İran Devrim Muhafızları ile sıkı ilişkileri olduğu malumdur. Yani İran sadece Irak yönetimini nüfuzuna almakla yetinmemekte, Irak'taki paramiliter bir gücü de kontrol etmeye çalışmaktaydı. İran sadece Irak'ta değil, Suriye'de de, bilhassa Nusayrilerden oluşturulan paramiliter gruplar da İran Devrim Muhafızları tarafından desteklenmişti. 2011 yılında Esad liderliğindeki rejimi devirmek için başlayan halk hareketini engellemek için İran Devrim Muhafızları ve Rusya Federasyonu birlikte çalışmıştı.

Esad rejimini ayakta tutmak için İran ile sıkı ilişkileri olan Lübnan Hizbullah'ı da müdahil olmuştu. 1985'te Şii inancına mensup kişilerden oluşan siyasi-askerî bir parti olan Hizbullah, 2006 yılında İsrail ile 1 ay çatışarak gücünü ispat etmiş ve 2011 yılında İran'la beraber Suriye'de Esad'ın yanında yer almıştı. İran tarafından desteklenen Hizbullah, ÇHC ile iyi ilişkiler kurmak istemiştir. Hatta 20 Mart 2020'de Hizbullah'ın El-Manar TV kanalında bir açıklama yapan Hizbullah'ın lideri Hasan Nasrallah, "kriz içindeki Lübnan'ın Doğu'yu kucaklaması halinde ülkedeki önemli altyapı projelerine yatırım yapmaya Çin'in hazır olduğunu" duyurmuştu.

Nasrallah, şöyle demişti:

Eğer bu gerçekleşirse, ülkeye para getirecek, yatırım çekecek, iş imkânları yaratacak, ağır taşımacılıkla olanak sağlayacak ve benzeri faydalar sağlayacaktır… Lübnan'ın güney sınırındaki İsrail ile komşu Naqura'dan kuzey sınırındaki Suriye ile komşu Trablus'a uzanan kıyı demiryolunun yeniden canlandırılacaktır… Çin, Suriye'nin yeniden inşası için kilit önem taşıyacak bir demiryolu hattını da içeren Kuşak ve Yol Girişimi'nin bir bağlantı noktası olarak Lübnan'ın kuzeyindeki Trablus limanına uzun zamandır ilgi duyuyor… Ancak ABD'nin Şam'a yönelik yaptırımlarını artırması nedeniyle, ülke şu ana kadar büyük çaplı yatırımlardan kaçındı… Lübnan halkına şunu söylüyorum: Alternatifler var… Çinli şirketler bu ülkeye para enjekte etmeye hazır.


Nasrallah'ın bu önemli açıklamalarıyla ilgili olarak Lübnan'daki Çin Büyükelçiliği bir yorum yapmamış, yani zımni olarak onu teyit etmişti. Kısacası İran, müttefikleri ve vekil güçler vasıtasıyla Akdeniz kıyılarına kadar bir hat oluşturmuştu. Elbette bu hat İran'ın müttefiki ÇHC için de iyi bir zemin haline gelmişti.

İran'ın Irak, Suriye ve Lübnan'dan sonra vekâlet çatışmalarına girdiği diğer bir ülke ise Kızıldeniz-Hint Okyanusu geçişini, yani Babülmendep kilit mekânını kontrol etmede önemli bir yere sahip olan Yemen olmuştu. İran, mezhepsel yakınlığı vasıtasıyla Yemen'deki Husilerle ilişkiye geçmiş ve Husiler de Mart 2015'ten itibaren Yemen'deki iç savaş sonrasında Babülmendeb'in Kızıldeniz tarafını kontrol etmeye başlamışlardı. Bu da İran'ın nüfuzunun Doğu Afrika'ya ulaşmasına yardım ettiği gibi, Cibuti'ye askerî üs kuran ÇHC'nin Babülmendep üzerindeki kontrolüne de yardım etmeye başlamıştı.

İran'ın, Irak ve Suriye ile ittifakı ve vekil güçleri vasıtasıyla nüfuzunun Önasya'da iyice artmasının yanında, İran'ın müttefiki ÇHC'nin de Arabistan dâhil, Bir Kuşak Bir Yol Projesi ve Şanghay İşbirliği Örgütü ile bölgede en etkili ülke haline gelmesi, hatta ABD'nin müttefiki İsrail ile bile ilişkilerini geliştirmesi, küresel hegemonyasını kaybetmek istemeyen ABD tarafından normal karşılanmayacağı kısa bir sürede anlaşılacaktı.


ABD'nin yeni stratejisinin Önasya'ya yansıması0

Soğuk Savaş döneminin sonundan itibaren tek kutuplu dünya stratejisi izleyen ABD, ÇHC'nin iktisadi bir güç olduktan sonra 2013'te Bir Kuşak Bir Yol Projesi'yle kendisine küresel bir rakip olacağını 2018'de kabul etmiş ve Dört Boyutlu Yeni Strateji'ye geçmişti. ABD, ÇHC'ye küresel ölçekte karşı koymak için iş birliği yapacağı ülkeleri muharip hâle getirirken, rakibi olan ÇHC'nin müttefiklerini de tahrip stratejisini uygulamaya başlayacaktır. ABD bir taraftan ÇHC'nin etkisini kırmaya çalışmış, diğer taraftan da ÇHC'nin Önasya'daki müttefiki İran olduğu için bu ülkeye yönelik tahrip çalışmalarına yönelmiştir. Tabii ABD, İran'ı müttefik yapan ÇHC'nin, İran'ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki devlet veya vekil güçler vasıtasıyla oluşan nüfuzunu da kendi lehine kullanmasını çok tehlikeli görmüştü.

ABD'nin 2018'de geçtiği yeni stratejisinin bir özelliği de tek kutuplu dönemde kullandığı bölücü, paramiliter ve sair güçlerden de vazgeçerek devletlerle iş birliğine başlaması olmuştur.


2017-21 Körfez krizi ve ABD'nin dönüşü

ÇHC ve müttefiki İran'ın Önasya'da etkisi arttığı bir dönemde, 5 Haziran 2017 tarihinde, Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır, ABD'nin El Udeid Hava Üssü'nün bulunduğu Katar'a terörün yayılmasını sağlayan siyasi ve ekonomik politikalar yaptığı iddiasıyla ambargo uygulamaya başlamışlardı. Ancak 30 Ocak 2018'de, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, ABD Savunma Bakanı Jim Mattis, Katar Başbakan Yardımcısı ve Savunma İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Halid el-Attiyah ve Katar Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdulrahman El Thani'nin eş başkanlığında ilk ABD-Katar Stratejik Diyalog toplantısı yapılmış ve Katar'ın egemenliğine saygı gösterilerek krizin acil bir şekilde çözülmesi gerektiği ifade edilmişti.

Güvenlik İşbirliği Ortak Bildirgesi'nde ise ABD, Katar'ın toprak bütünlüğüne yönelik her türlü dış tehdidi caydırmaya ve bastırmaya hazır olduğunu ifade etmişti. Katar da Katar'daki ABD üslerindeki tesislerin genişletilmesine fon sağlamaya yardımcı olmayı teklif etmişti. Sadece ABD ile iyi ilişkiler kurmayı yeterli görmeyen Katar, daha ileri bir adım atarak, en büyük askerî ittifak olan NATO'ya üye olma arzusunu Savunma Bakanı Halit el-Attiyah tarafından Haziran 2018'de ifade etmiş, ancak Katar'ın bu isteği Katar'ın Avrupa ülkesi olmadığı için kabul görmemişti.

Katar'a uygulanan abluka, ABD ile Körfez İşbirliği Konseyi üyesi Kuveyt'in girişimi ile Arabistan, 4 Ocak 2021'de komşusu Katar'a uyguladığı ablukayı sona erdirmiş ve diğerleri de onu takip etmişlerdi. Kısacası ABD, ÇHC ve müttefiki İran'ın Önasya'da artan nüfuzuna karşı önemli bir hamle yapmış, hem Katar'ı hem de Katar'daki üssünü korumuştu. ABD, yeni stratejisine göre Önasya'daki esas hamlesini ise Suriye'de uygulamaya koyacaktı.


Suriye'de Türkiye ile iş birliğine geçiş

Soğuk Savaş'ın sonlarından itibaren istemediği devletleri yıpratmak için ayrılıkçı ve paramiliter güçleri kullanan ABD, 2018'den itibaren geçtiği yeni stratejisinin bir tezahürü olarak eski uygulamasından vazgeçmesinin en önemli örneği Suriye'de ortaya çıkmıştı. Şöyle ki, 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşında Türkiye'nin terör örgütü olarak kabul ettiği YPG'yi destekleyen ABD, Suriye'ye Türkiye'nin müdahalesine hep karşı çıkmıştı.

Ancak IŞİD'in Fırat'ın batı yakasında Halep'e bağlı Cerablus'u işgal etmesi üzerine Türkiye, Fırat Kalkanı (24 Ağustos 2016-29 Mart 2017) Harekâtı yapmış, bu harekâta ABD de hava desteği sağlarmış, Rusya Federasyonu ve Esad Yönetimi de hoş karşılamamıştı. Türkiye'nin Suriye topraklarında gerçekleştirdiği 2. harekât ise 20 Ocak 2018-24 Mart 2018 arasında gerçekleşmişti. Afrin'deki PKK, KCK, PYD-YPG ve IŞİD mensuplarına karşı yapılan operasyona "Zeytin Dalı Harekâtı" adı verilmişti.

Esad yönetimi Türkiye'yi resmen kınarken, Rusya Federasyonu Türkiye'nin bu operasyonuna pek sıcak bakmamıştı. En büyük tepkiyi ise 12 Ekim 2015'te, YPG'nin öncülüğünde SGD'yi kurduran, fiilî Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi Bölgesi'nin silahlı gücü haline getiren ABD vermişti. Türkiye'nin Zeytin Dalı Harekâtı'nın doğuya doğru genişlemesine karşı koymak için Türkiye-Irak-Suriye sınırına SGD bileşenlerinden oluşan, 30 bin kişilik Suriye Sınır Güvenlik Gücü kurmak istediği ortaya çıkmıştı. Fırat'ın batısında YPG'yi istemeyen Türkiye ile ABD arası iyice gerilmiş, bu problemi gidermek üzere ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'ın 15-16 Şubat 2018'de Türkiye'ye bir ziyaret gerçekleştirmişti.

Mart 2018'de Türkiye'nin Menbiç'teki YPG'yi buradan uzaklaştırmak için atacağı adımla ABD ile Türkiye'nin çatışacağı konuşulurken, 2018'in ortalarında ABD'nin ÇHC'nin küresel güç olma çabasına karşı yeni stratejiye geçiş yapması, ABD'nin Suriye politikasını da değiştirmesini sağlamıştı. Artık ABD, yeni strateji çerçevesinde, muharip bir silahlı kuvvete sahip olan Türkiye ile iş birliğine yönelmeye başlayacak ve onu rahatsız eden YPG/SGD gibi silahlı güçlerin bitiş sürecini başlatacaktı. ABD'nin yeni stratejiye geçtiği sırada, Türkiye de sınırların güneyindeki "PKK/YPG ve DEAŞ örgütlerine karşı" ve amacının "Türkiye'nin güney sınırında oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek" için bir operasyon, yani Barış Pınarı Harekâtı hazırlıklarını tamamlamıştı.

Operasyon yapılacak bölgede ABD askerleri olduğu için Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump'la 6 Ekim 2019 tarihinde bir telefon görüşmesi yapmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, güney sınırında bir "terör tehdidi" olduğuna vurgu yaparak bu operasyonun Türkiye'nin meşru bir güvenlik adımı olduğunu belirtmişti. Bu gelişme üzerine SDG, ABD tarafından ihanete uğradıklarını belirtirken, ABD askerlerini 7 Ekim 2019'da bölgeden çekmeye başlamıştı. Böylece ABD, Türkiye'nin yapacağı harekâta karşı müdahalede bulunmayacağını ortaya koymuştu.

Türkiye'nin askerî harekâtı 9 Ekim 2019 günü hava kuvvetlerine bağlı uçakların hava harekâtı ile başlamış, topçu birlikleri de Tel Abyad, Resülayn, Ain İsa ve Kamışlı bölgelerini hedef almıştı. Operasyonun başladığı gün ABD Başkanı Trump, diplomatik nezaketten yoksun bir şekilde Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a yazdığı mektup ile SGD ile anlaşma yapılmasını istemesine rağmen, ABD tarafından Türkiye'ye karşı herhangi bir tedbir uygulanmamıştı. Hatta SGD'nin Suriye'nin kuzeyinin uçuşa yasak bölge ilan edilmesi isteği de ABD tarafından dikkate alınmamıştı.

Türkiye başarılı bir şekilde harekâtını icra etmiş ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, 17 Ekim günü Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı görüşmede SGD'nin Türkiye sınırından 32 km geriye çekilmesi konusunda anlaşmıştı. 22 Ekim 2019'da RF Başkanı Putin, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Soçi'de bir görüşme yaparak SGD'nin Türkiye'nin sınırından 30 kilometre uzağa çekilmesi için Soçi Mutabakatı'nı imzalamıştı. Türkiye 23 Ekim 2019'da harekâtın tamamlandığını ilan etmişti.

ABD Başkanı Trump da 23 Ekim 2019'da ateşkesten memnun olduğunu açıklamıştı. ABD'nin Barış Pınarı Harekâtı'na verdiği destekten dolayı rahatsız olan Fransa Cumhurbaşkanı Macron, The Economist'in Ekim 2019 sayısına yaptığı açıklamada, NATO'nun beyin ölümünün gerçekleştiğini söylemiş ve buna gerekçe olarak ABD ile Avrupa arasında koordinasyonun kaybolmasını delil olarak sunmuştu. Ayrıca Macron, NATO'nun kilit ülkesi dediği Türkiye'nin Suriye'de saldırgan eylemlerde bulunduğunu söylemişti. Esasında Macron bu ifadeleriyle, ABD'nin yeni stratejisini anlamadığı gibi ABD'nin muharip NATO 3.0 ile Önasya'da yeni bir döneme geçtiğinden de bihaber olduğunu ortaya koymuştu.

ABD'nin muharip bir devlet olan Türkiye ile ilişkilerinin daha da derinleştiğini gösteren bir olay da 2020 yılında yaşanacaktı. Zira Rusya Federasyonu, İran ve Esad yönetimindeki Suriye'nin Aralık 2019'da Esad rejiminin muhaliflerin elindeki kalan ve Suriye'de yerinden edilen 5 milyon insanın sığındığı tek il İdlib'i ele geçirmek için taarruz başlatmışlardı. Bu taarruz sırasında, 27 Şubat 2020'de Esad kuvvetleri 34 Türk askerini şehit etmişlerdi. Bu taarruzun bir amacı da Esad-Rus güçlerinin muhalif Suriyeli sivil halkı Türkiye'ye sürmekti. Bunun üzerine Türkiye, Bahar Kalkanı Harekâtı'nı başlatarak Esad rejim güçlerine büyük kayıplar verdirmişti.

Esad rejim güçlerine İran ve Rus güçlerin desteğine rağmen Türkiye'nin başarılı bir şekilde ilerlemesi üzerine, Rusya Federasyonu tavır değiştirmiş ve 5 Mart 2020'de Moskova'da Türkiye ve RF Dışişleri bakanları bir ateşkes anlaşması imzalamıştı. Ateşkes anlaşmasına göre Suriye'deki M4 karayolunun kuzeyinde 6 km ve güneyinde 6 km derinliğinde bir güvenli koridor tesis edilmesi ve M4 karayolunda Türk-Rus ortak devriyesinin görev yapması kararlaştırılmıştı. Türkiye'nin bu harekâtı İdlib'te muhalif bir yönetimin teşekkülünü sağlamıştı. Bu sayede Türkiye gerçek bir muharip güç olduğunu ispat etmişti. Bu da ABD'nin yeni stratejisine uygun bir durumdu. Ayrıca Türkiye, İdlib merkezli Ahmet Şara'nın başkanlığındaki Suriye Kurtuluş Hükümeti'ni de korumuştu. 10 Aralık 2024'te de Şara, Şam'daki Suriye Geçici Hükümeti Başkanı olacaktı.

Kısacası ABD, 2018'den itibaren ÇHC ve müttefiklerine karşı Önasya'da yeni stratejisini uygulamaya başlamıştır. Bunun ilk basamağını Türkiye'ye yönelik uyguladığı siyaseti değiştirmek ve Türkiye-Suriye birlikteliğinin önündeki engelleri kaldırmak oluşturmuştu. ABD'nin Önasya'daki 2. adımı ise ÇHC'nin müttefiklerinin nüfuzlarının kırılması olacaktır.


ABD'nin ÇHC müttefiki İran'ın Önasya'daki nüfuzunu kırma çalışmaları

ABD, ÇHC'ye karşı 2018'de yeni stratejisini uygulamaya başladığında Önasya'da ÇHC ve müttefiki İran'ın büyük nüfuzu vardı. ABD de bu nüfuzu kırmak için kademe kademe operasyonlara başlamıştır. ABD'nin ilk hedefi İran'ın Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve diğer Önasya ülkelerinde örgütlenmesini sağlayan şahıs Kasım Süleymani idi.


Kasım Süleymani'ye suikast düzenlenmesi ve Önasya'da İran nüfuzunun kırılmaya başlanması

İran Ordusundan ayrı olarak 1979 yılında İran Devrimi'nin lideri Humeyni tarafından doğrudan dinî lidere bağlı olarak İran Devrim Muhafızları adıyla rejimi korumakla görevli ikinci bir ordu kurulmuştu. Devrim Muhafızlarına bağlı olarak da Önasya'da gayrinizami harp tarzında faaliyet göstermek üzere Kudüs Gücü Komutanlığı oluşturulmuştu. ABD ve İsrail tarafından dikkatle takip edilen Kudüs Gücü Komutanlığı'na 1997-1998'de Kasım Süleymani'nin atanmasıyla operasyonlar hızlanmıştı.

2006 Lübnan Savaşı'nda İsrail saldırıları karşısında ciddi bir direniş, hatta İsrail'e saldırılar düzenleyen Hizbullah'ın bu başarısında Hizbullah Sekreteri Hasan Nasrallah'tan ziyade planlayıcı olarak Süleymani'nin içinde bulunduğu İranlı komutanların rolü olduğu ortaya çıkmıştı. 2011 yılında Suriye'deki Esad rejimini korumada çok önemli rol üstlenen Süleymani, 2014 yılında Irak'ta IŞİD'e karşı yapılan mücadeleyi de örgütleyerek Irak'ta gölge komutan olarak anılmaya başlanmıştı. 2015 yılında Kuzey Yemen'de etkin olan Husilerin güçlenmesine katkı sağlayan Süleymani, diğer ülkelerde de yaptığı örgütlemelerle İran'ın nüfuzunu zirveye taşımada önemli görev yapmıştı. Bundan dolayı da Süleymani CIA tarafından, "İran'ın gizli operasyonlarının sorumlusu, Orta Doğu'daki en güçlü ajanı ve etkili bir askerî stratejist" olarak kabul edilmişti.

2018'den itibaren yeni stratejiye geçen ABD'nin rakibi ÇHC'nin müttefiki İran'ın nüfuzunu kırmak için yaptığı ilk iş, 3 Ocak 2020'de Bağdat Uluslararası Havaalanı yakınlarında konvoyla giden Süleymani ve beraberindeki Haşdi Şabi komutanı Ebu Mehdi el-Mühendis'in de bulunduğu 8 kişinin öldürülmesiydi. Bu konuda ABD Savunma Bakanlığı şu açıklama yapmıştı:

Başkan (Trump)'ın talimatı üzerine, ABD ordusu, ABD tarafından yabancı terör örgütü olarak tanımlanan İslam Devrim Muhafızları Ordusu-Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'yi öldürerek, yurtdışındaki ABD personelini korumak için kararlı bir savunma eylemi gerçekleştirmiştir. General Süleymani, Irak'ta ve bölge genelinde Amerikalı diplomatlara ve askerlere yönelik saldırı planları geliştiriyordu. General Süleymani ve Kudüs Gücü, yüzlerce Amerikalı ve koalisyon askerinin ölümünden ve binlercesinin yaralanmasından sorumluydu. Son birkaç ay içinde Irak'taki koalisyon üslerine yönelik saldırıları -27 Aralık saldırısı da dâhil olmak üzere- organize etmiş ve bu saldırılar sonucunda Amerikalı ve Iraklı personel ölmüş ve yaralanmıştı. General Süleymani ayrıca bu hafta Bağdat'taki ABD Büyükelçiliğine yapılan saldırıları da onaylamıştı.


ABD Savunma Bakanlığı'nın yaptığı açıklamanın can alıcı cümlesi ise "İran'ın gelecekteki saldırı planlarını caydırmayı amaçlıyordu" olmuştu. Kısacası ABD, İran'ın Önasya'da kurduğu gayrinizami yapının başındaki Süleymani ve İran'ın Irak'taki nüfuzunun simgesi Haşdi Şabi komutanı Ebu Mehdi el-Mühendis'i katlederek yeni dönemi başlatmıştı.


İsrail'in Hizbullah'a saldırısı ve Nasrallah'ın katli

İran Devrimi'nin etkisinde 1982 yılında Lübnan'da bir siyasi parti olarak kurulan Hizbullah'ın 1992 yılından beri liderliğini yapan Hasan Nasrallah, oluşturulan silahlı güçler sayesinde 2006 Lübnan Savaşı'nda İsrail saldırıları karşısında, İran'ın da desteğiyle, ciddi bir başarı elde etmişti. 3 Ocak 2020'de, ABD'nin Süleymani suikastına tepki gösteren Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Kasım Süleymani için intikam vaadinde bulunmuş ve şu ifadeleri kullanmıştı:

Geriye kalan bizler ise (Süleymani'nin) yolundan gitmeye devam edeceğiz. Hedeflerini gerçekleştirmek için gece gündüz çalışacağız. Sancağını tüm meydan ve cephelerde taşıyacağız.


ABD, Süleymani'nin katli ile İran'ın vekil güçlerine karşı başlattığı operasyonun ikinci ayağını Lübnan'da gerçekleştirecekti. Hamas'ın 7 Ekim 2023 tarihinde 20 dakika içinde Gazze Şeridi'nden İsrail'e 5. binden fazla roket atması, yani İsrail'in savunma zaafının oluşmasıyla gerçekleşen Aksa Tufanı karşısında şaşkına dönen İsrail, daha önce "ABD'nin Gazze üzerinden küresel ve bölgesel aktörleri testi" makalesinde yazdığım gibi, ÇHC ile sıkı ilişkileri dolayısıyla ABD ile soğuyan ilişkilerini tekrar tamir için hızlı bir şekilde ABD'den yardım istemişti.

ABD'nin desteğini alan İsrail, Gazze'ye saldırmaya başladığı sırada, 12 Ekim 2023'te, İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Hamas ile İsrail arasındaki savaşı görüşmek üzere Beyrut'ta Nasrallah ile Hamas ve Filistin İslami Cihat Örgütü'nün üst düzey isimleri bir araya gelmişti. Abdullahiyan; "Eğer ABD savaşın bölgeye yayılmasını istemiyorsa İsrail'i kontrol etmelidir. İsrail'in işlediği suçlar durmazsa ne olacağı belli değil. Eğer devam ederlerse Filistin direnişi başka imkânlar kullanacaktır" derken Nasrallah da Hizbullah'ın, İsrail'in eylemlerine karşılık vermeye hazır olduklarını ifade etmişti.

İsrail Gazze'ye yönelik şiddetli saldırılarına devam ederken, Hizbullah 8 Ekim 2023'ten 20 Eylül 2024'e kadar 1.900, İsrail ise 8.300 sınır ötesi saldırı düzenlemiş ve bu saldırılarda Lübnan'da 564, İsrail'de ise 52 kişi ölmüştü. Ancak ABD'nin İsrail'i muharip bir güç olarak kullanmaya başlaması üzerine Lübnan'da çatışmalar başlayacaktı. Bu süreçte İsrail'in 17 ve 18 Eylül 2024 tarihlerinde, Hizbullah tarafından kullanılan binlerce çağrı cihazı ve yüzlerce telsizi patlatması üzerine Lübnan ve Suriye'deki Hizbullah mensubu 42 kişi ölmüş ve 3 bin 500 kişi de yaralanmıştı.

İsrail'in uyguladığı bu planda ABD'nin yardımı olduğu, patlamaların yaşanmasından 1 hafta önce Beyrut Amerikan Üniversitesi mensuplarından bu cihazların bir bahane ile toplatılmasından anlaşılmıştı. Bu, Hizbullah'a hem de Hizbullah'ı örgütlemesi dolayısıyla İran'a büyük bir darbeydi. Patlamaların ardından İsrail Savunma Bakanı Yoav Galant, savaşta "yeni bir aşamanın" başladığını beyan etmişti. İsrail, Lübnan'a saldırmadan önce, Hizbullah'a 2. bir darbeyi vurmak için hava bombardımanı ile 27 Eylül 2024'te Beyrut'un Dahiye semtinde Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ı katletmişti.

Nasrallah ile beraber Hizbullah komutanları dâhil 33 kişi ölmüş ve 195 kişi de yaralanmıştı. Bu konuda bir açıklama yapan ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, bu saldırının İran'ın çatışmayı genişletmesini engellemeye yönelik olduğu, "İsrail'in İran destekli terörist gruplara karşı kendisini ve halkını savunma hakkına tam destek" verdiklerini ifade etmişti. Diğer bir ifadeyle ABD, İsrail vasıtasıyla İran'ın Lübnan'daki nüfuzunun temsilcisi Hizbullah'a ağır bir darbe indirmiş ve İsrail de 1 Ekim 2024'te Güney Lübnan'a girerek işgale başlamıştı.


Suriye'de Esad rejimine destek veren İran vekil güçlerinin etkisizleştirilmesi

İran'ın 1980'lerden aktif olduğu ve 2011'den itibaren halkın zulme karşı harekete geçtiği Esad rejimini ayakta tutmak için doğrudan müdahil olduğu Suriye'ye, ABD de IŞİD bahanesiyle 22 Eylül 2014'te girmişti. ABD, IŞİD'e karşı mücadele ettiği gibi, daha sonraki süreçte, Rusya Federasyonu ve İran'ın desteklediği Esad rejimine karşı grupları da farklı şekillerde desteklemişti. Yani ABD, Suriye'ye ÇHC'nin müttefikleri RF ve İran'a karşı operasyona başlamıştı.

19 Aralık 2018'de Başkan Donald Trump, Suriye'de faaliyet gösteren ABD askerinin tamamının geri çekilmesi emrini vermiş ancak zamanı hakkında bilgi paylaşmamıştı. Ancak 16 Ocak 2019'da SGD kontrolündeki Menbiç kasabasında IŞİD'in üstlendiği bir intihar saldırısında 4 ABD askerinin ölümü ve 3 askerin yaralanması üzerine ABD'nin asker çekme işi tartışılmaya başlamıştı.

Sonunda ABD, Suriye'de 400 askerin "barış gücü" olarak kalacağını belirtmişti. Hatta ABD, Suriye'de çatışmaları engellemek için ne Birleşmiş Milletler'den yetki ne de NATO'nun müdahil olmasını istemeyi düşünmediğini belirtmişti. Bu süreçte, Trump yönetimi Türkiye'nin Suriye'de ABD'nin kontrol ettiği bölgeye girişini 7 Ekim 2019'da resmen onaylamış ve böylece SGD/YPG'nin etkisi azaltılmaya başlamıştı.

Bundan sonra ABD'nin Suriye'deki esas hedefi İran'ın vekil güçlerini ortadan kaldırmak ve İran'ın Esad rejimine desteğini kesmek olacaktı. Şöyle ki, ABD, Suriye'deki askerlerini çekmeye devam ederken, Doğu Suriye'de güvenliğin bozulduğu gerekçesiyle 25 Ekim 2019'da Suriye'ye mekanize ve zırhlı birliklerin konuşlandırılacağını ve buradaki Amerikan varlığını güçlendireceğini ABD Savunma Bakanı Mark Esper açıklamıştı. 30 Ekim'de de ABD'nin karma silahlı bir taburu SGD-ABD kontrolündeki petrol ve doğal gaz sahalarını korumak üzere Deyr ez-Zor bölgesine konuşlandırılmıştı.

ABD daha ileri bir adım atılmasını sağlamış, 30 Temmuz 2020'de Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, bölgedeki petrol sahalarını geliştirmek için bir Amerikan petrol şirketi olan Delta Crescent Energy LLC ile bir anlaşma imzalamıştı. ABD Merkez Komutanlığı, ABD'nin "Doğu Suriye Güvenlik Bölgesi"ndeki güçleri takviye etmek için Sentinel radarları yerleştirmiş ve 30 Kasım 2020'de de Irak-Suriye sınırına yakın bir hava saldırısında, Irak'tan Suriye'ye seyahat eden kimliği belirsiz bir İran Devrim Muhafızları komutanı ve beraberindeki 3 kişinin öldürüldüğü basında yer almıştı.

Yeni stratejiye geçen ABD, 2020 sonlarından itibaren Suriye'de faaliyet gösteren İran Devrim Muhafızlarına karşı sistematik bir operasyona başlamıştı. Mesela ABD Başkanı Biden, 28 Haziran 2021'de Suriye-Irak sınırındaki İran destekli milis gruplarına karşı hava saldırıları emri vermişti. ABD ordusu, ABD'nin Irak'taki ABD tesislerine ve personeline karşı milis grupları tarafından yapılan saldırılara misilleme olarak F-15E ve F-16 uçaklarıyla Suriye'de 2 operasyonel ve silah depolama tesisini hedef aldığını açıklamıştı.

Küçük çatışmalar aralıklarla devam etmiş ve ABD'nin Suriye'deki El-Tanf garnizonuna yapılan bir saldırıya misilleme olarak Başkan Joe Biden'ın 24 Ağustos 2022'de Suriye'de Deyr ez-Zor yakınlarında İran Devrim Muhafızları ve Rusya destekli vekil gruplara yönelik hava saldırıları düzenlenmesi emrini yerine getirilmişti. 23 Mart 2023'te Suriye'nin kuzeydoğusundaki El-Hasakah Valiliği'ne bağlı Rmelan yakınlarındaki Abu Hajar Havaalanı üssüne İran menşeli olduğu iddia edilen bir kamikaze insansız hava aracının saldırısı üzerine 6 ABD askerinin öldürülmesi üzerine, misilleme olarak ABD Başkanı Joe Biden, İran Devrim Muhafızları ile bağlantılı hedeflere yönelik bir hava saldırısına izin vermişti.

Bunun üzerine Deyr ez-Zor'daki Harabiş mahallesinde bir silah deposu ve el-Mayadin ve Ebu Kamal kırsalındaki askerî karakollar bombalanmış, 9'u Suriyeli olmak üzere 14 kişi öldürülmüştü. 18 Ekim 2023'te Irak ve Doğu Suriye'deki Amerikan askerî üslerine 3 insansız hava aracıyla düzenlenen saldırıya karşılık olarak ABD de 26 Ekim'de Doğu Suriye'de İran Devrim Muhafızlarıyla bağlantılı 2 tesise hava saldırısı yapmıştı.

28 Ocak 2024'te Suriye sınırına yakın Ürdün'ün kuzeydoğusundaki küçük bir ABD karakolu olan 22. Kule'ye yapılan saldırıda 3 ABD askeri ölmüş ve düzinelercesi de yaralanmıştı. ABD yetkilileri tarafından İran destekli milislere atfedilen bu saldırı, bölgedeki Amerikan güçlerine yönelik yıllardır yaşanan en ölümcül saldırı olmuştu. Bunun üzerine ABD, Şubat 2024'ün başlarında misilleme olarak Irak ve Suriye genelinde, İran Devrim Muhafızları ve müttefik milislerle ilişkili komuta ve kontrol tesisleri, silah depoları ve lojistik merkezleri de dâhil olmak üzere 80'den fazla hedefe geniş çaplı hava saldırıları düzenlemişti.

ABD'nin müttefiki İsrail de 1 Nisan 2024'te İran Devrim Muhafızlığına bağlı Kudüs Gücü komutanlarından Tuğgeneral Muhammed Rıza Zahedi ve yardımcısı Tuğgeneral Muhammed Hadi Hacı Rahimi'ye Şam'daki İran Konsolosluğunda suikast düzenlemişti. Yani ABD, resmî bir kurumu kendisi değil, muharip olarak kullandığı İsrail'e bombalatmıştı.

ABD bir taraftan Suriye'deki İran Devrim Muhafızlarına sistematik saldırılar düzenlerken, diğer taraftan da Esad rejiminin muhalifleri ile görüşmeleri hızlandırmıştı. Kasım 2024'ün sonlarında, başta Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) öncülüğünde Suriye muhalefeti tarafından Esad rejimine karşı ülke çapında bir dizi saldırı başlatılmış ve Türkiye'nin de yardımı ile 8 Aralık 2024'te de Esad devrilmişti.

Muhalif güçlerin Şam'a girdiği gün, CENTCOM da IŞİD ile bağlantılı 75'ten fazla hedefi vurmuştu. Nihayet ABD Başkanı Donald Trump, 14 Mayıs 2025'te Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile Suudi Arabistan'da görüşmüş ve bu görüşmeye çevrim içi olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da katılmıştı. Böylece ABD Suriye ile ilişkilerinde yeni bir başlangıç yaparken İran'ın Suriye'deki nüfuzu da sona ermişti.
 

İran'ın müttefiki Yemen'deki Husilere karşı İsrail-ABD saldırısı

ÇHC'nin müttefiki İran'ın Önasya'daki nüfuzunu kırmak isteyen ABD'nin müdahale ettiği diğer bir ülke, Babülmendeb Kilit Mekânı'nın kontrolünde önemli olan Yemen olmuştu. Zira Mart 2015'ten itibaren İran müttefiki Husiler Yemen'de önemli bir güç haline gelmişti. İsrail'in Ekim 2023'te Gazze saldırılarının başlamasından sonra Husiler, Babülmendeb civarındaki İsrail bağlantılı gemileri hedef alacaklarını ilan etmişler ve gemilere saldırılar da düzenlemişlerdi. Husiler, ayrıca 19 Ekim 2023'ten itibaren insansız hava araçları ve füzelerle de İsrail'i hedef almışlardı.

İran'ın nüfuzunda oldukları için ABD tarafından hedef haline gelmiş olan Husilerin İsrail'e de saldırmaları üzerine İsrail de harekete geçmişti. 29 Eylül 2024'te, İsrail Hava Kuvvetlerine bağlı çok sayıda uçak Hudeyde ve Ras İsa limanlarında Husilere ait mekânları bombalamış, sadece askerî hedefleri değil, normal hayat için lazım olan yapıları da imha etmeye çalışmıştı.

Özellikle petrol ticareti için kullanılan ve elektrik santralleri için önemli olan Hudeyde'yi hedef alan İsrail'in amacı, kendisine zarar verebilecek bir oluşuma meydan vermemekti. Ancak İsrail'in hava gücü yeterli tahribatı gerçekleştiremediği için bu defa ABD doğrudan saldırıya katılmıştı.

,Zira İsrail'in havadan vuruş gücü Husilerin derinlerde bulunan silah depolarını imha etmeye yetmemiş ve ABD, 17 Ekim 2024'te, uzun menzilli, büyük ve çok ağır bomba yükü taşıma kapasitesi olan B-2 hayalet bombardıman uçaklarıyla, Husilerin 2014'ten beri elinde tuttuğu, başkent Sana çevresine ve Husilerin kalesi Saada'da oldukça derindeki silah depolarına saldırılar düzenlemişti. Böylece İsrail kendini hedef alması dolayısıyla, ABD ise İran'ın bir vekil gücü kabul edilmesi yüzünden Yemen'deki Husiler saldırıya maruz kalmıştı. ABD'nin bundan sonraki hedefi ise doğrudan İran olacaktır.


ABD'nin ÇHC müttefiki İran'a doğrudan saldırısı ve tahribe başlaması

Kasım Süleymani'nin Irak'ta öldürülmesinden sonra İran'ın Suriye, Lübnan ve Yemen'deki vekil güçlerine karşı operasyonlar düzenleyen ABD'nin artık İran'a saldırma ihtimali güçlenmişti. 7 Ekim 2023'ten itibaren İsrail'in Gazze'ye saldırıları sürerken İsrail'e karşı harekete geçmeyen İran, 1 Nisan 2024'te İsrail'in Şam'daki İran Konsolosluğuna saldırması üzerine, 1979'dan itibaren ilk defa insansız hava araçları ve balistik füzelerle 13 Nisan 2024'te İsrail'e saldırı düzenlemişti.

İsrail de misilleme olarak 19 Nisan'da İsfahan'daki bir hava savunma tesisini vurmuştu. İran'ın İsrail'e 2. saldırısı ise 27 Eylül 2024'te Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın öldürülmesi üzerine 1 Ekim 2024 tarihinde gerçekleşmişti. Aynı gün ABD Başkanı Joe Biden, ABD'nin İsrail'i karşı korumaya hazır olduğunu belirtmişti. İsrail de 26 Ekim 2024'te İran'a bir dizi hava saldırısı gerçekleştirmişti.

Mayıs 2025'te Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, İran'ın sivil kullanım için gerekenden daha yüksek düzeyde uranyum biriktirdiğini açıklarken, İran da UAEK'nin gözetimi altında olacak 3. bir nükleer zenginleştirme tesisi kurmayı planladığını ilan etmişti. Buna ilave olarak ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Michael Kurilla, 10 Haziran 2025'te İran'ın 1 hafta içinde nükleer silah üretebilecek uranyuma sahip olacağını söylemesi üzerine, ABD'nin muharip devlet olarak kullandığı İsrail, 13 Haziran 2025'te nükleer kapasitesini ortadan kaldırmak amacıyla İran topraklarında ani hava saldırısı düzenlemiş, İran Genelkurmay Başkanı Muhamed Bakiri, üst düzey komutanları, nükleer bilim insanlarını katletmişti.

Misilleme olarak İran da İsrail'e füze saldırıları düzenlemişti. Ancak bütün saldırılarına rağmen İsrail, İran'ın nükleer kapasitesini imha edemeyince ABD harekete geçmiş ve 22 Haziran 2025'te ABD, İsrail'in yanında saldırıya katılmış, Fordow, Natanz ve İsfahan'daki 3 nükleer tesisi B-2 bombardıman uçaklarıyla vurmuştu. ABD'nin bu saldırısı sonunda 24 Haziran 2025'te ateşkes ilan edilmişti.

10 Ekim 2025'ten itibaren Gazze'de de ateşkes ilan edilmesi ABD'nin İran'ı yıpratma hedefini ortadan kaldırmamıştı. 28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in düzenlediği hava saldırılarıyla İran'ın dinî lideri Ali Hamaney dâhil olmak üzere çok sayıda İranlı komutan da öldürülmüş ve karşılıklı saldırılar 7 Nisan 2026'da Pakistan'ın arabuluculuğu ile bir ateşkesle durdurulmuştu. Bu ateşkes sırasında NATO'nun Ankara Zirvesi 7-8 Temmuz 2026 tarihleri yapılacaktı.


Ankara Zirvesi ile NATO'nun faaliyet alanının Hint Okyanusu'na kadar genişletilmesi

ÇHC'nin 2013 yılında Bir Kuşak Bir Yol Projesi ile küresel rekabete başlamasından sonra, ABD de 2018 yılında 4 boyutlu yeni stratejisini uygulamaya koymuştu. Öncelikli olarak ÇHC'nin müttefiklerini yıpratmaya başlayan ABD, İran'ın Önasya'daki nüfuzunu kırma faaliyetlerini gerçekleştirmiş, İran'a yaptığı saldırı sırasında da Hürmüz Boğazı'nın açık tutulması için NATO ülkelerinden yardım istemişti.

Ancak Hürmüz Boğazı ve hatta İran'ın NATO'nun alanına girmediğini açık veya dolaylı bir şekilde ortaya koyan üyelere karşı ABD Başkanı Trump çok sert ifadeler kullanmış, sonunda da "bizim kimseye ihtiyacımız yok" açıklamasını yapmıştı. 7 Nisan 2026'da ABD-İran Ateşkes Anlaşması imzalanmasından 1 ay sonra 2026 NATO Zirvesi Ankara'da toplanmıştı.

7-8 Temmuz 2026 tarihinde gerçekleşen NATO zirvesi bildirisiyle NATO 3.0'a geçilmesi tasarlandığı gibi, ittifakın Önasya'da gerçekleştireceği faaliyetin çerçevesi de belirlenmişti. Ankara Bildirisi'nde Önasya'yı ilgilendiren 2 konu açıkça yazılmıştı. Birisi Hürmüz Boğazı, diğeri ise İran'ın nükleer silaha sahip olamayacağı hususudur. NATO eskiden beri bildirilerinde "deniz güvenliği" ve "seyrüsefer özgürlüğü"nden bahsetmesine rağmen doğrudan bir mekândan bahsetmeye lüzum görülmemişti.

Ancak NATO Ankara Bildirisi'nde yeni bir adım atılarak Hürmüz Boğazı'ndan bahsedilmiş ve bütün NATO üyeleri "İran'ı Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne tam olarak saygı göstermeye çağırmaktadır" ifadelerine katılmışlardı. Yani NATO, Basra Körfezi-Hint Okyanusu geçişine İran dâhil hiçbir ülkenin engel olmaması gerektiğini beyan etmişti. Başka bir ifadeyle, eğer bir ülke Hürmüz Boğazı'nı kapatmaya kalkması halinde NATO'nun bir bütün olarak hareket edeceği kayda geçirilmişti.

Gerçekte NATO'nun güneydoğu sınırlarının Türkiye'nin güney sınırları ile bittiği dikkate alındığında, bu yeni ifade ile NATO'nun faaliyet alanı Türkiye'den Hint Okyanusu'na kadar genişletildiğini ortaya koymaktadır. Ankara Bildirisi'ne Hürmüz Boğazı konusunda ABD'ye itiraz eden İngiltere Başbakanı Keir Starmer ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un da imza koyması, ABD açısından büyük bir stratejik kazanç olmuştur. Bu sayede ABD, muharip hale getirilecek NATO'nun Önasya Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı oluşumuna bir zemin hazırlamıştır.

Ankara Bildirisi'nde Önasya ile ilgili 2. konu ise NATO üyelerinin "İran'ın asla nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini" hususunda kesin bir karar vermeleridir. Bu hüküm İran'a NATO'nun müdahale etmesi demektir. Kafkaslardan Hint Okyanusu'na kadar uzanan ÇHC'nin 2. derecedeki müttefiki İran ile bir mücadeleye girilmesi halinde, bu ülkenin batısındaki Türkiye-Suriye-Irak-Suudi Arabistan-Kuveyt-Katar-Bahreyn-Umman ile NATO'nun sıkı iş birliğine gitmesi gerekecektir. Bu da NATO'nun Önasya Muharip Müşterek Ülkeler Komutanlığı oluşturmasını zaruri kılacaktır.

Karadeniz-Hint Okyanusu arasındaki iş birliğinin oluşmasında çok önemli bir yeri olan Suriye'nin Ankara'daki NATO zirvesine özel olarak davet edilmesi de bu açıdan önemlidir. 8 Temmuz 2026'da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Ankara'da bir araya gelmişti. ABD Başkanı Donald Trump, Suriye'ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını ve bu ülkenin istikrarlı hale geldiğini, ABD'nin çok iyi iş yaptığını, Şara'nın da çok iyi iş yaptığını ve Suriye'nin "terörü destekleyen ülkeler" listesinden çıkarılacağını söylemişti.

Gerçekten de aynı gün Trump yönetimi, Suriye'nin "Teröre Destek Veren Ülkeler" listesinden çıkarılması için ABD Kongresi'ne bildirimde bulunmuştu. Ayrıca ABD Dışişleri Bakanlığı da şu açıklamayı yapmıştı:

Bu, Başkan Trump'ın Suriye halkına yeniden ayağa kalkma fırsatı vermek amacıyla attığı tarihi adımlardan bir diğeridir… Kendisiyle ve komşularıyla barış içinde yaşayan, istikrarlı ve birleşik bir Suriye, yalnızca bölgeye değil tüm dünyaya fayda sağlayacaktır… Bugün, ABD-Suriye ikili ilişkilerinin yeniden canlanması ve Suriye'nin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Suriye hükümetinin yeni bir rota belirleme yönündeki çabalarını takdir ediyor ve Suriye ve halkıyla ortaklığımızı geliştirmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz.


Yani ABD, birleşik, dünyaya fayda sağlayan, ABD ile uyumlu rotada hareket eden ve ABD ile ortak çalışan bir Suriye'yi istemektedir. Bu da ABD'nin istediği muharip NATO 3.0'a uygundur.

Ankara Bildirisi'nin metninin hazırlanıp resmî imza töreni yapılacağı gün, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndan geçen 3 gemiye saldırdığı gerekçesiyle, ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) İran'a yönelik yeni saldırılar düzenleyerek 80'den fazla hedefi vurmuştu.

ABD Başkanı Trump da İran ile ateşkesin bittiğini ilan etmişti. Bu gelişmeleri dikkate alırsak, ABD'nin NATO'yu ikna için İran ile ateşkes yaptığını, NATO üyelerine Hürmüz ve nükleer konularında anlaşmaları üzerine ateşkesi bozduğunu söyleyebiliriz. ABD'nin Basra Stratejik Hedef Alanı'nın doğu kısmındaki beşerî yapı üzerine siyaseti, bombalamalarda da bunun tezahür etmesi ve İran'ın doğusundaki Afganistan'da yeni çatışmaların başlaması da NATO'nun bu alan genişletmesini daha dikkatlice takip etmek şarttır.


 NATO 3.0'a göre Önasya müşterek muharip ülkeler komutanlığı'nın oluşumu

ÇHC'ne karşı küresel ölçekte rekabet başlayan ABD'nin, Karadeniz-Hint Okyanusu hattında, İran'ın batısında bir askerî blok oluşturması gerekmektedir. Ancak bu hatta tek bir ülkenin NATO üyesi olması, İran'ın Önasya'daki etkisini kesmesi açısından yetersiz kılmaktadır. Bundan dolayı NATO'nun bu coğrafyada kendi üyeleri dışındaki ülkelerin de dâhil olduğu bir yapıya geçme mecburiyeti ortaya çıkmaktadır.

Bunun için, yeni bir usul ile NATO üyeleriyle birlikte çalışacak ülke veya ülkelere ihtiyaç olduğunu daha önce yazımda gayri kurumsal ülkeler olarak adlandırmış ve bu çeşit NATO müttefiklerinin ilkinin Ukrayna olduğunu belirtmiştim. NATO'nun 2026 Ankara Zirvesi Bildirisi ile ÇHC'nin en önemli müttefiki Rusya Federasyonu'nu yıpratmak için Ukrayna'nın bir model haline gelmesi resmen ilan edilmişti. Ukrayna modelinin yani üye olmayan ülkelerle müttefiklik kurma uygulamasının ÇHC'nin diğer önemli müttefiki İran'a karşı da tatbik edileceğini söyleyebiliriz.

Zira NATO üyeleri 2026 Ankara Bildirisi'yle "İran'ın asla nükleer silaha sahip olmaması gerektiği" konusunda hemfikir oldukları gibi, "İran'ı Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne tam olarak saygı göstermesi" konusunda da anlaşmışlardı. Bundan dolayı, Karadeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan bu coğrafyada, Ankara Bildirisi ifadesiyle NATO; "daha geniş güvenlik ortamı""tanımlayan stratejik rekabete, yaygın istikrarsızlığa, hibrit tehditlere ve tekrarlayan şoklara yanıt vermeye ve uyum sağlaması" şarttır. NATO'nun Önasya için planlaması için ancak İran'ın batısındaki ülkeler arasında bir birlik oluşturulması ile mümkündür.

NATO 3.0'ın ahtapotvari bir yapıda 6 kol halinde müşterek muharip ülkeler komutanlıkları tarzında örgütleneceğinden, bu kolların en önemlilerinden birisi Önasya Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı olacak, Ukrayna örneğinde olduğu gibi, NATO ülkelerininan "güvenliğine katkıda bulun" Önasya ülkeleri de bu komutanlığa dâhil olacaktır. Önasya Ülkeler Komutanlığı'na NATO üyesi olan Türkiye doğrudan katılacağı gibi, İran'ın güçlenmesinden, vekil unsurlarından veya saldırılarından endişe eden/korkan ülkeler de öncelikli olarak bu komutanlığa üyesi olacaklardır.

2018'de yeni stratejiye geçen ABD'nin uygulamalarına baktığımızda, İran'ı batıdan boydan boya çevrelemek için Türkiye-Suriye-Arabistan'ın birlik oluşturması şeklinde cereyan ettiğini görmekteyiz. Şöyle ki ABD-Türkiye ilişkilerinin 2019'da düzelmeye başlamasının ardından Kasım 2020'de Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Suudi Arabistan Kralı Selman arasında bir telefon görüşmesi ile iki ülke arasında başlayan ilişkiler, 29 Mart 2022'de Erdoğan'ın Arabistan'a yaptığı resmî ziyaret ile düzelmişti.

Kısa bir süre sonra Türkiye'nin de yardımı ile 8 Aralık 2024'te Suriye'de Beşşar Esad rejiminin devrilmesiyle Önasya'da yeni bir süreç başlamıştır. İran ve Rusya Federasyonu güçlerinin Suriye'yi terk etmesiyle Türkiye-Suriye-Arabistan zemini oluşmuştur. İsrail'in bütün çabalarına rağmen, ABD'nin Suriye'de kurulan Şara yönetimini desteklemesi, Türkiye'ye F-35'lerin verilmesi, millî muharip uçak KAAN'a motor temini başta olmak üzere, daha öncesinden çok farklı olarak gerçek bir müttefiklik uygulamasına geçmesi ve Arabistan'ın nükleer alanında serbest bırakılması da Önasya Ülkeler Müşterek Komutanlığı'nın çoktan oluşturulmaya başlandığının kanıtları olması gerekir. Ayrıca Arabistan'ın İran'ın vekil gücü olarak kabul edilen Husilerin, Kızıldeniz, Babülmendep Boğazı ve Aden Körfezi'ndeki artan tehditlere karşı 3 Ağustos 2026'da askerî nitelikli bir Deniz Savunma Koalisyonu kurmasını da Önasya Ülkeler Müşterek Komutanlığı'nın altyapı çalışmaları olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira bu koalisyonda Türkiye'nin yer alması son derece önemlidir.

Kara niteliği yüksek olacak Önasya Ülkeler Muharip Müşterek Ülkeler Komutanlığı'nın merkezinin, Türkiye'nin belirleyici rolü ve NATO'nun lideri ABD'nin üssünün bulunması dolayısıyla, Adana olacağını söyleyebiliriz. Zaten Türkiye Savunma Bakanlığı da, NATO'nun Türkiye'de Çok Uluslu Kolordu Karargâhı kurma sürecinin devam ettiğini ve bunun merkezinin de Adana olacağını 26 Mart 2026'da açıklamıştı.

Burada neden ülkelere özel vurgu yaptığımızı izah için de şunu belirtmek gerekir. ABD'nin belirleyici olacağı bu yapılanmada artık gayri nizami gruplar yerine devletlerle işbirliği yapılacağı anlaşılmaktadır. Bunu Suriye, Lübnan, Yemen gibi ülkelerdeki vekil güçlere karşı ortaya konan tavır ile ABD ile Arabistan'ın Irak'taki operasyonundan anlamaktayız. Zira 29 Temmuz 2026'da ABD ve Arabistan, Irak'taki İran destekli Haşdi Şabi'ye karşı saldırı düzenlemişti. Haşdi Şabi de "Suudi Arabistan ve ABD tarafından Haşdi Şabi karargâhları ve altyapısının" hedef alındığını açıklamıştı.


Sonuç

2018'de geçtiği yeni stratejisine göre, ABD ister kendisi isterse de NATO ile birlikte gerçekleştirsin, ÇHC'nin müttefiki İran'ın batısında, Kafkaslardan Hint Okyanusu'na kadar bir blok oluşturmak için çalışmaktadır. 2019'dan itibaren Önasya'ya ağırlık veren, söylemeden icraat gerçekleştiren ABD, İsrail'in geleceğinin kendine bağlı olduğunu ispat etmiş, İran'ın önce Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki vekil güçlerine operasyonlar düzenleyerek nüfuzunu kırmış ve sonra da doğrudan İran'a saldırarak yıpratma savaşına başlamıştır.

Bu süreçte Türkiye-Suriye-Arabistan hattının birleşmesi için çalışmalar yapan ABD, Türkiye'yi stratejisine göre öncelikli ülke olarak kabul etmiştir. Bundan dolayı ABD'nin artık Türkiye'yi, NATO 1.0 ve 2.0'daki gibi kanat ülke olarak değil, merkezin stratejisi ile uyumlu ancak ayrı karar-komuta sistemine, yani ahtapotvari NATO 3.0'a göre Önasya kolunun merkezi kabul ettiği anlaşılmaktadır.

Eskiden Sovyet Ruslara karşı savunma anlayışına göre kenarda kalan Türkiye, ÇHC'nin küresel rekabete başlamasıyla birlikte geniş bir sahanın merkezi haline gelmiştir. Yalnız bu merkez olmayı üyeler bazında değil, üye olmayan müttefiklerin yani gayri kurumsal ülkelerin meydana getirdiği coğrafya olarak düşünmek isabetli olacaktır. Türkiye, NATO'ya üye olanlarla işbirliği yapılacak müttefik ülkelerin tam ortasında yer almaktadır. Bundan dolayı, ÇHC'nin müttefiki İran'ın batısındaki ülkelerin meydana getireceği bu coğrafyada Önasya Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı'nın kurulması gerekeceğini söyleyebiliriz.

NATO üyesi muharip gücü iyi Türkiye'nin öncülüğünde yeni muharip güç haline gelmeye başlayan Arabistan'ın eşliği ve Suriye'nin kaynaştırıcı vasfıyla Önasya Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı'nın iskeletini meydana getireceği anlaşılmaktadır. Arabistan etrafındaki ülkeleri bu komutanlık bünyesine monte etmekte önemli bir misyon yerine getirirken, İran'ın vassalvari partneri olma niteliğinden kurtulursa Irak da bu oluşumda yerini alacaktır.

Kısacası merkezi Adana olması muhtemel Karadeniz-Hint Okyanusu arasındaki coğrafyada faal olacak Önasya Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı'nın omurgasını Türkiye, Suriye, Arabistan oluşturacaktır.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU