Aileyi çürüten yoksulluk değil zihniyettir

Prof. Dr. Mustafa Çevik Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Türkiye uzun yıllar boyunca aile merkezli bir toplum olarak tanımlandı. Kalabalık sofralar, kuşakların aynı ev etrafında birleşmesi, çocuk sahibi olmanın hayatın doğal akışı içinde görülmesi, bu toplumun temel özelliklerinden biriydi. Fakat bugün sessiz ama derin bir dönüşüm yaşanıyor. İnsanlar artık yalnızca çocuk sahibi olmayı değil, aile fikrinin kendisini de erteliyor.

Bu dönüşüm çoğu zaman ekonomik sebeplerle açıklanıyor. Artan yaşam maliyetleri, barınma sorunu, iş güvencesizliği, eğitim giderleri… Elbette bunların etkisi vardır. Ancak mesele yalnızca ekonomi olsaydı, refah seviyesi yüksek toplumların güçlü aile yapıları üretmesi gerekirdi. Oysa dünya tam tersini yaşıyor.

Bugün en gelişmiş sosyal devlet sistemlerine sahip ülkelerde bile doğum oranları hızla düşüyor. Avrupa'nın birçok ülkesinde devletler milyarlarca dolarlık destek paketleri açıklıyor; ebeveyn maaşları veriliyor, kreşler destekleniyor, vergi avantajları sağlanıyor. Fakat bütün bu teşviklere rağmen insanlar daha geç evleniyor, daha az çocuk sahibi oluyor ve giderek daha fazla kişi çocuksuz bir hayatı tercih ediyor.

Çünkü sorun yalnızca geçim sorunu değil; bir anlam ve zihniyet sorunudur.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Türkiye'de de benzer bir zihinsel dönüşüm yaşanıyor. Eskiden çocuk, hayatın merkezindeki doğal bir devamlılık fikriydi. Şimdi ise birçok genç için çocuk sahibi olmak, "hayatı zorlaştıran büyük bir sorumluluk" gibi görülüyor. Evlilik, birlikte büyümenin yolu olmaktan çıkıp bireysel özgürlüğü sınırlayan bir kurum gibi algılanıyor.

Anne-babalık ise giderek psikologların, aile danışmanlarının ve pedagogların da etkisiyle giderek hata yapılmaması gereken bir sorumluluk alanı ve daha fazla "kusursuz performans" gerektiren bir projeye dönüşüyor. Böylece annelik ve babalık herkesin yapamayacağı bir "uzmanlık" ve "meslek" gibi görülmeye başlandı.

Modern insan artık yalnızca iyi bir ebeveyn olmak istemiyor; mükemmel ebeveyn olmak istiyor. Kusursuz maddi imkânlar, eksiksiz psikolojik hazırlık, ideal yaşam koşulları oluşmadan aile kurmayı sürekli erteliyor. Sonuçta insanlar çocuk sahibi olmaktan çok, "yetersiz ebeveyn olma ihtimalinden" korkuyor.

Bu üretilmiş "suni korku" adeta çocuk sahibi olmanın önünde bir bariyere dönüşmüş durumda. Bu bilinçli ve gizli yürütülen bir projeyse insanlık aleyhine işlenen bir suç, bilinçsizce oluşmuş bir algı ise korkunç bir gaflettir.

Dahası, dijital kültür insanın hayat algısını kökten değiştiriyor. Sürekli hareket halinde olan, bireysel hazza odaklanan, tüketim ve kişisel deneyim üzerinden şekillenen bir yaşam tarzı; uzun süreli bağlılıkları zorlaştırıyor. Çünkü aile sabır ister. Tekrara katlanmayı ister. Vazgeçmeyi, paylaşmayı, bazen geri planda kalmayı ister.

Oysa çağımız sürekli "kendini gerçekleştir" diyor; "kendinden fedakârlık yap" demiyor. O nedenle mesele sosyal yardımlarla çözülebilecek kadar yüzeysel değildir.

Bugün aile konusunda geliştirilen politikaların ve yapılan tartışmaların önemli bir kısmı hâlâ ekonomik teşvik ekseninde dönüyor. Daha fazla destek verilirse, daha çok insanın evleneceği veya çocuk sahibi olacağı düşünülüyor.

Oysa modern toplumlarda insanlar artık sadece ekonomik hesap yapmıyor; hayatın anlamına dair bir tercih yapıyor. İnsanlar "çocuk yetiştirebilir miyim?" sorusundan önce "Nasıl bir hayat yaşamak istiyorum?" sorusunu soruyor.

Ve bu soruya verilen cevap değiştikçe toplum da değişiyor.
 

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

 

Türkiye'de asıl dikkat edilmesi gereken yer burasıdır. Çünkü mesele yalnızca nüfusun azalması değildir.

"Aile Teorisi" çalışmamızda teorik temellerini ortaya koyduğumuz daha derin bir dönüşüm yaşanıyor: İnsanların aileye yüklediği anlam değişiyor.

Aile ve çocuk sahibi olmak artık birçok insan için hayatın merkezi değil; hayat planı içinde ilk sırada vazgeçilebilir ve ertelenebilir seçeneklerden biri hâline geliyor.

Bu nedenle aile meselesini yalnızca maddi destek politikalarına indirgemek büyük bir yanılgıdır. Ekonomik destekler gerekli olabilir; ancak tek başına yeterli değildir. Çünkü insan sadece ekonomik bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır.

Eğer bir toplum aileyi gerçekten güçlendirmek istiyorsa, önce aileyi yeniden anlamlı hâle getirmek zorundadır. Çünkü bu bir anlam ve zihniyet sorunudur.

Genç kuşaklara sadece evliliğin masrafı değil, birlikte yaşamanın değeri anlatılmalıdır. Anne-babalığın yükü değil, insanı dönüştüren yönü gösterilmelidir.

Sadakat, bağlılık, fedakârlık ve kuşaklar arası dayanışma yalnızca nostaljik kavramlar gibi değil; insanın ruhsal ve toplumsal bütünlüğünü koruyan değerler olarak yeniden düşünülmelidir.
 

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

 

Aile meselesi artık yalnızca sosyal politika başlığı altında ele alınabilecek bir konu değildir; bu mesele doğrudan insan tasavvuru, kültürel yönelim ve medeniyet perspektifiyle ilgilidir.

Bu nedenle çözüm, tek bir bakanlığın teknik müdahaleleriyle sınırlı kalamaz. Eğitimden medyaya, dijital kültürden şehir politikalarına kadar uzanan çok katmanlı bir zihniyet stratejisine ihtiyaç vardır.

Önümüzdeki dönemde asıl ihtiyaç duyulacak şey, aileyi yalnızca demografik bir veri olarak değil, toplumsal sürekliliğin ontolojik merkezi olarak ele alan yeni bir düşünsel çerçevedir.

Kamu kurumları, üniversiteler, düşünce kuruluşları ve özel sektör arasında kurulacak entelektüel iş birlikleri olmadan bu dönüşüm mümkün görünmemektedir.

Çünkü mesele yalnızca nüfusun azalması değildir; insanın ilişki kurma biçiminin değişmesidir. Ve bu değişim, teknik değil, felsefi derinliği olan yeni bir yaklaşım gerektirmektedir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU