Ortadoğu'nun yeni güvenlik mimarisinde uzun vadeli kaybeden kim olacak?
Bu soruya bugün net bir cevap vermek mümkün: Taktiksel savaşı kazanan ama stratejik savaşı kaybeden İsrail.
28 Şubat 2026'da ABD ile ortak başlattığı İran operasyonu, kısa vadede İsrail açısından somut kazanımlar getirdi.
İran'ın nükleer ve askeri altyapısı büyük hasar gördü, Hizbullah ve Hamas zaten bir önceki safhada askeri olarak geriletilmişti.
Tabloya yüzeysel bakıldığında İsrail, tarihinin en kapsamlı güvenlik denklemini lehine döndürmüş görünüyor.
Oysa bu tablo, stratejik bir fotoğrafı değil; bölgesel izolasyonun son karesini yansıtıyor.
7 Ekim 2023 sonrasında İsrail'in güvenlik doktrini köklü bir dönüşüm geçirdi.
Tarihsel olarak savunma ve caydırıcılık üzerine kurulu olan bu doktrin, yerini sınır ötesi toprak kazanımını, nüfus transferlerini ve bölgeyi askeri güçle yeniden biçimlendirmeyi hedefleyen saldırgan bir "ileri savunma" anlayışına bıraktı.
Gazze'nin kuzeyini insansızlaştırmayı amaçlayan "Generallerin Planı," Lübnan'ın güneyindeki güvenlik bölgeleri ve Suriye sınırındaki yayılmacılık bu doktrin değişikliğinin sahadaki yansımaları oldu. İran'ın altyapısını hedef alan "Ahtapot Doktrini" ise çatışmayı vekiller üzerinden devlet aleyhine açık bir savaşa taşıdı.
Sorun şu: Bu hamlelerin her biri, bölge ülkeleri tarafından artık İran tehdidinden daha yıkıcı bir tehdit olarak algılanıyor.
Son bölgesel kamuoyu araştırmalarına göre, Arap halklarının yüzde 84'ü İsrail'in askeri eylemlerini bölgenin birincil güvenlik tehdidi olarak tanımlarken, İran'ı tehdit görenler yüzde 53'te kalıyor.
Geçmişte İran'ın bölgesel yayılmacılığını ön planda tutan Körfez ülkeleri, bugün İsrail'in kontrolsüz tırmanma kapasitesini daha büyük bir tehlike olarak değerlendiriyor.
Ortadoğu diplomasisinin ekseni, "İsrail'in güvenliğini sağlama" odağından "bölgeyi İsrail'in askeri agresifliğinden koruma" arayışına kaydı.
Bu dönüşümün en net göstergesi Ocak 2026'da geldi: Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve Katar, Washington'a ortak bir nota vererek İran'a yönelik hava saldırılarında üslerinin ve hava sahalarının kullanılmayacağını bildirdi.
Bu karar tesadüf değildi. 2019'da Aramco saldırılarında ABD'nin sessiz kalması, 2026 savaşı sırasında Körfez altyapısının İran füzeleriyle vurulmasına rağmen vaadedilen Amerikan korumasının yetersiz kalması, Körfez'in Washington ile ilişkisine bakışını kalıcı olarak değiştirdi.
Bölge, bu güven bunalımını kendi güvenlik arayışlarıyla dolduruyor.
En dinamik örnek, 2026 çatışmalarının ardından Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır arasında kurulan koordinasyon mekanizması.
Bu yapı katı bir ittifaktan çok esnek ve amaca yönelik bir işbirliği çerçevesi: Türkiye askeri teknoloji ve insansız hava aracı temin ederken, Pakistan operasyonel tecrübe ve nükleer caydırıcılık sağlıyor; Mısır Süveyş üzerindeki jeostratejik konumunu ve demografik ağırlığını devreye sokuyor, Suudi Arabistan ise hem finansmanı hem diplomatik liderliği üstleniyor.
Öte yandan Mart 2023'te Çin arabuluculuğuyla başlayan Suudi-İran yumuşaması, askeri krizlerde de dayanıklılığını ispatladı: Her iki ülke de savaş süresince doğrudan çatışmadan kaçındı, Riyad İran'a yönelik saldırıları resmen kınadı.
Bu tabloda İbrahim Anlaşmaları'nın geleceği de giderek daha net bir hal alıyor.
Trump yönetimi, İran meselesini İbrahim Anlaşmaları'nın genişletilmesi şartına bağladı ve Suudi Arabistan başta olmak üzere bölge liderlerini normalleşmeye zorladı.
Ancak Pakistan iki devletli çözüm sağlanmadan İsrail'i tanımayacağını açıkça ilan etti. Suudi Arabistan inandırıcı bir Filistin devleti perspektifi sunulmadıkça aynı çizgide duruyor.
Katar, ABD'nin ricasıyla yıllarca Hamas ile arabuluculuk yaptıktan sonra bir İsrail saldırısında kendi toprağında altı kişiyi kaybetti; bunun ardından Fransa, İngiltere ve Türkiye ile alternatif savunma bağları kurdu.
ABD'nin "normalleşme yoluyla güvenlik" vizyonu, zeminsiz kaldı.
İsrail ise bu denklemde kendi elleriyle köşeye sıkıştı.
Askeri üstünlük, siyasi bir vizyon tarafından taçlandırılmadığında yalnızlık üretiyor.
Komşularının sınır bütünlüğünü hiçe sayan, Filistin kimliğini tümden silmeyi hedefleyen ve çok taraflı mekanizmaları devre dışı bırakan bir devlet; bölgede kalıcı barış inşa etme şansını harcıyor.
İleri teknolojiye ve küresel sermayeye bağımlı İsrail ekonomisi, bitmeyen tırmanma döngülerinin gölgesinde uzun vadeli yatırımcılar için cazibesini yitiriyor.
ABD'de ise İsrail'in askeri maceralarının Vaşington'u sonu gelmeyen savaşlara sürüklediğine dair toplumsal baskı yükseliyor.
Taktiksel zaferi kazandınız.
Peki ya stratejiyi?
Ortadoğu'da güvenlik dengesi, bölge dışı aktörlerin garantisinden bölgesel aktörlerin özerkliğine; İran'a karşı birleşmekten bölgeyi İsrail'in yayılmacılığından korumaya doğru evrildi.
Kendini askeri güçle var etmeye çalışan ama diplomatik bir vizyondan yoksun İsrail, otonomisini kazanan Körfez'in, işbirliği kuran Türkiye ve Pakistan'ın, yumuşayan Suudi-İran ilişkisinin ortasında tek başına kalıyor.
Tarih bunu basit bir formülle yazacak: Savaşları kazandı, barışı kaybetti.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish