GİRİŞ: PROBLEM, YÖNTEM VE KURAMSAL ÇERÇEVE
Bu makale, Türk tarihinin uzun süreli seyrinde din değişimleri ile kültürel-siyasal süreklilik arasındaki ilişkiyi, sosyolojik ve medeniyet perspektifinden ele almaktadır. Temel problem şudur: Türkler tarih boyunca birçok dine girmiş olmalarına rağmen, neden yalnızca İslam’ı kabul eden Türkler kalıcı siyasal, kültürel ve dilsel varlık üretebilmiştir?
Çalışma, tarihsel betimlemenin ötesine geçerek, neden–sonuç ilişkileri amaçlamaktadır. Bu bağlamda din, bireysel inanç alanı olarak değil; kolektif kimlik, hukuk, siyasal meşruiyet ve norm üretimi bağlamında ele alınmaktadır.[1]
Kuramsal çerçeve, esas olarak Ali Murat Daryal’ın “milletlerin sosyolojik kırılma noktaları” yaklaşımına dayanmaktadır. Bu yaklaşım, milletlerin tarih sahnesinde özne olarak kalıp kalmamalarını belirleyen temel eşiklerin, çoğu zaman din, hukuk ve siyaset üçgeninde oluştuğunu savunur.[2]
I. MİLLETLERİN SOSYOLOJİK KIRILMA NOKTALARI VE DİN–KİMLİK İLİŞKİSİ
Milletlerin tarihi, doğrusal ve kesintisiz bir ilerleme değil; aksine kritik kırılmalarla şekillenen bir süreçtir. Bu kırılmalar, bir topluluğun yalnızca yönünü değil, var olup olmama kapasitesini de belirler. Ali Murat Daryal bu kritik eşikleri “sosyolojik kırılma noktaları” olarak tanımlar.[3]
- Daryal’a göre sosyolojik kırılma noktaları, üç temel alanda yoğunlaşır:
- Din değişimi
- Siyasal egemenlik biçiminin dönüşümü
- Kültürel taşıyıcılık kapasitesinin (dil, hukuk, kurum) zayıflaması veya güçlenmesi[4]
Bu bağlamda din, modern seküler literatürde sıklıkla varsayıldığı gibi yalnızca bireysel vicdan alanına ait değildir. Aksine din, tarihsel toplumlarda:
- Meşruiyet üretir
- Hukuku temellendirir
- Zaman ve tarih tasavvurunu belirler
- Kamusal ahlâkı şekillendirir[5]
Dolayısıyla bir milletin din değiştirmesi, çoğu zaman medeniyet dairesi değiştirmesi anlamına gelir. Arnold Toynbee’nin de belirttiği üzere, medeniyetler arası geçişler en çok din üzerinden gerçekleşir ve bu geçişler her zaman eşit sonuçlar üretmez.[6]
Türk tarihi bu açıdan çarpıcıdır. Türkler, tarih boyunca farklı dinlerle temas etmiş; ancak bu temasların yalnızca bir kısmı tarihsel süreklilik, büyük kısmı ise asimilasyon üretmiştir. Bu durum, dinlerin taşıyıcı veya yutucu karakterleriyle doğrudan ilişkilidir.[7]
Buradan hareketle makalenin temel varsayımı şudur:
İslam, Türkler için sosyolojik kırılmayı yıkıcı değil; kurucu bir yönde üretmiş tek dinî–medeniyet zeminidir.
Bu iddia, ilerleyen bölümlerde tarihsel örnekler, kültürel tipolojiler ve modern dönem analizleriyle ayrıntılı biçimde temellendirilecektir.
II. İLK DÖNEM TÜRK İNANÇ DÜNYASI: GÖKTANRI, KUT VE SİYASAL MEŞRUİYET
Türklerin İslam öncesi inanç dünyası, uzun süre modern literatürde ya “ilkel şamanizm” ya da “belirsiz paganizm” başlıkları altında indirgemeci biçimde ele alınmıştır. Oysa son yarım yüzyıldaki tarih, dinler tarihi ve sosyoloji araştırmaları, erken Türk inanç sisteminin siyasal meşruiyet üreten, ahlâkî normlar içeren ve toplumsal düzen kuran bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymuştur.[8]
Bu inanç dünyasının merkezinde, modern literatürde Göktanrı inancı (Tengricilik) olarak adlandırılan yapı yer alır. Göktanrı, çoktanrıcı bir panteonun tepesinde yer alan bir tanrı değil; aşkın, tekil ve hükümran bir varlık olarak tasavvur edilmiştir.[9] Bu yönüyle Göktanrı inancı, Türklerin daha sonra İslam’la kuracakları teolojik ve siyasal uyumun zeminini de açıklamaktadır.
2.1. Göktanrı İnancının Temel Özellikleri
Göktanrı inancı, üç temel sütun üzerine oturur:
- Aşkın Tanrı tasavvuru
- Kut anlayışı
- Dünyevî düzen ile ilahî meşruiyet arasındaki bağ
Göktanrı, doğa unsurlarının toplamı değil; doğayı da yöneten aşkın bir irade olarak düşünülmüştür. Bu yönüyle erken Türk inanç sistemi, Yunan–Roma politeizmi ve animist kabile dinlerinden ayrılır.[10]
Bu yapı, erken Türk toplumlarında ahlâkî ve siyasal düzenin kaynağını oluşturmuştur. Hakan, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi değil; kut verilen, yani yönetme yetkisi Tanrı tarafından bahşedilmiş kişidir.[11]
2.2. Kut Kavramı ve Siyasal Otoritenin Meşruiyeti
Kut anlayışı, Türk siyasal düşüncesinin bel kemiğidir. Kut:
- Kalıtsal değildir
- Mutlak değildir
- Ahlâkî ve siyasal başarıya bağlıdır
Bir hakan adaletten saparsa kutunu kaybeder; dolayısıyla iktidarı meşruiyetini yitirir.[12]Bu anlayış, erken Türk siyasetinde mutlak tiranlığı sınırlayan bir işlev görmüştür.
Bu yönüyle Göktanrı–kut sistemi:
- Devleti kutsallaştırmaz
- Hükümdarı ilahlaştırmaz
- Siyasal otoriteyi ahlâkî sorumlulukla sınırlar
Bu yapı, daha sonra İslam siyaset düşüncesinde görülecek olan emanet, adalet ve hesap verme ilkeleriyle yüksek düzeyde örtüşmektedir.[13]
2.3. Göktanrı İnancının Gücü ve Sınırları
Her ne kadar Göktanrı inancı siyasal meşruiyet üretme konusunda güçlü bir çerçeve sunsa da, bu sistemin tarihsel sınırları bulunmaktadır. Bu sınırlar özellikle üç noktada belirginleşir:
- Yazılı ve evrensel bir hukuk sistemi üretmemesi
- Kurumsallaşmış dinî ilimler geleneği oluşturmaması
- Yerleşik medeniyetlerle rekabette kültürel savunma mekanizmalarının zayıf kalması[14]
Bu durum, Türklerin büyük göçler sonucunda Çin, İran ve Hint medeniyet havzalarına girdiklerinde asimilasyona açık hâle gelmelerinin temel nedenlerinden biridir.
Türkler askerî ve siyasal olarak güçlüydüler; ancak medeniyet havzalarıyla uzun süreli temas, yazılı hukuk ve kurumsal din eksikliği nedeniyle kültürel savunmasızlık üretmiştir.[15]
2.4. Sosyolojik Kırılmanın Eşiğinde Türk Toplumu
Ali Murat Daryal’ın yaklaşımıyla ifade edilecek olursa, Göktanrı inancı dönemi Türk toplumu birinci büyük sosyolojik kırılma eşiğinde bulunmaktadır. Bu eşik şudur:
Ya inanç–siyaset–hukuk üçlüsünü kurumsallaştıracak yeni bir medeniyet dairesine girilecek
ya da güçlü ama eritilebilir bir siyasal yapı olarak kalınacaktır.[16]
Tarih, ikinci ihtimalin İslam öncesi dönemde sıkça gerçekleştiğini göstermektedir. Budizm, Maniheizm ve Hristiyanlık gibi dinlerle temas eden Türk boyları, çoğu zaman siyasal ve kültürel çözülme yaşamıştır.
Bu noktada temel çıkarım şudur:
Göktanrı inancı, Türk kimliğini kurmuş; ancak onu uzun vadede koruyacak medeniyet araçlarını tek başına üretememiştir.
III. TÜRK GÖÇLERİ, MEDENİYET HAVZALARI VE ASİMİLASYON MEKANİZMALARI
Türk tarihindeki büyük göç hareketleri, yalnızca nüfusun yer değiştirmesi değil; medeniyet havzalarıyla kurulan uzun süreli temas süreçleridir. Bu temaslar, Türklerin askerî ve siyasal kabiliyetlerini çoğu zaman güçlendirmiş; ancak din, hukuk ve kültür alanlarında asimetrik etkileşimler üretmiştir. Bu asimetri, özellikle İslam öncesi ve İslam dışı dönemlerde Türklerin yüksek kültür havzaları tarafından yutulması sonucunu doğurmuştur.
Türkler tarih boyunca dört ana medeniyet havzasıyla yoğun temas kurmuştur: Çin, İran, Hint–Budist ve Bizans–Roma dünyaları. Bu havzaların her biri, Türk kimliği üzerinde farklı ancak benzer sonuçlar doğuran asimilasyon mekanizmaları üretmiştir.
3.1. Çin Medeniyet Havzası: Bürokratik Yutuculuk ve Kültürel Eri(t)me
Çin medeniyeti, tarihin en erken dönemlerinden itibaren yüksek düzeyde kurumsallaşmış, yazılı hukuk ve gelişmiş bürokratik gelenek üretmiş bir yapıya sahiptir. Bu özellik, Çin’i askerî olarak yenilgiye uğratılabilir; ancak kültürel olarak son derece yutucu bir medeniyet hâline getirmiştir.[17]
Türk boyları, özellikle Hunlar ve Göktürkler döneminde Çin’le yoğun askerî ve diplomatik temas kurmuş; Çin devleti, Türk askerî gücünü sınır güvenliği ve iç siyasal denge unsuru olarak kullanmıştır. Ancak bu temaslar uzun vadede şu sonuçları üretmiştir:
- Türk elitlerinin Çin bürokrasisine entegre edilmesi
- Çin yazı sisteminin ve idarî dilinin üstün hâle gelmesi
- Türk kimliğinin siyasal özne olmaktan çıkıp etnik bir unsur düzeyine indirgenmesi[18]
Bu süreçte Göktanrı inancı, Çin’in Konfüçyüsçü–bürokratik düzeni karşısında kamusal norm üretme gücünü kaybetmiştir. Sonuç olarak Türkler askerî güçlerini korusalar bile, kültürel özne olma vasıflarını büyük ölçüde yitirmiştir.[19]
3.2. İran Medeniyet Havzası: Yüksek Kültür ve Elit Asimilasyonu
İran medeniyet havzası, Çin’den farklı olarak dinî–ahlâkî bir kozmolojiye dayalıdır. Zerdüştîlik merkezli bu yapı, devlet, hukuk ve ahlâk arasında güçlü bağlar kurmuştur. Türkler İran havzasına girdiklerinde:
- Gelişmiş şehir kültürü
- Yazılı hukuk geleneği
- Köklü entelektüel sınıf
ile karşılaşmışlardır.[20]
Bu temas kısa vadede Türklerin askerî ve siyasal egemenlik kurmasına imkân vermiştir; ancak uzun vadede:
- Yönetici elitin İranlılaşması
- Farsçanın kültür ve edebiyat dili hâline gelmesi
- Türk kimliğinin saray ve orduyla sınırlı kalması
sonucunu doğurmuştur.[21]
Bu durum, İran kültürünün yüksek yutuculuk kapasitesini göstermektedir. Din, bu bağlamda Türk kimliğini koruyan bir unsur olmamış; aksine yerleşik İranî normların Türk siyasal yapısına eklemlenmesine aracılık etmiştir.[22]
3.3. Hint–Budist Medeniyet Havzası: Siyasal Pasifizasyon
Türklerin Hint–Budist dünyayla ilişkisi, özellikle Orta Asya’da Budizmi kabul eden Türk toplulukları üzerinden izlenmektedir. Budizm, yüksek etik ve metafizik söylemler üretmesine rağmen:
- Siyasal egemenlik üretmeyen
- Askerî dinamizmi sınırlayan
- Devlet kurucu normlar geliştirmeyen
bir yapıya sahiptir.[23]
Bu nedenle Budist Türk toplulukları zamanla:
- Askerî reflekslerini kaybetmiş
- Yerleşik şehir kültürlerinde erimiş
- Dilsel ve siyasal kimliklerini yitirmiştir.[24]
Budizm’in bireysel kurtuluşu önceleyen yaklaşımı, Türklerin tarihsel olarak sahip olduğu kolektif siyasal refleksi çözmüştür. Böylece Türk kimliği, mistik ama etkisiz bir kültürel kalıntıya dönüşmüştür.
3.4. Bizans–Roma Dünyası: Din Üzerinden Asimilasyon
Bizans–Roma medeniyeti, Türkler için hem askerî rakip hem de dinsel–kültürel bir asimilasyon alanı olmuştur. Bu havzada Hristiyanlık, yalnızca bir inanç sistemi değil; hukuk, vatandaşlık ve kimlik üretme mekanizmasıdır.[25]
Hristiyanlığı kabul eden Türk unsurlar:
- Roma–Bizans hukuk sistemine entegre edilmiş
- Kilise hiyerarşisi içinde erimiş
- Kısa sürede dil ve etnik bilinçlerini kaybetmiştir[26]
Bu durum, Hristiyanlığın bu coğrafyada yutucu bir kültür olarak işlediğini göstermektedir. Din, burada Türk kimliğini korumamış; aksine eritici bir işlev görmüştür.
3.5. Genel Değerlendirme: Göç, Güç ve Kültürel Savunmasızlık
Bu dört medeniyet havzası birlikte değerlendirildiğinde şu sonuç ortaya çıkar:
- Türkler askerî ve siyasal olarak güçlüydü
- Ancak yazılı hukuk ve evrensel din eksikliği kültürel savunmasızlık üretmiştir
- Yüksek medeniyet havzaları, Türkleri ya elit asimilasyonu ya da kültürel erime yoluyla dönüştürmüştür
- İslam öncesi dönemde Türk kimliği uzun vadeli süreklilik sağlayamamıştır
Bu tablo, bir sonraki bölümde ele alınacak olan İslam öncesi ve İslam dışı dinlere giren Türklerin neden tarih sahnesinden silindiğini açıklayıcı bir zemin sunmaktadır.
Devam edecek…
Dipnotlar
[1] Peter L. Berger, The Sacred Canopy: Elements of a Sociological Theory of Religion, Anchor Books, New York 1967, s. 25–41.
[2] Ali Murat Daryal, Din Sosyolojisi Açısından Millet ve Kimlik, Marmara Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2005, s. 112–130.
[3] Ali Murat Daryal, Din Sosyolojisi Açısından Millet ve Kimlik, s. 118.
[4] Daryal, age., s. 121–123.
[5] Talal Asad, Formations of the Secular, Stanford University Press, Stanford 2003, s. 7–18.
[6] Arnold J. Toynbee, A Study of History, Oxford University Press, London 1934, Cilt I, s. 45–60.
[7] Shmuel N. Eisenstadt, The Political Systems of Empires, Free Press, New York 1963, s. 89–104.
[8] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1984, s. 45–62.
[9] Mircea Eliade, Patterns in Comparative Religion, Sheed & Ward, London 1958, s. 110–118.
[10] Jean-Paul Roux, La Religion des Turcs et des Mongols, Payot, Paris 1984, s. 32–41.
[11] Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Cilt I, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1991, s. 89–101.
[12] Ögel, age., s. 103–108.
[13] Fazlur Rahman, Islam, University of Chicago Press, Chicago 1979, s. 68–75.
[14] Peter Golden, An Introduction to the History of the Turkic Peoples, Otto Harrassowitz, Wiesbaden 1992, s. 56–64.
[15] René Grousset, The Empire of the Steppes, Rutgers University Press, New Brunswick 1970, s. 29–38.
[16] Ali Murat Daryal, Din Sosyolojisi Açısından Millet ve Kimlik, Marmara Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2005, s. 134–139.
[17] Mark Edward Lewis, The Early Chinese Empires: Qin and Han, Harvard University Press, Cambridge (MA) 2007, s. 15–29.
[18] Nicola Di Cosmo, Ancient China and Its Enemies, Cambridge University Press, Cambridge 2002, s. 172–189.
[19] Peter Golden, An Introduction to the History of the Turkic Peoples, Otto Harrassowitz, Wiesbaden 1992, s. 82–91.
[20] Richard N. Frye, The Heritage of Persia, Mazda Publishers, Costa Mesa 1993, s. 64–79.
[21] C. E. Bosworth, The Ghaznavids, Edinburgh University Press, Edinburgh 1963, s. 3–11.
[22] Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam, Vol. I, University of Chicago Press, Chicago 1974, s. 24–31.
[23] Heinz Bechert, Buddhism and Society, Oxford University Press, Oxford 1984, s. 52–61.
[24] René Grousset, The Empire of the Steppes, Rutgers University Press, New Brunswick 1970, s. 53–60.
[25] Averil Cameron, The Byzantines, Blackwell, Oxford 2006, s. 41–55.
[26] Peter Brown, The Rise of Western Christendom, Wiley-Blackwell, Oxford 2013, s. 146–158.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish