Nazi döneminde Avrupa'daki Yahudilerin, açık ırkçılığa, endüstriyel katliama ve insan sayılmamaya dayalı sistematik bir soykırıma maruz kaldıklarına, yaklaşık altı milyon Yahudi'nin yanı sıra milyonlarca Roman, Slav ve diğerlerinin de hayatını kaybettiğine dair tarihi gerçek hiçbir şekilde tartışma konusu değildir. Bu suç tartışmaya açık değildir ve olmamalıdır da. Bu nedenle anma, modern Avrupa bilincinin ve Batı siyasi söyleminin ahlaki bir bileşeni haline geldi. Bunun için anıtlar dikiliyor, anma günleri belirleniyor ve ayrıntıları, insanlığın düşüşünün anlamı konusunda kesin bir ders olarak nesillere öğretiliyor.
İki hafta önce (28 Ocak), İngiliz Başbakan Yardımcısı, Uluslararası Holokost’u Anma Günü'ne (27 Ocak) katıldı ve kendisini acı ve üzüntüyle andı, Londra'nın merkezinde bir anıt dikme sözü verdi.
İkilem, anma evrensel bir ahlaki değer olmaktan çıkıp, bir trajediyi yeniden canlandırırken diğerini görmezden gelmek ya da bu trajediyi haklı çıkarmak veya kendisine sessiz kalmak için kullanılan seçici bir araca dönüştüğünde başlar. Burada, hafıza, yaşayan bir vicdan yerine ahlaki bir yük haline gelir ve geçmişi anma, bugünü görmeyi engelleyen, değerleri pratik anlamlarından arındıran kalın bir örtü olur.
Gazze'de yaşananlar ve yaşanmakta olanlar- kitlesel katliamlar, sistematik açlık, altyapının kapsamlı yıkımı ve sivillerin, hastanelerin, ilaçların, suyun ve barınakların hedef alınması- Batı söyleminin yumuşatarak tanımlamaya çalıştığı gibi sadece silahlı bir çatışma değil. Aksine, bu, zorla boyun eğdirmeye, yaşam koşullarının ortadan kaldırılmasına, insanların hedef haline getirilmesine ve toprakların boşaltılmasına dayalı kapsamlı bir modeldir. Bu eylemler birikip organize ve yaygın bir karakter kazandığında, bunları soykırım olarak tanımlamak retorik bir süsleme değil, ciddi bir şekilde tartışılabilir açık yasal ve ahlaki bir tanımlamadır.
Öyleyse soru şu değil: Yahudiler sempatiyi hak ediyor mu? Zira onlar da korkunç tarihsel zulümlere maruz kalmış insanlardır. Asıl soru şu: Filistinliler de insan oldukları halde neden aynı standartta değerlendirilmiyorlar? Yahudilere yönelik zulüm neden yeni zulümleri haklı çıkarmak için kullanılıyor da bunlara karşı ahlaki bir kalkan olarak kullanılmıyor?
İlk neden ahlaki değil politiktir. Batı, hafızayı yalnızca insani bir değer olarak değil, İkinci Dünya Savaşı sonrası siyasi yapısının bir parçası olarak ele alıyor. Holokost artık sadece tarihsel bir trajedi değil; modern Avrupa ahlaki kimliğinin kurucu bir unsuru ve Batı hayalinde İsrail Devleti'nin meşruiyetini anlamanın anahtarı haline geldi. Bu anlatıya yönelik herhangi bir meydan okuma, 1945 sonrası düzene doğrudan bir tehdit olarak görülüyor.
İkinci neden kültür ve medyadır. Batı bilincinde Filistinli, tam anlamıyla bir kurban olarak görülmemektedir, dahası savunmasız bir insan olarak değil, genellikle savaşçı, kışkırtıcı veya kanun kaçağı imajına indirgenmektedir. Buna karşılık Yahudi bağlamdan veya karmaşıklıktan uzak bir şekilde tarihsel olarak mutlak bir kurban olarak tasvir edilir. Bu ikilem, standartların askıya alınmasına, sürekli hatırlanmaya değer bir kurban ve ölümü haklı gösterilebilen veya görmezden gelinebilen bir başka kurban yaratılmasına olanak tanıdı.
Üçüncü nedene gelince, hepsinden daha tehlikelidir, o da bir din olarak Yahudilik ile sömürgeci bir siyasi proje olarak Siyonizm’in kasıtlı olarak birleştirilmesidir. Bu birleştirme, Filistinliler Yahudilere Yahudi oldukları için değil, Yahudiler adına kontrol eden ve dışlayan silahlı bir ulus-devlete karşı direnmelerine rağmen, İsrail'in uygulamalarına yönelik her türlü eleştirinin antisemitizm olarak sunulmasına neden oldu.
Acı verici ironi şudur ki, Holokost'un en büyük ahlaki dersi şu olmalıydı: Herhangi bir halka karşı, herhangi bir bahane altında artık soykırım yapılmamalı. Ancak tam aksi oldu; anma, sessiz kalma iznine dönüştü, trajedi siyasi bir kalkan oldu ve değerler, güç dengesine ve kişisel çıkarlara göre yönetilen kaba bir seçiciliğe dönüştü.
Bugün Filistinlilere yönelik soykırımı görmezden gelirken, dün Yahudilere yönelik soykırımı sürekli anmak, kurbanlara gerçek bir sadakati ifade etmez, aksine anmanın gerçek anlamını anlamada derin bir başarısızlığı ortaya koyar. Bir suçun tekrarını önleyemeyen bir hafıza, insan vicdanından sahte bir tanığa, ahlaki bir dersten meşrulaştırma aracına ve tekrar etmeme sözünden savunduğu değerlere sessiz bir ihanete dönüşür.
Bu çelişki, uluslararası hukuk ve insan hakları dilinin bazı durumlarda titizlikle kullanıldığı, diğerlerinde ise tamamen göz ardı edildiği uluslararası forumlardaki Batılı politikacıların davranışlarını gözlemlediğimizde daha da belirginleşir. BM kararları, insan hakları raporları ve mağdurların görüntüleri, İsrail'i ilgilendirdiklerinde birdenbire şüphe konusu haline geliyor veya görmezden geliniyor; sanki hukuk, Gazze sınırlarında coğrafi ve ahlaki geçerliliğini yitiriyor. Bu çifte standart, yalnızca Batı'nın güvenilirliğini zayıflatmakla kalmıyor, aynı zamanda savunduğunu iddia ettiği küresel ahlaki düzenin aşınmasına da katkıda bulunuyor.
Dahası, bu seçici sessizlik, Arap dünyasında yaygın bir adaletsizlik duygusunu körüklüyor ve uluslararası politika terazisinde insan hayatının eşit olmadığına dair tehlikeli bir inancı güçlendiriyor. Bütün bir halk, kanının daha az değerli olduğunu hissettiğinde, bu istikrar veya barış üretmez, aksine daha fazla aşırıcılığa ve umutsuzluğa kapı açar ve adil bir çözüm veya ortak bir gelecek umudunu zayıflatır.
Tarihsel adalet, parçalı bir hafıza veya seçici tanıma yoluyla değil, trajedi nerede olursa olsun, kimliğe veya ittifaklara bakılmaksızın görebilme yeteneğiyle sağlanır. Gerçek anma, yıllık bir ritüel veya resmi bir söylem değil ne din adına, ne güvenlik adına, ne de tarih adına soykırımın asla tekrarlanmamasını sağlamaya yönelik pratik bir taahhüttür.
İnsanlık ahlaki sınavından geçemediğinde, bu, yeni şiddet döngülerine zemin hazırlar ve kendisini trajediyi farklı biçimlerde, yeni kurbanlarla ve daha derin bir uluslararası sessizlikle tekrarlamaya mahkum eder. Aynı sahne, gerçek bir hesap sorma olmadan tekrarlanır.
Sonuç olarak; Batı hafızası seçici bir araç olarak kalacaktır, kurbanlar farklı görülmeye devam edilecektir ve değerler sadece slogan olarak kalacaktır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Şarku'l Avsat
© The Independentturkish