Türkiye’de bireysel başvuru mekanizmasının 2010 anayasa değişikliği ile Anayasa Mahkemesi bünyesinde kabul edilmesi, yalnızca bir usul reformu değil, anayasal sistemin normatif mimarisinde önemli bir dönüşüm anlamına gelmiştir.
Bu mekanizma ile birlikte temel hak ihlallerinin ulusal hukuk sistemi içerisinde giderilmesi hedeflenmiş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvuruların azaltılması ve iç hukuk yollarının etkinleştirilmesi amaçlanmıştır.
Böylece Anayasa Mahkemesi yalnızca norm denetimi yapan bir kurum olmaktan çıkarak bireysel hakların doğrudan korunmasını sağlayan bir üst yargı mercii haline gelmiştir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Ancak son yıllarda bazı bireysel başvuru kararlarının uygulanması konusunda derece mahkemeleri ile Anayasa Mahkemesi arasında ortaya çıkan yorum farklılıkları, anayasal yargının bağlayıcılığı meselesini yeniden tartışmaya açmıştır.
Bu tartışmalar özellikle Osman Kavala ve Can Atalay kararları bağlamında görünür hale gelmiş ve anayasal sistem içerisinde nihai yorum yetkisinin hangi kurumsal merkezde yoğunlaştığı sorusunu gündeme taşımıştır.
Bu bağlamda mesele yalnızca bireysel hak ihlali tartışması değil, aynı zamanda anayasal egemenliğin kurumsal dağılımına ilişkin yapısal bir tartışma niteliği kazanmıştır.
Osman Kavala kararı: Ulusal ve uluslararası yargı arasında bağlayıcılık sorunu
Osman Kavala hakkında verilen tutukluluk kararlarının hem Anayasa Mahkemesi hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından hak ihlali kapsamında değerlendirilmiş olması, bu davayı yalnızca ulusal hukuk sistemi içinde değil uluslararası insan hakları hukuku bağlamında da istisnai bir konuma yerleştirmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2019 tarihli kararında tutukluluğun makul şüpheye dayanmadığı ve siyasi amaç taşıdığı yönündeki değerlendirme, yalnızca bireysel bir hak ihlalinin tespiti değil aynı zamanda Avrupa insan hakları rejimi içerisinde bağlayıcılığı olan bir normatif karar niteliği taşımaktadır.
Bu kararın uygulanmaması meselesi, ulusal yargı sistemi ile uluslararası insan hakları hukukunun bağlayıcılığı arasındaki ilişkinin sınırlarını tartışmaya açmıştır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin kararın uygulanmasını talep etmesi ve sürecin ihlal prosedürüne taşınması, bu davayı yalnızca bir iç hukuk uyuşmazlığı olmaktan çıkararak uluslararası hukuk alanına taşımıştır.
Bu durum modern anayasal devletlerde normatif egemenlik ile uluslararası yükümlülükler arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı sorusunu yeniden gündeme getirmiştir.
Bu bağlamda Osman Kavala kararı yalnızca bireysel bir dava olarak değil, ulusal hukuk düzeni ile uluslararası hukuk düzeni arasındaki koordinasyon kapasitesinin test edildiği bir eşik moment olarak değerlendirilmelidir.
Can Atalay kararı: Temsil yetkisi ile yargı yetkisi arasındaki çatışma
Can Atalay hakkında verilen Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı ise anayasal temsil hakkı ile yargı yetkisi arasındaki ilişkinin sınırlarını tartışmaya açmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne milletvekili olarak seçilmiş bir kişinin tahliye edilmemesi meselesi, yalnızca bireysel özgürlük hakkı bağlamında değil, aynı zamanda temsil yetkisinin anayasal statüsü bakımından da önemli sonuçlar doğurmuştur.
Anayasa Mahkemesi kararında seçilme hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğinin açık biçimde ifade edilmesine rağmen derece mahkemelerinin farklı yönde karar vermesi, normlar hiyerarşisinin uygulanma biçimine ilişkin yeni bir tartışma alanı oluşturmuştur. Modern anayasal sistemlerde anayasa mahkemeleri normlar hiyerarşisinin en üst düzey yorumlayıcısı olarak kabul edilmektedir.
Bu nedenle anayasal yargı kararlarının uygulanmaması meselesi yalnızca teknik bir yorum farklılığı olarak değerlendirilemez.
Aksine bu durum anayasal düzen içerisinde nihai yorum yetkisinin hangi kurumsal merkezde bulunduğu sorusunu gündeme getirmektedir.
Bu yönüyle Can Atalay kararı, anayasal temsil yetkisi ile yargı yetkisi arasındaki ilişkinin modern anayasal sistemlerde nasıl sınırlandırılması gerektiğine ilişkin daha geniş bir teorik tartışmanın parçası haline gelmiştir.
Yargı kararlarının uygulanmaması ve kurumsal egemenlik meselesi
Modern anayasal devletlerde yüksek yargı kararlarının uygulanmaması genellikle üç düzeyde sonuç üretmektedir. Bu sonuçların ilki hukuk devleti tartışmasıdır. Hukuk devleti ilkesi yalnızca normların varlığıyla değil, bu normların uygulanma kapasitesiyle ölçülmektedir. Bu nedenle yüksek yargı kararlarının uygulanmaması hukuk devletinin operasyonel kapasitesine ilişkin bir tartışma doğurmaktadır.
İkinci düzey kurumsal yetki tartışmasıdır. Anayasal sistemlerde hangi kurumun nihai yorum yetkisine sahip olduğu sorusu yalnızca teknik bir mesele değildir. Bu soru aynı zamanda egemenliğin kurumsal dağılımına ilişkin bir sorudur.
Üçüncü düzey ise egemenlik tartışmasıdır. Çünkü anayasal düzen içerisinde nihai yorum yetkisinin hangi kurumda bulunduğu sorusu doğrudan egemenliğin hangi düzlemde üretildiğiyle ilişkilidir.
Bu üç düzey arasındaki ilişki doğrusal değildir. Bununla birlikte tarihsel örnekler bu süreçlerin çoğu zaman birbirini takip ettiğini göstermektedir. Bu nedenle yüksek yargı kararlarının uygulanmaması meselesi yalnızca bir hukuk tekniği problemi olarak değil, anayasal sistemin koordinasyon mimarisini görünür hale getiren bir eşik moment olarak değerlendirilmelidir.
Karşılaştırmalı teorik çerçeve: Normatif egemenlik ve operasyonel egemenlik ayrımı
Modern anayasal devletlerde egemenlik yalnızca anayasal metinlerde tanımlanan normatif bir yetki değildir. Aynı zamanda uygulama mekanizmaları aracılığıyla üretilen operasyonel bir gerçekliktir. Bu nedenle yüksek yargı kararlarının uygulanması ya da uygulanmaması meselesi, egemenliğin hangi düzlemde yoğunlaştığını gösteren önemli bir göstergedir.
Bu bağlamda yüksek yargı kararlarının uygulanmaması etrafında ortaya çıkan tartışmalar modern siyasal sistemlerde normatif egemenlik ile operasyonel egemenlik arasındaki farkın görünür hale geldiği momentler olarak değerlendirilmelidir.
Bu tür momentler çoğu zaman anayasal sistemlerin kriz anları olarak değil, kurumsal koordinasyon mimarisinin yeniden yapılandığı eşik anları olarak ortaya çıkar.
Bu nedenle Osman Kavala ve Can Atalay kararları etrafında ortaya çıkan tartışmalar yalnızca bireysel dava örnekleri olarak değil, modern anayasal sistemlerde egemenliğin kurumsal dağılımının nasıl işlediğini gösteren yapısal göstergeler olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç
Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması etrafında ortaya çıkan tartışmalar, modern anayasal devletlerde yüksek yargı kararlarının bağlayıcılığı meselesinin yalnızca teknik bir hukuk tartışması olmadığını göstermektedir.
Bu tartışmalar aynı zamanda egemenliğin normatif merkezi ile operasyonel merkezi arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu görünür hale getirmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca bireysel davalar üzerinden değil, anayasal düzenin kurumsal mimarisi üzerinden değerlendirilmelidir.
Bu bağlamda söz konusu süreçler modern anayasal sistemlerde egemenliğin sabit bir kurumsal merkezde değil, farklı kurumsal gravite alanları arasındaki koordinasyon yoğunluğu içerisinde üretildiğini gösteren önemli eşik momentler olarak okunmalıdır.
Devam edecek…
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish