Toplumların zaman içinde ahlaki bir çöküş ve yozlaşma yaşaması, aslında insanlık tarihi kadar eski bir meseledir. Roma'nın çürüyen değerlerinden Osmanlı'nın son dönem buhranlarına kadar her büyük medeniyet, bir noktada kendi vicdanıyla hesaplaşmak zorunda kalmıştır.
Şüphesiz toplumsal yapıyı bir arada tutan en temel harç, ahlaki normlar ve değerler bütünüdür. Ne var ki son yıllarda, gerek küresel ölçekte gerekse yerel ölçekte bu normların hızla aşındığına ve yapısal bir dönüşüme uğradığına dair yaygın bir endişe hâkimdir. Bu durumun arkasındaki sosyolojik, ekonomik ve teknolojik dönüşümleri anlamadan konuyu sadece basit bir nesil çatışması veya geleneksel değerlerin modernleşmesi olarak okumak, meseleyi yüzeysel bir çerçeveye indirgemek ve yaşanan değişimin çok katmanlı dinamiklerini gözden kaçırmak anlamına gelir.
Karşı karşıya olduğumuz kriz; bireyin eylemlerindeki ahlaki sorumluluğu yitirerek kötülüğün kitlesel bir uyum mekanizmasına dönüşmesi ve nihayetinde toplumların kolektif karar mekanizmalarında erdemli olanı değil, gücü ve pragmatizmi seçmesiyle karakterize olan yapısal bir krizdir. Bu krizin arkasında son yıllarda yaşanan toplumsal ve teknolojik değişimler yatmaktadır. İnsanlık tarihinin en kapsamlı dönüşüm süreçlerinden biri olarak anılmaya aday dijital devrim, her şeyden önce görünürlüğün sınırlarını büyük ölçüde genişletmiştir. Geçmişte belirli çevrelerle sınırlı kalan davranışlar, düşünceler ve yaşam tarzları, bugün bir ekranın diğer ucundaki milyonlarca insanın erişimine açık hâle gelmiştir.
Mahalle baskısından algoritma baskısına
Geleneksel toplumlarda kolektif ahlakın dışına çıkan marjinal davranışlar, çoğu zaman belirli çevrelerin sınırları içinde kalırdı. "Mahalle baskısı" diye andığımız o ayıplanma korkusu; aile, komşuluk ilişkileri ve yerel toplulukların sessiz denetimi altında görünürlüğü kendiliğinden frenlerdi. Dijital çağla birlikte bu denge kökten değişti. Çünkü sosyal medya, bireyleri yalnızca birbirine bağlamakla kalmadı; görünürlüğü tarihte eşi benzeri görülmemiş bir ölçeğe taşıdı. Bir zamanlar dar çevrelerde kalan sıra dışı davranışlar, artık saniyeler içinde milyonlarca kişinin ekranına ulaşabiliyor.
Üstelik dijital platformlar, çoğu zaman neyin doğru ya da yanlış olduğuna değil, neyin daha fazla dikkat çektiğine odaklanıyor. Bu nedenle tepki çeken, şaşırtan veya sınırları zorlayan içerikler, algoritmalar tarafından daha da görünür kılınıyor. Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Bu süreçte toplumun çimentosu sayılan erdem ahlakının gereği olan yardımlaşma, fedakârlık, güven ve dürüstlük gibi geleneksel normlar da ciddi bir sınavdan geçiyor. Ağırlaşan ekonomik koşullar, bireyleri önceliklerini yeniden belirlemeye zorlamakta; insanlar, hayatta kalma kaygısının şekillendirdiği yeni davranış biçimleri sergilemektedir. Bu yeni sürecin doğal sonucu olarak karşılıklı güven duygusu aşınırken, toplumsal ilişkilerde dayanışmanın yerini bireysel hesaplar, güvenin yerini kuşku ve ortak faydanın yerini kişisel çıkar arayışı almaya başladı.
Bu tablo, sosyolog Émile Durkheim'ın "anomi" olarak tanımladığı durumu hatırlatmaktadır. Toplumu bir arada tutan ortak normlar ve değerler zayıfladığında, bireyler davranışlarını yönlendirecek ahlaki referans noktalarını giderek kaybetmeye başlar. Böyle dönemlerde dürüstlük, dayanışma ve fedakârlık gibi kolektif erdemler geri plana itilirken, yerlerini kişisel çıkarı önceleyen pragmatik yaklaşımlar almaya başlar. "Gemisini kurtaran kaptan" anlayışının yaygınlaşması da bu dönüşümün en görünür sonuçlarından biridir. Oysa toplumları ayakta tutan şey yalnızca ekonomik düzen değildir. Güven, dürüstlük, adalet ve fedakârlık gibi ahlaki erdemler de toplumsal hayatın vazgeçilmez sütunlarıdır.
Adım adım çürüme: Kötülüğün sıradanlaşması
Toplumsal normların erimesiyle birlikte ortaya çıkan en tehlikeli durum, Hannah Arendt'in siyaset bilimi ve felsefe literatürüne kazandırdığı "kötülüğün sıradanlaşması" (banality of evil) kavramında somutlaşıyor. Arendt, Nazi bürokratı Adolf Eichmann'ın Kudüs'teki yargılanma sürecinden hareketle çarpıcı bir tezle çıkıyor karşımıza: Tarihin en büyük yıkımları, sadist canavarlar veya psikopatlar tarafından değil; düşünmeyen, sorgulamayan, empati yeteneğini yitirmiş ve sadece sistemin kendine verdiği görevleri mekanik bir şekilde yerine getiren "sıradan insanlar" tarafından gerçekleştirilmiştir.
Bu yaklaşıma göre kötülük, her zaman bilinçli ve kötü niyetli bireylerden kaynaklanmaz. Aksine kötülük, çoğu zaman insanların içinde yaşadığı sistemin dayattığı kural ve ideolojilere körü körüne itaat etmesinden ve olup bitenleri eleştirel bir süzgeçten geçirmemesinden kaynaklanır. Kötülüğün en tehlikeli biçimi, "olağanlaşmış" hâlidir. Çünkü insan yanlış olanı yanlış olduğu için değil, yaygın olduğu için kabul etmeye başladığında ahlaki ölçütler yerini toplumsal uyuma bırakır. Bugün kötülük, açık bir kötücüllük şeklinde değil, normalleşmiş davranış kalıpları içinde karşımıza çıkıyor. Kişi, kötülüğü "Herkes yapıyor", "Bu zamanda başka türlü ayakta kalınamaz" gibi gerekçelerle "sisteme entegre olmanın" doğal bir parçası olarak gördüğü anda, ahlaki muhakeme tamamen devre dışı kalmaktadır.
İşte bu yüzden modern dünyada kötülük, çoğu zaman sıra dışı olaylar şeklinde değil, gündelik hayatın içine sinmiş küçük ve sıradan davranışlar olarak karşımıza çıkıyor. İnsanlar kimi zaman çıkarlarını korumak ya da sisteme uyum sağlamak adına başkalarına verdikleri zararı görmezden gelebiliyor. Tam da bu noktada ahlaki muhakeme zayıflıyor; kişi ne yaptığını sorgulamak yerine yaptığı şeyi normal kabul etmeye başlıyor. Kötülüğün sıradanlaşması belki de en çarpıcı biçimde, tam da bu sorgulamama hâlinde, bu sessiz teslimiyette kendini gösteriyor.
Kitlelerin irrasyonel refleksi: Barabbas toplumları
Hannah Arendt'in çerçevesini çizdiği "kötülüğün sıradanlaşması", bireysel düzeyde ortaya çıkan ahlaki körlüğü ve düşünme yetisinin giderek mekanikleşmesini ifade eder. Ancak bu durum, bireysel bir zaaf olmaktan çıkıp toplumsal ölçekte yaygınlaşan kolektif bir refleks hâline geldiğinde, sosyoloji ve siyaset felsefesi açısından daha sarsıcı bir tablo ortaya çıkar: "Barabbas Toplumu".
"Barabbas Sendromu", kökenini teolojik bir anlatıdan alsa da günümüzde toplumsal psikoloji, siyaset felsefesi ve ahlak sosyolojisinde kitlelerin rasyonalitesini sorgulamak için kullanılan son derece sarsıcı bir metafora dönüşmüştür. Bu metafor, toplumların kriz anlarında, tarihî yol ayrımlarında veya kritik karar eşiklerinde erdemli ve ahlaki olanı tasfiye edip; gücü, şiddeti, popülizmi ve kısa vadede kendi çıkarına hizmet edeni tercih etme eğilimini anlatır.
Peki bu çarpıcı metafor nereden geliyor?
Kökeni, İncil'de anlatılan ve tarih boyunca pek çok düşünür tarafından farklı şekillerde yorumlanmış bir yargılama sahnesine dayanır. Rivayete göre Roma'nın Yahudiye Valisi Pontius Pilatus, Fısıh Bayramı vesilesiyle bir mahkûmu serbest bırakma geleneğini uygulamak üzere halkın karşısına çıkar. Kalabalığın önünde iki isim vardır ve seçim tamamen halka bırakılmıştır. Bir tarafta Hz. İsa (a.s.): sevgiyi, barışı, ahlaki arınmayı ve vicdanı savunan ama statükoyu tehdit eden bir figür. Diğer tarafta ise Roma işgaline karşı silahlı isyana karışmış, cinayet işlemiş, gücü ve şiddeti temsil eden radikal bir suçlu olan Barabbas.
Vali Pilatus, kalabalığa "Hangisini serbest bırakmamı istersiniz?" diye sorduğunda kalabalık, tarihin en ironik seçimlerinden birine imza atar. Kitleler hep bir ağızdan "Barabbas'ı!" diye bağırır. Bu sahnenin bugüne taşınan asıl mesajı da işte burada gizlidir. Toplum, kendi vicdanlarını zorlayan, onlara uzun vadeli bir ahlaki sorumluluk yükleyen ve kendilerini sorgulatan "bilgeliği, hakikati, İsa'yı" çarmıha gerip; statüko içinde "gücü ve popülizmi" yani Barabbas'ı seçmiştir. Çünkü İsa'yı seçmek, kitleler için oldukça maliyetli ve konforsuz bir tercihtir. İşte bu yüzden Barabbas'ı seçmek kolaydır; çünkü Barabbas, kitlelerin içindeki o ilkel gücü ve pragmatizmi temsil eder.
Çoğu zaman ahlaki sorumluluğu ve öz eleştiriyi temsil eden figürler, topluma bir yüzleşme çağrısı yapar; bireyleri kendi davranışlarını, değerlerini ve tercihlerini sorgulamaya davet ederler. Ancak bu tür bir sorgulama, insan doğası açısından çoğu zaman konfor alanını bozan, rahatsız edici bir süreçtir. Çünkü hakikatle yüzleşmek, mevcut kabulleri sarsar ve kişiyi kendi tutarlılığını yeniden inşa etmeye zorlar. Ne var ki insanlık tarihi, çoğu durumda hakikatin değil gücün; vicdanın değil pragmatizmin; erdemin değil kalabalığın o anki duygusal yöneliminin tercih edildiğini göstermektedir. Birey, çoğu zaman doğru olanı bilse bile, toplumsal baskının ve kolektif eğilimin ağırlığı altında daha güvenli ve daha az çatışmalı olanı seçme eğilimindedir. Bu nedenledir ki toplum, kendini aynada sorgulatacak bilgeyi değil, öfkesine ortak olacak suçluyu bağrına basar. Bu, aslında kolektif sorumluluktan kaçışın ta kendisidir.
İşte bu zeminde Barabbas metaforuyla açıklanan toplumsal yapılarda en dikkat çekici dönüşümlerden biri, güç algısının köklü biçimde yer değiştirmesidir. Bu tür toplumlarda entelektüel birikim, bilgelik, ahlaki tutarlılık ve adalet duygusu gibi özellikler eskisi kadar değer görmez; toplumu bir arada tutan ortak doğru-yanlış algısı kökten biçimde başkalaşır. Bu ahlaki altüst oluşun gündelik hayattaki en acı karşılığı, erdemin değersizleşmesidir. Dürüst kalan, işini hakkıyla yapan, liyakat sahibi insanlar takdir edilmek yerine sistem tarafından "enayi" diye kodlanıp oyunun dışına itilir. Ahlaki duruş, artık bir meziyet değil, hayatı zorlaştıran bir yük gibi algılanmaya başlar. Bugün "Barabbas Toplumu" kavramı, artık tozlu sayfalar arasında kalmış teolojik bir anlatı olmaktan çıkmış; küresel ölçekte tekrar tekrar nükseden, modern zamanların yapısal bir hastalığına dönüşmüştür.
İnsanlık tarihi boyunca kötülüğün sıradanlaşmasının bir sonraki ve en tehlikeli aşaması, kötülüğün bizzat toplum tarafından rıza gösterilerek "tercih edilmesi", yani kolektif olarak Barabbaslaşmasıdır. Barabbas Sendromu'nu asıl tehlikeli kılan unsur da işte budur. Bu seçim baskıyla değil, kitlelerin "ortak rızasıyla" yapılır. Kötülük artık sadece sıradanlaşmakla kalmaz; alkışlanarak bir meşruiyet de kazanır. Toplum, haksızlığı ve kuralsızlığı dışlamak yerine onu rasyonalize ederek kolektif bir tercih hâline getirir. Sonuç olarak toplum, kendi ahlaki çöküşünü meşrulaştıran bir mekanizma kurmuş demektir ve bu, toplumsal çürümenin artık kronik bir yapısal gerçekliğe dönüştüğünün en açık kanıtıdır.
Duyarsızlaşma ve vicdani körlük: "Kalplerin paslanması"
Kötülüğün sıradanlaşması fenomeni, İslami çerçevede ele alındığında insanın ahlaki duyarlılığının zaman içinde aşınması ve günahın tekrar yoluyla normalleşmesi süreci olarak okunur. Kur'an, kötülüğün bu sinsi ve aşamalı yayılma karakterini "şeytanın adımları" (Hutuvâti'ş-Şeytan) ifadesiyle tarif eder. Şöyle ki insanın ahlaki duyarlılığı bir anda kaybolmaz; aksine bu süreç, çoğu zaman küçük tavizlerle ve tekrarlanan yanlışlarla sessizce ve yavaş yavaş ilerler. Sistem ya da nefis, bireyi bir anda büyük bir canavara dönüştürmez; kötülüğü küçük dozlarla, sindirilebilir parçalar hâlinde normalleştirir.
Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa bilsin ki o, edepsizliği ve kötülüğü emreder... (Nûr, 24/21)
Bu ayet, tam da ahlaki aşınmanın metodolojisini gözler önüne serer; kötülüğün, hayatın doğal akışına sızan küçük "adımlarla" sıradanlaştığını gösterir.
Kötülüğün sıradanlaşmasının en dikkat çekici sonuçlarından biri de kişinin artık kötülük yaparken sızlamayan bir vicdana, bir tür ahlaki körlüğe sahip olmasıdır. İslam teolojisinde tekrarlanan günahların ve rasyonalize edilen kötülüklerin kalbi perdelediği, hatta "paslandırdığı" ifade edilir. Başlangıçta rahatsızlık veren, kişide suçluluk veya pişmanlık hissi uyandıran davranışlar tekrarlandıkça sıradanlaşır ve hatta zamanla normal görülmeye başlanır. Böylece insan, yaptığı yanlışlarla yüzleşmek yerine onları haklı göstermeye ya da çeşitli gerekçelerle meşrulaştırmaya yönelir. Bu süreçte vicdanın sesi giderek zayıflar ve kişi, kötülüğü fark etme yeteneğini yitirir. Belki de en ürkütücü olan, kalbin paslandığını fark edebilecek son duyarlılığın da bu paslanmayla birlikte tükenmesidir. İnsan, artık ne kaybettiğinin bile farkında olmadan vicdansızlığını bir huzur sanmaya başlar.
Kur'an, kötülüğü sıradan bir iş gibi yapanların iç dünyasındaki bu mekanikleşmeyi tam da "paslanma" kelimesiyle nitelendirir:
Hayır! Aksine onların kazanmakta oldukları kötülükler, kalplerini paslandırmıştır. (Mutaffifîn, 83/14).
Ayette geçen bu metafor, insanın manevi dünyasında meydana gelen aşınmayı çarpıcı bir imgeyle anlatır. Nasıl ki demir zamanla paslanarak işlevini kaybederse, sürekli işlenen ve önemsenmeyen günahlar da insanın vicdanını ve ahlaki muhakeme gücünü tıpkı pas gibi yavaş yavaş yer bitirir. Bu paslanma, bireyin eylemlerinin ahlaki sonuçlarını idrak etme yetisini elinden alır; bir sonraki aşamada ise tam bir algı felci başlar, kişinin ahlaki ve manevi algılarında ciddi bir körelme ortaya çıkar. Sürekli tekrarlanan hatalar, görmezden gelinen haksızlıklar ve meşrulaştırılan yanlışlar, insanın hakikati kavrama yetisini de zayıflatır.
Böyle bir durumda birey, çevresinde olup bitenleri görse de onların anlamını kavrayamaz; yanlışları duysa da onlardan ders çıkaramaz hâle gelir. Kur'an-ı Kerim bu durumu, insanın sahip olduğu akletme, görme ve işitme imkânlarını kullanamaması üzerinden tasvir eder. Burada vurgulanan biyolojik bir yetersizlik değildir; vurgulanan, vicdanın, muhakemenin ve ahlaki duyarlılığın giderek körelmesidir.
Sonuçta insan, hakikate açık bir varlık olmaktan uzaklaşır ve kendi oluşturduğu alışkanlıkların, önyargılarının içine sessizce hapsolur. Başlangıçta rahatsızlık veren davranışlar normalleşir; kötülük, sıradan hayatın gündelik bir parçası hâline gelebilir. Kur'an bu hâli, belki de literatürdeki en sert ifadelerden biriyle özetler:
Onların kalpleri vardır ama onlarla anlamazlar; gözleri vardır ama onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar... (A'râf, 7/179).
Ahlaki direniş: Sıradanlaşan kötülük karşısında ilkeli kalabilmek
Hiç şüphesiz toplumsal ahlakın zayıfladığı, ortak değerlerin aşındığı ve kuralsızlığın giderek yaygınlaştığı dönemlerde ahlaklı bireyin kendi ilkelerine bağlı kalarak yaşamını sürdürmesi, psikolojik ve sosyal açıdan hiç de kolay bir mesele değildir. Böyle zamanlarda birey, yalnızca çevresindeki toplumsal düzensizlikle değil, aynı zamanda bu düzensizliğin kendi iç dünyasında doğurduğu sorgulamalarla da yüzleşmek zorunda kalır. Toplumsal çözülmenin beraberinde getirdiği yozlaşmaya rağmen ilkelerinden vazgeçmemeyi tercih eden kişi, zamanla bıkkınlık, toplumsal yabancılaşma, etik yalnızlık ve aidiyet kaybı gibi duygular yaşar. Bu durum, bireyin ahlaki duruşunu korumasını her geçen gün daha da güçleştirir.
Normal koşullarda toplum, bireyin davranışlarını yönlendiren, onu ödüllendiren ya da cezalandıran bir denge mekanizması gibi işler. Dürüstlük, çalışkanlık ve liyakat gibi erdemler takdir edilirken; haksızlık, bencillik ve kuralsızlık genellikle hoş karşılanmaz. Ancak toplumsal yapının kriz yaşadığı ve ortak değerlerin zayıfladığı dönemlerde bu denge bozulmaya başlar. Bu tür zamanlarda dürüstlük ve liyakat gibi erdemler geri planda kalırken, buna karşılık fırsatçılık ve çıkarcılık başarıya ulaşmanın meşru yolları gibi algılanmaya başlar. Böylece birey, yalnızca kendi vicdanıyla değil, aynı zamanda yanlış olanı olağanlaştıran bir çevreyle de baş etmek zorunda kalır.
Modern toplumlarda insanların yanlış davranışları meşrulaştırmak için başvurduğu en yaygın gerekçelerden biri, "Herkes böyle yapıyor, sistemin çarkı böyle dönüyor" rasyonalizasyonudur. Çünkü günlük yaşamda, sosyal medyada veya kamusal alanda tekrar eden olumsuzluklar, çoğu insanın tepki verme eşiğini düşürürken ilkeli birey bu normalleşmeye direnmeye çalışır. Kurallara uyanın kaybettiği, kurnazlığın ise başarı olarak nitelendirildiği bu ters yüz olmuş değerler sisteminde ilkeli birey sürekli bir bilişsel çatışma yaşar. Toplumsal kabul görmek ile öz saygıyı korumak arasında sıkışan birey için ahlaklı kalmak, her gün yeniden verilen bilinçli bir mücadeleye dönüşür.
Tarih boyunca pek çok yanlış uygulama, geniş kitleler tarafından benimsenmiş, hatta dönemin "normali" sayılmıştır. Oysa bir davranışın yaygın olması, onun doğru veya ahlaki olduğu anlamına gelmez. İslam, "çoğunluğun pratiğini" ahlakın ölçüsü olarak görmeyi açıkça reddeder. Kur'an-ı Kerim de çoğunluğun peşinden gitmenin tek başına bir doğruluk ölçütü olmadığını vurgulayarak insanı, kendi vicdanı ve aklıyla muhasebe yapmaya çağırır:
Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar... (En'âm, 6/116).
Bu nedenle İslam düşüncesinde ahlakın ölçüsü, insanların ne yaptığı değil; neyin doğru ve adil olduğudur. Bir yanlışın çok kişi tarafından yapılması onu doğruya dönüştürmez; aynı şekilde haksızlığın yaygınlaşması da onun ahlaki niteliğini değiştirmez. Kötülük, toplum tarafından kanıksansa ve sıradan bir davranış gibi görülse de kötülük olmaktan çıkmaz. Kur'an, kötülüğün zamanla normalleşmesinin daha da ileri bir aşamasına da dikkat çeker ki bu, meselenin en tehlikeli noktasıdır.
Bu aşamada kişi artık sadece yanlış davranışlar içine girmekle kalmaz; aynı zamanda bu davranışları doğru, gerekli ya da haklı görmeye başlar. İşte tam bu noktada ahlaki sapma, dışsal bir eylem olmaktan çıkıp içsel bir kabule, hatta bir kimliğe dönüşür ve belki de bu, "herkes yapıyor" yanılgısının vardığı en karanlık nokta budur.
Kur'an-ı Kerim, bu durumu kötülüğün insana "güzel ve çekici" gösterilmesi üzerinden tasvir eder:
Kötü işi kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse (ile doğru yolda olan) bir olur mu?... (Fâtır, 35/8)
Bu ifade, insanın algısının zamanla nasıl değişebileceğini ve yanlışın, sürekli tekrar ve gerekçelendirme yoluyla nasıl normalleştirilebileceğini çarpıcı biçimde gözler önüne serer. Artık mesele yalnızca fiilin işlenmesi değildir; mesele, o fiilin zihinsel ve ahlaki düzeyde meşru kabul edilmesidir. Bu noktada birey, yaptığı davranışın yanlışlığını fark etme kapasitesini büyük ölçüde kaybeder. Kötülük, yalnızca yapılan bir eylem olmaktan çıkar; kişinin dünya görüşünün ve kimliğinin bir parçası hâline gelir. Böylece ahlaki muhakeme zayıflar, eleştirel düşünme geriler ve yanlış olan şey, sanki doğruymuş gibi algılanmaya başlanır.
Peki bu girdaptan çıkış mümkün mü? İslam'ın getirdiği en radikal kalkan, "Hiçbir günahkârın, bir başkasının günah yükünü yüklenemeyeceği" (Fâtır, 35/18) ilkesidir. Sistem ne kadar yozlaşmış olursa olsun, çoğunluk ne kadar Barabbaslaşırsa Barabbaslaşsın, İslam bireyi sistemin içinde anonim bir nesne olarak görmez; onu irade sahibi bir özne olarak hesaba çeker.
Birey, "Ortam böyleydi, herkes kul hakkına giriyordu, ben sadece bana söyleneni yaptım" savunmasının arkasına sığınamaz. Kötülüğün sıradanlaştığı dönemlerde Müslüman'ın temel ahlaki görevi, popülizme ve akıntıya teslim olmadan; tek başına bile kalsa adaleti, liyakati ve hakkı ayakta tutma dirayetini gösterebilmektir.
Kur'an, toplumların çöküş sebeplerinden birinin de kötülüğe sessiz kalmak olduğunu açıkça belirtir:
Onlar işledikleri kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yaptıkları ne kötüydü. (Mâide, 5/79)
Bu ayet bize, sıradanlaşmanın aslında 3 aşamalı, sinsi bir süreç olduğunu gösterir: İnsanlar önce kötülüğe tepki göstermeyi bırakır, sonra ona alışır, en sonunda da onu içselleştirip benimser. Belki de bugün asıl sormamız gereken soru şudur:
Biz bu 3 aşamanın hangisindeyiz ve hâlâ geri dönüş yolunu görebiliyor muyuz?
Sonuç
Ahlaki değerleri aşınmış bir toplumda ahlaklı yaşamak, akvaryumdaki kirli suya rağmen solungaçlarını temiz tutmaya çalışmaya benzer. Son derece yorucu, bitmeyen bir zihinsel mesai demektir. Ancak unutulmamalıdır ki toplumsal çürümeler sonsuza kadar sürmez; anomi evreleri en nihayetinde yeni bir düzen arayışıyla sonlanır.
Bireysel ahlaki sorumluluğun, yani "düşünme ve muhakeme etme yetisi"nin yeniden kazanılması; toplumların meydandaki o tarihî soruda popülizmin, hamasetin ve gücün sesini değil, adaletin, liyakatin ve insan onurunun sesini tercih edebilecek entelektüel ve ahlaki olgunluğa erişmesi, kolektif geleceğimizin en hayati güvencesidir. Kötülük sıradanlaştıkça, ona karşı gösterilecek erdemli direniş ve entelektüel uyanış da o denli radikal olmak zorundadır. Çünkü mesele artık sadece "Ne yapıyoruz?" değil, "Kim olmayı seçiyoruz?" sorusudur ve bu soruya verilecek cevap, sandığımızdan çok daha fazla şeyi belirleyecektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish