Ortadoğu'da dönüşüm: Görünen ile gerçek arasındaki fark

Gürsel Tokmakoğlu Independent Türkçe için yazdı

İllüstrasyon: Lina Jaradat/Al MAjalla

2008 küresel mali kriziyle başlayan süreç, Ortadoğu’nun jeopolitik haritasını derinden yeniden şekillendiriyor. Son kertede 2026 İran Savaşı oluyor ki bu herkesin kafasını karıştıran bir tablo sundu. Medya, akademi ve politika çevrelerinde “Amerika yenildi”, “Trump zor durumda” gibi yorumlar öne çıksa da, gerçek tablo daha karmaşık. Bölge ülkeleriyle ABD arasında neredeyse her gün süren telefon diplomasisi ve yoğun “transactional politika” (karşılıklı çıkar temelli işlemcilik) devam ediyor.

Kronolojik süreç: Adım adım gelişmeler

  • 2008: Küresel Mali Kriz.
  • 2009: BRICS ilk zirvesi.
  • 2009-2017: Obama dönemi; JCPOA imzalandı (2015) ve 16 Ocak 2016’da yürürlüğe girdi.
  • 2014: Endüstri 4.0 ve Rusya’nın Kırım ilhakı.
  • 2019: COVID-19 pandemisi 2 yıl insanları evine hapsetti, iş hayatı başkalaştı ve bir kısmıyla çöktü.
  • 2022: Rusya Ukrayna’ya karşı geniş çaplı savaşı başlattı; savaş sürüyor. NATO genişlemesini sürdürdü. Avrupa kendi güvenliği için düşünmeye başladı.
  • Trump Dönemi/2017-2021: Trump’ın ilk başkanlık dönemi ve Ortadoğu’da gelişmeler.
  • Trump D./6 Aralık 2017: ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşıma kararı.
  • Trump D./2019: IRGC terör örgütü ilanı.
  • Trump D./ 2019: IŞİD-El-Bağdadi öldürüldü.
  • Trump D./15 Eylül 2020: İbrahim Anlaşmaları.
  • Trump D./3 Ocak 2020: IRGC-Kasım Süleymani operasyonu. İran ve Direniş Ekseni (İran’ın vekil örgütleri: Yemen/Husi, Lübnan/Hizbullah, Filistin/Hamas, Filistin/İslami Cihad, Irak/Haşdi Şaabi vb.) gündemde.
  • Biden/7 Ekim 2023: Hamas saldırısı. 
  • Netanyahu/8 Ekim 2023: İsrail karşı saldırısı, büyük bir güç kullanılması. 
  • Biden/ 8-9 Ekim 2023 kararı: ABD donanması Ortadoğu’da.
  • Biden/27 Eylül 2024: Hizbullah-Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi.
  • Biden/8 Aralık 2024: Suriye-Esad rejiminin çöküşü. Rusya ve İran Suriye’den çekildi. HTŞ lideri Ahmed eş-Şara Suriye geçici başkanı.
  • Trump Dönemi/2025-: Trump’ın ikinci başkanlık dönemi.
  • Trump ve Netanyahu (en az) 7 kez görüştü.
  • Trump D./ Mayıs 2025: Trump’ın Körfez ülkeleri resmi ziyareti.
  • Trump D./13-24 Haziran 2025: On İki Gün Savaşı (ABD ve İsrail, İran’a karşı).
  • Trump D./30 Ağustos 2025: Husiler’in başbakanı İsrail saldırısında öldürüldü. Husi-İsrail saldırıları devam ediyor. 28 Mart 2026’da Husiler İsrail’e füzeyle saldırdı.
  • Trump D./19 Şubat 2026: Gazze Barış Kurulu kuruldu. Türkiye öncü ülkelerden.
  • Trump D./28 Şubat 2026: 2026 İran Savaşı (ABD ve İsrail, İran’a karşı); ateşkes süreçleri devam ediyor.

Genel bakış

2008 küresel mali krizi, ABD’nin neoliberal model içindeki yorgunluğunu ortaya çıkardı ve çok kutuplu dünya arayışlarını hızlandırdı. Bu süreçte, uzun yıllardır “düşman” olarak görülen Arap-İsrail karşıtlığının yapısı, Trump-Netanyahu koordinasyonuyla köklü bir değişime uğradı. Arap-İsrail savaşlarından beri hiçbir kalıcı barış anlaşması imzalanmamışken, bugün İsrail’in lehine somut toprak, siyasi ve güvenlik kazanımları öne çıkıyor. 

Ateşkes arayışları sürerken, “kim kazandı?” sorusunun somut cevabı İsrail’in stratejik derinliğinde gizli. 2020’lerden beri atılan adımlar (İbrahim Anlaşmaları, Suriye değişimi, İran’a darbeler), Arap-İsrail karşıtlığını yeni bir ittifak ve normalleşme zeminiyle aşma potansiyeli taşıyor. Ancak bu düzen, kalıcı istikrar yerine İsrail’in güvenlik önceliklerine dayalı bir “yeni Ortadoğu” haritası çiziyor. Bu yeni harita siyasi ve ekonomik olarak düşünülmelidir.


ABD’nin İbrahim Anlaşmaları’na yoğun vurgusu

ABD’nin İbrahim Anlaşmaları’nı bu kadar ön plana çıkarmasının temel nedeni, İsrail’i Arap ve Müslüman ülkelerle “normalleştirerek” diplomatik izolasyonunu kırmak ve İran karşıtı geniş bir cephe oluşturmaktır. Bu yaklaşım, “barış ve işbirliği” atmosferi yaratarak İsrail’e ekonomik, siyasi ve güvenlik açısından önemli bir meşruiyet alanı açıyor, en azından böyle olduğu takdim ediliyor.


Bölge ülkelerinin fırsatçılığı ve transactional politika

İşin bir başka gerçeği de şudur: Bu kaotik ortam, bölge ülkeleri için de önemli fırsatlar yaratmıştır. Transactional politikanın doğası gereği, ülkeler “en az hasarla en fazla kazanç” elde etme stratejisi izliyor. 

2008’den itibaren birçok ülke şu yaklaşımları benimsedi:

  • İran’ın ve vekil güçlerinin zayıflamasını fırsat bilerek güvenlik ve enerji anlaşmalarında yeni dengeler kurdu.
  • ABD ve İsrail ile sessiz veya açık işbirliklerini geliştirirken, kamuoyuna “mecbur kaldık, ulusal çıkarlarımız gereği” mesajı verdi.
  • Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz gibi kritik ticaret rotalarındaki gerilimden kendi limanlarını ve enerji koridorlarını güçlendirerek yararlandı.
  • Ekonomik normalleşme adımlarıyla yeni yatırım ve ticaret kanalları açtı.
  • Kamuoyunu “bölgesel istikrar” ve “ekonomik fırsat” söylemiyle yönlendirirken, bazı hassas konuları (örneğin Filistin meselesinin uzun vadeli statüsü) kontrollü bir şekilde yönetti veya geçici olarak arka plana aldı.

Bu fırsatları değerlendirmeyi esas alan politikalar sayesinde bazı ülkeler, kaosun içinden ekonomik ve stratejik kazanımlar elde etmeyi başardı. Ancak bu kazanımlar, genellikle İsrail’in genel stratejik üstünlüğüyle uyumlu bir çerçevede gerçekleşti.


Geleceğe dair bir bakış

Birkaç ay sonrasında bir de bakacağız ki; İsrail amaçlarına çok daha fazla ulaşmış, İran batıya daha yakın politikalara açık hale gelmiş, Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyeti fiilen sınırlanmış ve nükleer kapasitesi büyük ölçüde ortadan kalkmış olacak. Suriye, Irak, Suudi Arabistan, BAE, Mısır gibi ülkeler İsrail’le daha ileri düzey anlaşmalar yapmış olacak. Asıl Filistin konusu bekleyedursun, Gazze’de “barış kurulu” adı altında inşaatlar başlayıp gökdelenler yükselecek. Böylece yıllarca süren gürültü, savaş ve gerilimin aslında neye hizmet ettiği de netleşmiş olacak.

Bu cümleler spekülatif olabilir, ama aklımızda kalmalı!


Stratejik yanılsama ve konformistlerin rolü

Burada önemli bir mekanizma devreye giriyor: Stratejik Yanılsama. Medya, akademik camia, politika yapıcılar ve ekonomi çevrelerindeki konformist yaklaşımlar, bu transactional politikanın doğal bir parçası haline gelmiş durumda.

Medya “barış süreci” manşetleri atarken, bazı akademisyenler ve düşünce kuruluşları “ABD’nin yenilgisi” tezini sıkça işliyor. Ekonomi çevreleri de “yeni ticaret fırsatları” vurgusu yapıyor. Bu konformist tutum, transactional politikanın yarattığı gerçek kazanımları perdeleyerek, halk nezdinde “herkes kaybediyor” veya “zorunluluktan yapılıyor” algısı yaratıyor. Oysa sürekli telefon diplomasisi ve işlem temelli anlaşmalar devam ederken, arka planda İsrail’in güvenlik, toprak ve diplomatik derinliği artıyor. Konformist yaklaşımlar, bu gerçeğin net görülmesini zorlaştırıyor ve bölge liderlerinin “mecbur kaldık” söylemini destekleyerek, politik meşruiyet sağlıyor.

Bu durum, Gazze’de olası barış mekanizmaları, İran’da yönetim değişiklikleri veya yeni bölgesel düzenlemeler için de benzer şekilde işliyor.


Kazanan/kaybeden tablosu

1. Kazanan taraf olarak öne çıkanlar

  • İsrail: En belirgin ve yapısal kazanan.
    - Suriye’de Golan Tepeleri ve sınır bölgelerinde genişleme imkânı.
    - Lübnan’da tampon alanlar.
    - İran destekli vekil güçlerin (Lübnan/Hizbullah, Gazze/Hamas, Yemen/Husiler) önemli ölçüde zayıflaması.
    - İbrahim Anlaşmaları ile Arap ülkeleriyle diplomatik ve ekonomik normalleşme
    - Nükleer tehdit algısının azalması
    - ABD’nin güçlü desteğiyle stratejik derinlik artışı.
     
  • Bazı Körfez Ülkeleri (BAE, Bahreyn, Suudi Arabistan vb.): Transactional yaklaşım sayesinde en az hasarla en fazla kazanç elde ettiler.
    - Yeni ticaret ve yatırım kanalları.
    - Güvenlik anlaşmaları.
    - ABD ve İsrail ile yakınlaşma yoluyla bölgesel etki artışı.
     
  • ABD (kısa vadeli ve kısmi kazanç): “Doğrudan savaş” maliyetinden kaçınarak vekil etki (İsrail üzerinden) ile bölgeyi şekillendirme imkânı buldu. Ancak iç siyasi maliyetleri ve hegemonya erozyonu devam ediyor.

2. Kaybeden taraf olarak öne çıkanlar

  • İran: En ağır darbeyi alan aktör.
    - Nükleer programında ciddi gerileme.
    - Bölgesel vekil ağı (Suriye, Lübnan, Yemen, Irak) büyük ölçüde zayıfladı.
    - Lider kadrosunda önemli kayıplar.
    - Ekonomik ve diplomatik izolasyon derinleşti
     
  • Esad Rejimi ve Suriye’nin Eski Yapısı: 2024’te rejim çöktü, Rusya ve İran’ın Suriye’deki etkisi büyük darbe aldı. Ülke yeni bir siyasi denkleme girdi.
     
  • Filistin Grupları (Özellikle Hamas): Askeri ve siyasi kapasiteleri ciddi oranda azaldı. Filistin sorunu ise hâlâ masada ama giderek “yönetilebilir kriz” statüsüne indirgeniyor. Gazze ve Gazze halkı düşündürücü!

3. Gri alan ve fırsatçı aktörler: Türkiye, Mısır, Ürdün, Pakistan gibi ülkeler “en az hasar – maksimum fırsat” stratejisi izledi. Bazıları ekonomik ve güvenlik alanlarında sınırlı kazanımlar elde ederken, Filistin hassasiyeti gibi iç kamuoyu konularını kontrollü şekilde yönetti. Bu ülkeler genelde “mecbur kaldık” söylemiyle hareket ederek transactional politikanın gereğini yerine getirdi. Dış politikalar transactional çerçeveye oturtuldu; kendi kamuoylarına anlatılar ise konformist aracılarla
sağlandı.


Sonuç: Derin bakışın önemi

Ortadoğu’da yaşayan bizler için önemli olan, günlük retoriklerin ötesine geçerek somut adımlara ve uzun vadeli tabloya bakabilmektir. Dünya çapında küresel mali krizden ve Ortadoğu’da Obama’dan beri yaşananlar, konformist anlatıların ötesinde “görünen ile gerçek” arasındaki farkı açıkça gösteriyor. Ortadoğu kaotik atmosferin içinde (savaşlar, çatışmalar, vekiller, terör, göç hareketleri vb.) yanı sıra, konformist ve transactional politikaların geliştiği bir coğrafya oldu; bu iki gelişmeyi birlikte okumak gerekir. Bugüne kadarki gelişmeler bunun ispatıdır. Bundan sonraki adımlar da büyük ihtimalle aynı doğrultuda ilerleyecektir.

2026’ya uzanan süreçte en net kazanan İsrail oldu. İsrail’in lehine somut toprak, güvenlik ve diplomatik kazanımlarla sonuçlanıyor. Uzun vadede bu düzenin kalıcılığı, ateşkeslerin sürdürülebilirliğine ve yeni ittifakların derinliğine bağlıdır. Bugün tablo buyken başka neler anlatılıyor? İran ise en büyük kaybeden olarak öne çıkıyor. Bölge ülkelerinin büyük kısmı ise “kötünün iyisi” mantığıyla kaosu fırsata çevirmeye çalıştı. ABD’nin İbrahim Anlaşmaları’na verdiği önem, bu yeni dengeyi kalıcılaştırma çabasının en somut göstergesi. “Barış, istikrar ve ticaret” retoriği altında aslında yeni bir güç hiyerarşisi kuruluyor. Konformist medya ve akademik çevrelerin “herkes kaybediyor” veya “ABD çöküyor” anlatıları, bu yapısal değişimi kısmen perdelemektedir. Gerçekte ise kazanan ve kaybedenler arasındaki fark, somut toprak, güvenlik ve diplomatik kazanımlarla giderek belirginleşiyor.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU