Nelson Mandela gibi insan hakları savunuculuğuyla, adaletsizliğe ve ırkçı apartheid rejimine kafa tutan bir figürle özdeşleşen Güney Afrika, bu noktada uzun süre kıtanın öncüsü bir ülke olarak görüldü. Ancak bugün, bu onurlu mirasın gölgesinde bambaşka bir trajedi sahneleniyor. Güney Afrika, kendi kıtasından gelen göçmenlerin, kan kardeşlerinin can güvenliğinin kalmadığı, göçmenlerin açıkça hedef gösterildiği ve canlarına kastedildiği bir kaos beldesine dönüştü.
Apartheid rejiminin yıkılmasının üzerinden 30 yıl geçti. Güney Afrika hala derin ekonomik krizlerle mücadele ediyor; işsizlik oranları tavan yapmış durumda, yoksulluk ise halkın en temel gerçeği. Tüm bunlara rağmen ülke hala Afrika’nın en büyük ekonomisi ve doğal olarak kıtanın dört bir yanından umut arayan göçmenleri çekiyor. Mevcut verilere göre ülkedeki göçmen nüfusu yaklaşık 3 milyon (protestocular 15 ila 20 milyon olduğunu iddia ediyor); yani toplam nüfusun yüzde 4’ü. Küresel standartlara kıyasla son derece düşük olan bu orana rağmen, Güney Afrika’da göçmenleri hedef tahtasına koyan protestolar ve şiddet olayları aylardır durulmak bilmedi.
Evet, bu topraklarda geçmişte de belli aralıklarla zenofobik (yabancı düşmanı) patlamalar yaşandı. 2008’de 62 kişinin öldüğü o kanlı dalga, 2015 ve 2019’daki şiddet eylemleri hala hafızalarda. Pandeminin ardından, 2021 Haziran'ında başlayan "Operation Dudula" ise işi daha organize bir boyuta taşıdı; örgüt üyeleri kapı kapı dolaşıp yasadışı göçmen avına çıktı. Ve nihayet, 2026’nın Nisan ve Mayıs aylarında fitili ateşlenen yeni hareketlerle ülke bir kez daha yabancı karşıtı protestolarla sarsılmaya başladı.
Şüphesiz ki işsizlik ve kötü yönetim Güney Afrika’nın kanayan yaraları. Ekonomi ne zaman daralsa, basiretsiz siyasetçilerin cephanesindeki en kolay silah hep aynı oldu:
Göçmenler işimizi çalıyor, ekmeğimizi elinizden alıyor!
İşte kitleleri mobilize etmenin en zahmetsiz ve en etkili yolu... Güney Afrika’da ne zaman işler yolunda gitmezse, siyasiler aynı günah keçisini kurban ediyor. Bugün "March and March" adı verilen protesto eylemlerinde de sahnede aynı senaryo var.
Ancak bu sefer bir şeyler farklı. Protestolar ilk başladığında cılız bir sesle konuşulan o "arkadaki görünmez el", artık saklanamayacak kadar belirgin hale geldi. Mesele sadece bir iç siyaset malzemesi değil. Güney Afrika’da yaşananları anlamak için, ülkenin dış politikada takındığı o devrimci duruşa ve bunun küresel egemenlerde yarattığı öfkeye bakmak zorundayız.
Apartheid devleti İsrail’in 3 yıldır Gazze’de yürüttüğü soykırıma karşı dünyada en somut, en cesur adımı atan tek ülke Güney Afrika oldu. Uluslararası arenada tüm tehditlere meydan okuyarak İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) şikâyet eden ve soykırımla suçlayan Pretoria yönetimi, bugün o asil duruşunun bedelini ödüyor gibi. Siyonist lobinin intikam aygıtı devreye girmiş durumda ve bu gerçek artık yüksek sesle dile getiriliyor.
Güney Afrika Kabine Bakanı Mamoloko Kubayi, geçtiğimiz günlerde Sunday Times gazetesine yaptığı açıklamada bu kirli tezgâhı açığa çıkardı. Kubayi, ülkeyi hedef haline getiren şeyin UAD’deki soykırım davası olduğunu belirterek şu çarpıcı uyarıyı yaptı:
Güney Afrika'nın İsrail'i UAD'ye taşımasını hafife alan safdildir. İsrail savaşır. Bu dava onlar için çok büyük bir yük ve Güney Afrika'nın insan hakları savunuculuğu konusunda ahlaki otoritesi olmadığı izlenimini yaratacak şekilde karşılık vereceklerdir.
Devleti içeriden çökertme stratejisi
Zaten davanın açıldığı ilk günlerde Güney Afrika Siyonist Federasyonu gibi yapılar, hükümetin iç krizleri bırakıp bu davaya milyonlarca RAND harcamasını şiddetle eleştirmişti. Ancak bu algı operasyonları Güney Afrika’yı yolundan döndürmeye yetmeyince, daha sinsi, daha karanlık bir plan devreye sokuldu.
Şüphesiz İsrail, Güney Afrika’da sıfırdan bir sorun yaratmadı. Zaten var olan ekonomik sıkıntıları, halkın çaresizliğini ve daha önce belirli aralıklarla ortaya çıkarılmış olan zenofobiyi bir silah olarak kullandı. Amaç, UAD’de açılan davaya asimetrik bir misilleme yapmak, ülkeyi içeriden çökertmek, dünyaya "Siz daha kendi kıtanızdan gelen mazlum göçmenleri koruyamıyorsunuz, bize ahlak dersi mi vereceksiniz?" dedirtmek, Güney Afrika’nın uluslararası itibarını ve ahlaki otoritesini yerle bir etmek.
Politikacı Mbuyiseni Ndlozi’nin de uyardığı gibi:
Bugün yabancı düşmanlığıdır, yarın bölgecilik, sonra kabile çatışması olur.
Hedef tam olarak bu; ülkeyi yönetilemez bir kaos sarmalına sokmak.
Siyonist lobi ve İsrail’in geçmişteki faaliyetleri
Güney Afrika’daki Yahudi cemaati, dünyadaki en katı, en organize ve en homojen Siyonist yapılanmaya sahip. Yahudi nüfusun yüzde 80’inden fazlası kendisini doğrudan Siyonist olarak tanımlıyor. Güney Afrika Siyonist Federasyonu (SAZF) ve Yahudi Temsilciler Kurulu (SAJBD) gibi yapılar; ülkenin maden, finans ve perakende sektörlerini ellerinde tutan milyarderlerin fonlarıyla besleniyor ve sadece İsrail’e para akıtmakla kalmıyorlar, Güney Afrika iç siyasetine müdahale ediyorlar. ANC hükümetinin anti-Siyonist reflekslerini kırmak için ana muhalefete para yediriyor, medya organlarını fonluyorlar. Bugün sokaklarda tırmandırılan kaosun arkasındaki finansal ve lojistik akıl, bu topraklara yabancı değil; on yıllardır bu devletin kılcal damarlarında.
Siyonist lobinin ekonomiyi bir silah olarak kullanma alışkanlığı çok eski. Ülkenin devasa perakende zincirlerini ellerinde tutan Phillip Krawitz gibi tescilli Siyonist figürler ve kurumlar, hükümetin apartheid karşıtı reflekslerini kırmak için finansal güçlerini siyasi şantaj mekanizmasına dönüştürmüştü. Hem İsrail ordusunu hem de Siyonist örgütleri fonlayan Krawitz, kirli para trafiğini ve lobi faaliyetlerini ifşa etmeye cesaret eden Güney Afrikalı aktivistleri 'susturma davalarıyla' ve ekonomik tazminat tehditleriyle sindirmeye çalışmıştı. (Muhtemelen bugün de birileri aynı şekilde susturuluyor.)
Apartheid rejimi, uluslararası toplumdan baskı gördüğü 1970'lerde, silah ambargosunu delmek ve nükleer kapasitesini geliştirmek için kendisine müttefik olarak İsrail’i seçmişti. 1977 yılında iki ülke arasında imzalanan gizli anlaşma kapsamında, Güney Afrika elindeki uranyum rezervini İsrail'e aktardı; karşılığında bir hidrojen bombasının yakıtına denk gelen otuz gram trityum gazı aldı.
Aynı dönemde İsrail, Güney Afrika'nın Shavit ve Jericho füzelerine benzeyen RSA-3 ve RSA-4 balistik füzelerini geliştirmesine de yardım etti. Pretoria'nın Pelindaba'daki nükleer tesisi, İsrail ve Güney Afrika ortaklığının en çarpıcı tanıklarındandı. ABD Vela uydusu tarafından tespit edilen nükleer test, o dönemde Washington yönetimi tarafından örtbas edilmişti.
Binlerce insan nasıl organize oluyor?
Geçmişte de bugün de İsrail ile apartheid rejimin ilişkisi kasıtlı olarak gizleniyor. Her ne kadar gizlense de bugün olan bitenin arkasında Mossad’ın ve Siyonist fonların parmağı olduğunu düşünmek için son derece makul sorular var:
Sıradan bir Güney Afrika vatandaşı için bir şehirden diğerine gitmenin, otobüs biletinin bile lüks sayıldığı bu ekonomik buhranda, binlerce insan haftalarca süren bu protesto gösterilerine nasıl katılabiliyor?
Kilometrelerce yolu hangi parayla aşıyorlar? Binlerce insanı organize biçimde meydanlara taşıyan, altlarına otobüsleri çeken güç kim?
Günlerce süren protestolarda bu kitleler ne yiyor, ne içiyor ve nerede barınıyor?
Sokaktaki yoksul insanların başlattığı iddia edilen zenofobik kampanyalar, siber-istihbarat laboratuvarlarının bot hesapları ve sponsorlu fonları olmadan nasıl bir anda milyonlarca etkileşim alabiliyor?
Bu kitleler daha önce beyazların haksız toprak haklarına direnmek için neden böyle devasa bütçeli lojistiklerle ve sosyal medya mesajları ile organize olamadı?
Çünkü ülkenin diğer kronik sorunlarında bu muazzam "görünmez sponsorlar" ortada yoktu.
Güney Afrika, Filistin davasını savunurken arkasında tüm Afrika Birliği'nin diplomatik gücünü hissetmek istiyor.
Ancak bugün sokaklarda Nijeryalı, Zimbabveli, Ganalı göçmenler avlanırken, bu ülkelerin hükümetleri Güney Afrika'ya karşı diplomatik cephe almayacak mı?
Güney Afrika'yı kendi kıtasındaki ülkelere düşman ederek Afrika Birliği içinde yalnızlaştırmak ve kıtadaki Filistin dayanışmasını içeriden parçalamak tam olarak İsrail’in ajandasıyla örtüşüyor.
Siyonizm, adaletin sesini yükselten bir ülkeyi, kendi çaresizliğini kullanarak susturuyor. Gazze için ayağa kalkan her kimse, bedelini kendi sokaklarında, kendi halkının kanıyla ödüyor.
Kaynaklar:
Muslim Views: "Inside information about threats against Phillip Krawitz"
Mail & Guardian: "The secret alliance: Israel and apartheid South Africa’s nuclear collaboration" (Aralık 2024)
Voice of the Cape (VOC News): "Kubayi suggests Israel may have sought to undermine South Africa through anti-immigration protests" (Temmuz 2026)
Jewish News Syndicate (JNS): "South African Zionist Federation rejects claims linking Israel to xenophobic violence" (Temmuz 2026)
The Guardian: "Police units deployed across South Africa before anti-immigrant protests" (Haziran 2026)
South African Jewish Report (SAJR): "SA's Zionist problem: An ominous portent"
BusinessDay: "Foreign entities stoking unrest in South Africa" (Temmuz 2026)
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish