Uluslararası sistem, uzun süredir alışıldık kavramsal çerçevelerin dışına taşmış bir belirsizlik evresinden geçmektedir. Devletler arası ilişkiler artık yalnızca resmi diplomatik temaslar, askeri ittifaklar veya ekonomik anlaşmalar üzerinden şekillenmemekte; bunun yerine çok katmanlı, çok aktörlü ve çoğu zaman görünmez ilişkiler ağı içinde ilerlemektedir. Bu dönüşüm, özellikle bölgesel güç iddiası taşıyan ülkeler için, klasik devlet araçlarının yeterliliğini sorgulatmaktadır. Türkiye’nin son yirmi yıldaki dış politika ve güvenlik deneyimi, bu sorgulamanın somut örneklerinden biri olarak öne çıkmaktadır.
Bu dönemde dikkat çeken hususlardan biri, Türkiye’de istihbarat kurumunun kamusal ve stratejik konumunun belirgin biçimde değişmiş olmasıdır. Geleneksel olarak istihbarat, devlet aygıtının görünmeyen, sessiz ve yalnızca karar alıcıları besleyen bir unsuru olarak tanımlanır. Ancak son yıllarda, istihbaratın yalnızca bilgi toplayan değil, aynı zamanda devletin manevra alanını fiilen genişleten bir kapasiteye dönüştüğü gözlemlenmektedir. Bu durum, istihbarat ile dış politika arasındaki sınırların nerede başlayıp nerede bittiği sorusunu kaçınılmaz kılmaktadır.
Amacım MİT’i operasyonel başarılar, taktik hamleler ya da kurumsal kapasite artışı üzerinden değerlendirmek değildir. Aksine, daha derin ve daha zor bir sorunun peşine düşülmektedir: Türkiye’nin giderek “stratejik yalnızlık” olarak tanımlanan bir uluslararası ortamda hareket ettiği koşullarda, MİT hala yalnızca bir güvenlik kurumu olarak mı işlev görmektedir, yoksa fiilen dış politikanın sessiz ve esnek bir enstrümanına mı dönüşmektedir?
“Stratejik yalnızlık” kavramı, Türkiye bağlamında sıklıkla dile getirilmesine rağmen, çoğu zaman yüzeysel ve slogan düzeyinde ele alınmaktadır. Oysa bu kavram, basitçe diplomatik izolasyon ya da uluslararası toplumdan dışlanma anlamına gelmez. Stratejik yalnızlık, daha çok, devletlerin kriz anlarında otomatik olarak devreye giren ittifak mekanizmalarına artık eskisi kadar güvenememesiyle ilgilidir. Bu durum, özellikle büyük güç rekabetinin keskinleştiği, ittifakların daha kırılgan hale geldiği bir dönemde belirginleşmektedir.
Stratejik yalnızlık koşullarında devletler tamamen yalnız değildir; ancak yalnız hareket etme ihtimalleri artmıştır. Bu da, dış politika kararlarının daha temkinli, daha esnek ve çoğu zaman daha az görünür araçlarla yürütülmesini zorunlu kılar. Türkiye’nin son yıllardaki dış politika pratiği, bu zorunluluğun izlerini taşımaktadır. Aynı anda farklı coğrafyalarda güvenlik riskiyle karşı karşıya kalan, farklı aktörlerle eş zamanlı çatışma ve müzakere yürütmek zorunda olan bir ülke için, klasik diplomatik ve askeri araçların tek başına yeterli olması beklenemez.
Tam da bu noktada istihbarat kurumlarının rolü yeniden tanımlanmaya başlamaktadır. Geleneksel istihbarat anlayışı, tehditlerin tespiti, bilgi toplanması ve gerektiğinde operasyonel müdahaleyi merkeze alır. Ancak günümüzün karmaşık kriz ortamında, bilgi toplamak tek başına yeterli değildir. Bilginin nasıl kullanıldığı, hangi kanallarla aktarıldığı ve hangi bağlamda siyasi etkiye dönüştüğü en az bilginin kendisi kadar önemlidir. Bu nedenle istihbarat, giderek daha fazla stratejik bir ara yüz işlevi görmektedir.
MİT’in son dönemdeki konumlanışı bu çerçevede okunmalıdır. Kurum, yalnızca riskleri raporlayan ya da tehditleri bertaraf eden bir yapı olmanın ötesine geçerek, devletin doğrudan hareket edemediği alanlarda temas kurabilen, nabız yoklayabilen ve gerektiğinde krizleri yumuşatabilen bir kapasite sunmaktadır. Bu durum, MİT’in dış politikanın yerine geçtiği anlamına gelmez. Daha ziyade, dış politikanın erişemediği ya da erişmesinin maliyetli olduğu alanlarda, tamamlayıcı bir rol üstlenildiğini göstermektedir.
Bu rol değişiminin nedenleri yalnızca kurumsal tercihlerle açıklanamaz. Diplomasi, doğası gereği görünürdür ve bağlayıcıdır. Bir temasın diplomatik kanallardan yürütülmesi, belirli taahhütleri ve siyasi sonuçları beraberinde getirir. Oysa birçok kriz alanında, devletler henüz bağlanmak istemez; yalnızca seçeneklerini görmek, karşı tarafın niyetini anlamak ister. Bu noktada istihbarat kurumları devreye girer.
Askeri araçlar ise caydırıcılık ve güç gösterisi sağlar; ancak her temasın askeri bir arka plana sahip olması, tırmanma riskini artırır. Yanlış bir sinyal, hızla kontrolsüz bir çatışmaya dönüşebilir. Bu nedenle askeri kapasite, her zaman son aşamada devreye sokulmak istenir. İstihbarat ise, bu iki uç arasında, hem esnek hem de nispeten düşük maliyetli bir araç olarak öne çıkar.
MİT’i farklı kılan temel unsur, düşük görünürlük kapasitesidir. Bu özellikler, istihbarat kurumunu “konuşabilen ama bağlanmayan”, “etki kurabilen ama savaşmayan” bir aktör haline getirir. Stratejik yalnızlık koşullarında bu nitelikler, devlet için ciddi bir manevra alanı yaratır. Ancak bu manevra alanı, beraberinde yeni sorumluluklar ve riskler de getirir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish