İmam Ali’nin hilafeti “nas ile mi nasb ile mi gerçekleşti?” Şayet “nas” (atama) iledir dersek, diğerlerinin hilafeti batıl olur. Şayet “nasb” (tayin)iledir dersek, o taktirde 14 asırdır ümmeti yiyip bitiren bu tefrikaya son vermiş oluruz.
İran’daki inkılaptan sonra din adamlarının itikadi konuları ele alması, insanların görüşlerinde de birtakım değişikliklerin oluşmasına sebep oldu. Ve yine Şiiler ile ilgili algılardaki kavramsal anlamların, değişimlerine de sebep oldu.
İran inkılabından önce Şii din adamlarının, Hz. Mehdi’nin zuhuruna kadar intizarda (beklentide) kalacakları düşünülürken ve yine onun “adalet devleti” kurmasıyla, yer yüzünde bir kurtuluş olacağına inanılırken, imam Humeyni namındaki bu müçtehidin, “velayet-i fakih” ve “İslami devlet” konusunu gündeme taşıdığı görüldü ve bu hususta da başarılı oldu. Onun bu başarısı Şii fakihlerin zihninde birtakım oluşumlara da sebebiyet verdi. Yani Humeyni’nin başarısı, onlar nezdinde o inkılabın “hak” oluşunun göstergesi sayıldı. Aynı zamanda bu başarı, bir takım “menfi” şeylerin ortaya çıkmasına da sebebiyet verdi.
Gerçek şu ki gerek tarihte ve gerek muasır insanın hukukuyla ilgili meselelerde yapılan birtakım araştırmalar, bizleri şu sonuca ulaştırdı:
“Aslında hilafet ile imamet birbirinden ayrı iki konudur. Hilafet; yani bir insanı, kendine dünyevi yönetici tayin etmek, insanların özgür iradesi dahilinde bulunan hakkıdır. Halife seçmek de aynen, istediğin birisiyle evlilik yapmak, istediğin şeyi alıp satmak, istediğin yerde yaşamak vs. gibi bir durumdur. Nitekim Fakihler şöyle bir temel ilkeden de söz ederler:
“İnsanlar, kendi nefisleri ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahiptirler.”
Bu ilkede söylenmek istenen şey şudur: “Yani insanlar, adil bir yönetim tesis edip kendilerini yönetmeleri için Millet vekillerine “meşruiyet/yetki” verme salahiyetine haizdirler.”
Ayrıca, Şii ulemanın istidlalde bulundukları ayet ve rivayetlere baktığımızda, bunların hiçbirinin Allah tarafından “hilafet” tayinine delalet etmediklerini müşahede etmekteyiz.
Oysaki benim burada hilafetle ilgili söylediğim bu konu hem modern dönemdeki demokrasi hem de rivayet ve dinî naslar ile uyum içerisindedir. Buradan da şu sonuca ulaşıyoruz:
“Halk tarafından tayin edilen Ebu Bekir’in hilafeti meşru bir hilafettir.”
Daha doğrusu bizler, “dini imamet” ile “dünyevi hilafet” in arasında bir ayrım yapma mecburiyetindeyiz.
Evet “dinî imamet”, Şiilerin istidlal ettikleri gibi “nübüvvetin” bir devamı gibidir. Yani ilahi atamaya muhtaçtır. Fakat Şiilerin söyledikleri “Gadir Hum”, “Sakaleyn” ve bunlar gibi hadisler, İmam Ali ve Ehl-i Beyt’in faziletleri hususundadır. Yine bu hadisler onların “dünyevi hilafet” ine değil de “dini imametine” işaret ediyor.Örneğin nebi Gadir Hum hadisinde Müslümanlara şunu söylüyor:
“şayet dini istiyor iseniz, onu imam Ali’den alınız, ayetlerin tefsirlerini, yargı kararlarını, fıkhı ve itikadi konuları Ali’den alınız. Çünkü onun İslam için cihatta, ilim ve bunun gibi şeylerde öncülüğü vardır.”
Fakat onun “dünyevi hilafeti” ne Gadir hadisinde konu edilmiştir ne de başka bir yerde. Çünkü şayet nebi öyle bir şeyi ashabından isteseydi, onlardan imam Ali için “biat” talebinde bulunurdu.
Daha açıkçası şayet nebi imam Ali’nin “halife” olmasını isteseydi, onlardan İmama “biat etmelerini” talep ederdi. Fakat böyle bir talebinin olmadığı görülmektedir.
Çünkü Gadir Hum denilen o bölgede nebinin okuduğu o hutbesinden sonra kimi sahabelerinin gelip imam Ali’ye:
“Behhin behhin leke ya Ali/Ne mutlu sana ne mutlu sana ey Ali.” dediklerini görüyoruz. “Baye’tüke ala kitabillah/Allah’ın kitabı üzerinden sana biat ettim” deyip “biat” sığasını (söz kalıbını) söylememişlerdir.
Görüldüğü üzere nebinin ashabı, o hutbeden sonra “biat” kalıbını kullanmadıklarına göre, demek ki nebi onlardan, imam Ali’nin dünyevi devlet başkanı (haife) olması için ona biat etmelerini istememiştir, yalnızca dinde imam olmalarını istemiş ki gelip imama “ne mutlu ne mutlu sana ey Ali. Artık benim ve tüm mümin erkeklerin ve mümine kadınların mevlası (dinde otorite sahibi) oldun” diyorlar. Nitekim kuranda (Maide: 55) ve birçok ayetlerde de “mevla” kelimesi farklı anlamlarda kullanılmış ve onlardan biri de “dinde otorite sahibi” olma anlamında olmuştur.
Aslında birtakım hadislerde ve özellikle de Hz. Ali’ye nispet edilen “Nehcü’lBelağa” isimli kitapta, İmam Ali’nin “hilafet” konusunun “şura” ile olacağını söylediği görülmektedir. Örneğin İmam Ali, Muaviye’ye yazdığı 6’ncı mektubunda şöyle diyor:
“…Şura, Muhacir ve Ensar’a aittir. Eğer onlar bir kişi üzerinde birleşir ve onu imam (dünyevi önder) olarak adlandırırlarsa, bu durum Allah katında da bir rıza sebebidir.”
Yani siyasal meşruiyet, ümmetin açık rızası ve ortak kararıyla oluşur. “Şura”, meşruiyetin temel aracıdır. Toplumsal mutabakat ise, ilahi rızayla çelişmez. Dolayısıyla imam Ali, “imamet” tamamen halk icadıdır ve nas yoktur demiyor. Fakat nas, tek başına “siyasi zorlamaya dönüşemez” mesajı veriyor.
Aslında Şii ulemasının hatası şu oldu:
“Şii uleması, Ümeyye oğullarının kendi yönetimlerine “kutsallık elbisesi” giydirdiklerinde ve kendi kurdukları devlet otoritelerinin “ilahi otorite” olduğunu iddia ettiklerinde, Nitekim Yezit ve babası Muaviye kendi yönetimlerinin “ilahi yönetim” olduğunu söylediklerinde, hatta üçüncü halife Osman b. Affan bile, isyancılar tarafından evi muhasara altına alındığında, isyancılar onun kendisini hilafet makamından azletmesi teklifinde bulunduklarında, Osman onlara şu cevabı vermiştir:
“Allah’ın bana giydirmiş olduğu şu hilafet elbisesini nasıl üzerimden çıkartabilirim.”
Yani bu sözüyle Osman, kendi hilafet yönetimini Allah’a nispet veriyordu.
Onun, o günde söylediği bu söz, gittikçe “hilafetin Allah’tan olduğu” düşüncesine dönmüş oldu. Oysaki “hilafet” Allah’tan değil, insanlardandır. Nitekim “Sakife” de de böyle olmuştu. Fakat Emevîler bu fiili reddetmişlerdir. Şii alimler de bu düşünceyi onlardan almış ve “hilafet” Emevîlerin değil “Ehl-i Beytin” hakkıdır demişlerdir. Tedrici olarak da siyasi hilafet, birtakım deliller ile kelam ilmine dönüşmüş ve o günden sonra “itikadi esaslardan birisi oluvermiştir.”
Oysaki, imamet ve hilafet hususunda Şiiler ile Sünniler arasında herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir. Yani Şiiler “dini imamet, imam Ali’nin hakkıdır” derler ve bütün Sünniler de bu görüşü kabul ederler. Çünkü onlar da İmam Ali’nin din, ilim, ihlas, cihat vs. gibi şeylerde nebiden sonra bir numara olduğunu söylerler. Hatta kimi hadislerde:
“Aranızda hüküm (yargı) konusunda en yetkili (bilgili olan) Ali b. Ebu Talip’tir” diye geçer.
Onun faziletleri hususunda başka birtakım hadisler de mevcuttur.
Elbette Sünni Müslümanlar imam Ali’nin dışında diğer halifelerin de faziletlerini kabul ederler. Fakat Şiiler, ötekilerinin fazilet konusunu inkardan gelirler. Bu da ters bir siyasettir. Yani böyle bir siyasi durum insanları, karşıdakilerin faziletlerini inkâr etmeye icbar etmiştir. Çünkü öyle yapmasalardı denilebilirdi ki; “şayet sen karşı tarafın faziletlerini kabul edeceksen, o taktirde onun hilafetini inkâr etmeye ne gerek vardır?”
Kısacası, İmam Ali’nin “imameti” hakkında elbette ki naslar vardır. Fakat söz konusu naslar onun “ilahi atama” ile halife olmasını gerektirmiyor. Oysaki Şii din alimleri “bu naslar imamın, ilahi atama ile halife olmasını gerektiriyor” derler.Fakat ben diyorum ki, bu nasıplar, kimi zaman her ne kadar hilafetin “ilahi olmasına” delalet etmiş olsa dahi, yine de gerçekte böyle değildir. Yani “yönetim” konusu ilahi konu değil, örfî bir konudur. Diğer bir ifadeyle “yönetim”, dini bir konu değildir ki Allah’ın hakkı olsun. Dolayısıyla da insanların hakkıdır.
Sünni-Şii tüm Müslümanların bir hatası da şudur:
“Bunların her iki kesimi de nebi yönetiminin, “ilahi yönetim” olduğunu tasavvur etmişlerdir. Oysaki nebi yönetiminin meşruiyeti, Allah’tan değil insanlardandır. Yani nebi, Mekke’den Medine’ye hareket etmeden önce, yalnızca nebiydi, Medine’ye hicret ettikten sonra, burada hem nebi hem de yönetimin başı oldu. Fakat Medine’ye gelmeden Mekke’de iken yalnızca “nebi” idi.
Diğer bir ifadeyle onun, nebevi vazifesi ile siyasi vazifesi ayrı şeylerdir. Hatta insanlar, nebinin dışında yönetim işine daha ehil olan birini dahi kendilerine yönetici olarak seçebilirler. Çünkü Kuran nebiler hakkında: “Bizim üzerimize düşen vazife sadece açıkça tebliğ etmektir” (Yasin: 17) diyor.
Hatta Kuran’da İsrailoğulları hususunda şöyle bir ayet de vardır:
“Onlar peygamberlerine gelip dediler ki: “Bize bir Hükümdar tayin et ki, Allah yolunda savaşalım” (Bakara: 246)
Talut ile Calut’un meselesi bilinen bir konudur. O nebi de Musa’dan sonra onların başına, Calut ile savaşmaları için “Talut”u tayin etti ve onlara “ben nebiyim, yönetimin başına ben daha layığım” gibi bir söz de söylemedi.
Buradan şu durum ortaya çıkıyor:
“Dini devlet” diye bir şey yoktur ve devlet, aslında medeni devlet olmalıdır. Medeni devleti “dini devlete” dönüştürmek, aslında devleti tahrif etmektir. Yani İslami evlilik, İslam ekonomisi, İslam siyaseti vs. gibi şeyler, tümüyle örfi konulardır ve bunlar, toplumun aklından kaynaklanıyor.
Evet, dinin bu hususta tavsiyeleri olabilir, örneğin ticarette hile yapmamayı, faizin haramlığı vs. gibi şeyleri tavsiye edilebilir. Fakat bizlerin gelip de burada İslami ticaret, İslami evlilik, İslami yönetim vs. gibi cümleler kurmamız bütünüyle hatadır. Zira, zati itibarıyla yönetim örfidir.
Örneğin M. Bakır es-Sadr’ ın “Bizim İktisadımız”, “Bizim Siyasetimiz”, “Bizim Felsefemiz” gibi kavramları söylemesi ve bunlarla ilgili eserler yazması ve yine bunları getirip İslam’a mal etmesi doğru değildir. Yani dinde rüşvet, katlamalı faiz, aşırı kazanç sağlama, kara para aklama, aldatma vs. gibi şeyler, dinsiz toplumlarda da yasaktır. Demek ki mesele, dini değil ahlaksaldır.
Gerçek şu ki nasihatler, bir toplumda görüş oluşturmazlar, yalnızca nasihat olarak kalırlar. Dolayısıyla nasihatler, “beşerî akıl” ile ilgili konulardır.
Fakat İslami topluluklar ya da İslam’ın hayatın tümüne müdahale edebileceğini iddia edenler, “İslam’ın siyaset, ekonomi vs. gibi şeylerde görüşünün olduğunu üretmişlerdir.” Oysaki İslam’ın bu hususlarda yalnızca nasihat ve tavsiyeleri vardır.
Örneğin İslam, siyaset ile ilgili şunu tavsiye eder: “Yönetimin adil olması gerekir.” Fakat ne Kuran ne de Sünnet, yöneticinin adaleti demokrasi, diktatörlük ya da monarşi ile mi icra edeceğini açıklamıyor.
Peygamber ve Raşit halifeler dönemindeki dini yönetim, yalnızca nasihatler ile sınırlı değildi elbette. Onların dönemindeki dini yönetimden kasıt ise, “dini yaymaktı.” O dönemin şartlarında dini yaymak da döneminin alimlerine göre “şeriatı tatbik ile mümkündü.” Fakat içinde bulunduğumuz çağda İslam’ın savaş ya da fütuhatla yayılması mümkün değildir.
Şu anda İslam’ın yayılması, ancak barış kanallarıyla mümkündür. Yani bu çağda dinin neşri, ancak yayın, basın, televizyon tartışmaları ve konferanslar ile mümkün olabilir. Fakat o çağın kültürel yapısına göre o kültür, yalnızca cihadı kabul ediyordu. Bundan dolayı bu dönemimizde İslam’ın savaşlarla yayılmasının hatalı olduğunu söylüyoruz.
Dolayısıyla bu dönemin akli ölçülerine göre, savaşlarla dini yaymak büyük bir hatadır. Fakat o döneme göre kesinlikle doğrudur. Dolayısıyla o dönemi, dönemimizin akıl kuralları üzerinden yargılayan kimi aydın ve kültürlü insanlar hata içerisindeler.
Yani çağımızın kimi aydın gözüken insanları o dönemi, içerisinde bulundukları bu çağın rasyonalitesi üzerinden yargılamaktalar. Örneğin kadına erkeğin yarı hakkının verilmesi, kölelik ve cariyelik konusunun icra edilmesi ya da dinî yönetimi kabullenmeleri vs. bu çağın rasyonalitesi ile uyum sağlamamaktadır. Düşünmüyorlar ki bu işler tümüyle, o çağın kültürü ile uyum içerisindedir ve yine o kültür açısından bunların tümü de doğru şeylerdir. Fakat çağımızda beşer akılcılığı hayli ilerledi ve bundan dolayı o çağın görüşleri de yanlış görülür oldu.
Kuran’da geçen her hüküm elbette ki taabbudî (teslimiyete dayalı) hükümler değillerdir. Ahlak, hukuk, muamelat, diyet, kısas vs. gibi hükümlerin tümü, “imzai hükümlerdir.” Yani önceden uygulamaları örfte geçerli kılınan ve o dönemin akılcılığı ile uyum içerisinde olan hükümlerdir.
Şunu da arz edeyim ki, her dönemim zararı, maslahatına tabidir. Diğer bir tabirle, “hüküm verirken zarar, maslahata göre belirlenir.” Yani asıl olan maslahattır, mefsedet ise maslahatla bağlantılı ve ikincildir.
Bu ilke, tüm fakihlerin nezdinde bilinen ve yaygın olan bir kaidedir. Fakat fakihler ısrarla beşer aklının mefasid ve mesalihleri (zarar ve faydaları) idrak etmekten aciz olduğunu vurgularlar.Oysaki bizlere göre bu hiç de öyle değildir. Özellikle de muamelat hususunda bunun böyle olduğunu söyleyemeyiz.
Örneğin yönetim, ekonomi ve yargı gibi konular, beşerin örfünde olan şeylerdir ve beşer bunları anlıyor. Mesela hırsızlık, zulüm, yalan, hile vs. nin kötü; adalet, doğruluk, empati vs. nin de güzel olduğunu her kes bilir. “Adaletin”; hakkın sahibine iade edildiği konusu gibi şeyler, beşer tarafından bilinen bir gerçektir ve vicdan karşısında güneş gibi ortadadır.
Fakat işaret ettiğim gibi, o dönemde kadınlarla ilgili hükümler de adaletle uyumludur. Yani o dönemin kültürü, erkeğin karşısında kadının onur ve kerametini koruyordu. Fakat içinde bulunduğumuz çağda kadın hakkındaki görüşler, hayli değişime uğramıştır. Yani çağımızın en bariz değerlerinden birisi, kadın ile erkeğin eşitliği olmuştur. Fakat o çağda kadın erkeğe nispeten hayli küçültülmüştür.
İslam gelip kadına erkeğin hukukunun yarısını verince, adalete denk olmuş ve kadın bu durumdan hayli mutluluk duymuştur. Çünkü kadın İslam öncesi mirastan hak alma hakkına sahip değildi. Tanık olma ve cizye konusunda da öyleydi. İşte İslam gelip onlara diyetin yarısını ya da tanık olmada yarı hak sahibi olma yetkisini verince, sevinip seslerini çıkarmaz olmuşlardır.
Bu hususlarla ilgili her din alimi herhangi bir şey söylemiyor. Çünkü o alimler de adeta o dönemi yaşıyorlar. Fakat ben bu dönemde yaşadığımı görecek kabiliyette olan birisi olarak bu gibi sözleri söylüyorum. Asır değişmiş ve insan hakları vs. de gelişmeler olduğu için, artık kadınların kendileri, kendi haklarını talep eder olmuşlardır.
Ben Kuran’ın bir kanunu koyduğu zaman onu, namaz ve oruç gibi taabbudi (teslimiyetçi) esası üzere koyduğunu kabul etmiyorum. Çünkü Kuran’ın genel görüşleri, o dönemdeki insan ve kadınların çıkarları üzere dayalıdır.
Başka bir deyişle, kanun ya da hükmü koymadaki hedef, adaleti tahakkuk ettirmektir. Yani bir kanunun (hükmün) meşruiyetini, onun hedefinden anlarız. Bundaki hedef ise, adaleti tatbik etmektir. Kanun, ne kadar adaleti tahakkuk ettirmeye yakın ise, o kadar üstündür. Daha açıkçası en üstün kanun, adaleti tatbik eden kanundur. Bunun ölçü ve sınırını belirleyen de kollektif akıldır.
Nebi dönemindeki kollektif akıl ve hatta kadının aklı, kendini eksik görüyordu ve bu durumu kadınlar dahi itiraf ediyorlardı. Yani kadınlar, kendilerinin akıl cihetiyle eksik olduklarını söylerlerdi. Dolayısıyla, o dönemdeki konulan şer’i hükümler (yani kadına erkeğin yarısı kadar miras verilmesi, tanıklık vs.), akıl ile mutabık idi, fakat şu dönemde öyle değildir.
Açıkçası, kollektif akıl, takyit altına alınan akıl olmazken, mümine kadınların akılları, naslar ile takyit edilmişlerdir, dolayısıyla da naslar açısından onlarınki tam anlamıyla akıl değildir. Fakat gerçek şu ki dini akıl, kanunları düzenlemek ve biçimlendirmekte hüccet değildir. Hüccet olan, mücerret ve salt akıldır.
Dönemimizin kadınları ise, hükümlere (kanunlara) bakmaksızın “ben erkek ile eşitim” diyorlar.
Geleneksel İslam ile medeni İslam’ın farkı.
Medeni İslam’dan kastım, toplumsal medeniyet ile uyum içerisinde olan yönetim şeklidir. Çünkü dinin aslı İslam değil, Medeni yönetim ile mutabakat içerisinde olan şeylerdir. Yani medeni olan kanunlardır.
Şu anda İslam’da büyük ve bir o kadar da tehlikeli tahrifler vardır. Zira, “İslam din ve devlettir” denilir. Oysaki İslam yalnızca “dindir.” Fakat “devlet” kavramı İslam’a, siyasi Sünni ve Şiiler tarafından ilave edilmiştir. Özellikle de bu görüş, 1960 lı yıllardaki Seyyit Kutup, Mevdudi, Hasan elBenna vs. gibilerinin ürettikleri şeylerdir. Tabi ki bu düşünce tedrici olarak bunlar gibi Sünni alimlerden Şii alimlere sirayet etmiş, imam Humeyni ve Şehit Sadır gibilerinin üzerlerinde de etki bırakmıştır.
Dolayısıyla, asıl İslam, Allah’a iman ve salih amel üzerine bina edilmiştir.
Kuran’ın tüm ayetlerine bakıldığında, insanı her zaman iman ve salih amele davet eder. “İman” ise; Allah ve insanı sevmek ve insanlara hayır vermeyi istemektir. İşte iman budur ve bu, “zihinsel” değil, varoluşsal bir durumdur.
Geleneksel İslamcılar “zihni İslam’ı” şöyle açıklarlar:
“İslam; zihinde birtakım bilgilerden ibarettir.” Yani İslam, semadan nebiye nazil olmuş ve tatbik edildiği taktirde insanın hem dünyası hem de ahireti için faydalı olan şeylerdir.
Fakat medeni İslam, “irfan odaklı bir perspektiften hareket eder.” Yani ona göre dinin aslı Kuran ve Sünnet değildir. Nitekim Sünni ve Şii selefiler böyle inanırlar.
Medeni İslam açısından dinin aslı “hub” dur, bu da varoluşsal bir durumdur ve nebi bu varoluşsal hali elde etmiştir.
Yani Nebi, nebi olmadan 20-30 yıl öncesinden Hira mağarasında ibadet etmiş, Allah’a karşı kalbinde bir hubb/sevgi beslemiş ve onunla irtibat kurmuş, bunun sonucunda da varlığı nurlanmış, böylece de insanların hidayeti için gönderilmiştir.
Demek ki dinde asıl olan “Hubbu’llah/Allah sevgisi” dir. Bu hub’ dan sonra da Kuran ve Sünnet, nebideki bu varoluşsal bilincin ilk belirtisi olmuşlardır. Yani Kuran ve sünnet, imanın belirtisidir.
Diğer bir ifadeyle, hakiki İslam’dan Kuran ve Sünnet zuhur etmedi, dolayısıyla bunlar İslam’ın aslı da değillerdir. Bundan ötürü diyoruz ki medeni İslam’da asıl olan sevgidir. Dolayısıyla sevgi, koşullara göre kendini yeniler ve değişimlerle birlikte şekil alır. Fakat şayet asıl İslam Kuran ve sünnettir dersek, aklı dondurmuş oluruz. Yani tüm kanunları ve beşer aklının mahsulü olan demokrasi, insan hakları, vs. gibi şeylerin tümünü reddetmiş oluruz.
Evet, demokrasi, hukukun üstünlüğü, özgürlük vs. gibi şeylerin İslam hükümlerinden üstün olduklarını söyleyebiliriz ama, Kuran ve Sünnetten de üstündür diyemeyiz. Çünkü Kuran ve Sünnetin hidayet kitabı olmaları ve de Allah’a yönlendirici özellikleri bulunmaları hasebiyle ve yine o kitapta “iman” dan söz etmesi ve: “Muttakiler için bir hidayettir” (Bakara: 2) dediği için bunu söyleme imkanına sahip değilizdir.
Kuran, müminlerin ağzınca da şöyle der:
“Rabbimiz. Gerçekten biz, iman çağrısını yapan bir çağrıcıyı işittik ve ‘Rabbimize iman edin’ denildiğinde biz de iman ettik” (Al-i İmran: 193)
Yani müminler, insanları İslam hükümetine davet etmiyor, imana davet ediyor ve Kuran da bunu tastık ediyor.
Dolayısıyla medeni İslam, şayet Allah ve insan sevgisi üzerine tesis edilirse, o taktirde beşerî düşünce ve akait ile uyum içerisinde olur ve akait ikinci sırada yer alır. Daha doğrusu “asıl” (ilke)olmaktan çıkar. Çünkü şu anda dahi tüm din alimleri, “tevhit”, “nübüvvet” ve “miat” gibi akaidin; “Usul-ü din/dinin asılları” olduğundan söz ederler.
Şayet bizler Allah ve insan sevgisinin asıl olduğunu söyler isek, o taktirde Budizm, Hristiyanlık, Mecusilik vs. gibi çeşitli inanışları da muhtemelen kabul etmiş oluruz.
Kısacası irfan mektebine mensup olan arifler, insanların taşıdıkları zahiri kimliklerine değil, onların kalbine bakarlar. Nitekim Kuran da:
“Ancak Allah’a salim bir kalple gelen kimse” (Kaf: 89) diyor, “salim bir akıl ya da salim bir akide ile gelen kimse” demiyor.
Benim bu şekildeki açık konuşmalarımdan rahatsız olan kimselerin varlığından haberdarım. Zira benim bu düşüncelerim, o kesimin menfaatlerini tehdit ettiği için tabi ki bana tepki gösterip belki tekfir bile edeceklerdir ve bu da normaldir. Zira benim hedefim insandır, onların hedefi ise dindir. Dolayısıyla da din üzerinden bir dükkân açıp geçim temin etmektir.
Benim kanaatimce her insanın kimi fikirlerden etkilenmesi gerekir. Şayet etkilenmiyor ve sabit kalıyorsa, onun aklında sorun vardır demektir. Çünkü etkilenmeyen akıl, sağlıklı akıl değildir. Sağlıklı akıl ve sağlıklı insan, mutlaka değişime uğramalıdır. Şayet bir insan don olur ve eskiler üzerine kalır ise, onlar aynen nebiye itiraz eden o müşrikler gibi olurlar. Zira onlar şöyle demişlerdi:
“Biz babalarımızı bir inanç üzerinde bulduk, elbette biz onların izlerinden giderek doğru yolu buluruz.” (Zuhruf: 22)
“İmanın” sağlam kalması şartıyla sağlıklı akıl sahiplerinde değişim elbette ki olabilir.
Fakat şu anda siyasi İslam alimleri “akidenin sağlığı” için vurgu yapıyorlar. Bizse, akidenin değil kalbin ve imanın sağlamlığını tembih ediyoruz. Çünkü bakıyoruz ki Kuran, İblis ’in muvahhit olduğundan, Allah’a ve ahirete iman ettiğinden söz ediyor.Yani İblis de “Usul-ü dine” iman eden birisiydi. Fakat aynı zaman Kuran onun kafir olduğundan da söz ediyor:
“O (İblis) direndi, kibirlendi ve kafirlerden oldu” (Bakara: 34)
Çünkü İblisin akidesi vardı ama, kalbi sağlam değildi. Yani Adem’e karşı kalbinde kıskançlık ve kibir taşıyordu. Dolayısıyla imanın esası budur. Yani insanın kalbi, kıskançlık ve kibirden temiz olmalıdır ve ondan beklenilen de budur.
Diğer bir ifadeyle din; insanı bu tür pis hasletlerden korumak ve kurtarmak için olmalıdır. Rezil sıfatlardan ya da maddi düşkünlüklerden mahfuz edip, ona manevi boyut kazandırmalı ve manevi hayat vermelidir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish