Gölge malvarlığından paralel sadakate (6)

Hasan Köse Independent Türkçe için yazdı: "Karşılaştırmalı hukuk perspektifi, din özgürlüğünün sınırları ve örnek normatif çerçeve"

Fotoğraf: AA

Bu reform tasarımının en hassas noktası, devletin dinî toplulukların mali ve örgütsel gücünü denetlerken din özgürlüğünü aşındırmamasıdır. Çünkü dinî cemaat ve tarikatların modern ekonomik araçlardan yararlanması, şirket kurması, vakıf veya dernek işletmesi, okul açması ya da üyelerinin belirli ekonomik ağlar içinde dayanışması tek başına demokratik hukuk düzeniyle bağdaşmaz değildir. Avrupa İnsan Hakları hukuku da din ve vicdan özgürlüğünü yalnız bireyin iç dünyasındaki inanç olarak değil, inancın başkalarıyla birlikte yaşanması ve örgütlenmesi boyutuyla korur.

Bununla birlikte dinî bir topluluğun ekonomik faaliyetleri, çalışanları, çocuklara yönelik kurumları, vergi avantajları, kamu fonlarından yararlanması veya kamu görevlileri üzerinde dışarıdan koordinasyon kurması, dinî inancın "dokunulmaz çekirdeği" ile aynı kategoride değildir. Karşılaştırmalı hukukta da görülen temel ayrım budur: devlet teolojiyi denetleyemez; fakat ekonomik işlem, kamu kaynağı, çalışan hakları, çocuk güvenliği, malvarlığı ve yöneticilerin fiduciary yükümlülükleri genel hukuk kurallarına tabidir.

Patricia Ridge’in dinî kâr amacı gütmeyen kuruluşlar üzerine çalışması, din özgürlüğü ile genel not-for-profit hukukunun bir arada uygulanabileceğini; dinî kurumların kurumsal özerkliklerinin onların ekonomik hesap verebilirlikten bütünüyle bağışık olduğu anlamına gelmediğini gösterir. Maussen ve Bader’in Avrupa’daki dinî okullar üzerine karşılaştırmalı çalışması da benzer biçimde, dernekleşme ve din özgürlüğü ile ortak eğitim standartları ve çocuk hakları arasında çift yönlü bir denge kurulması gerektiğini vurgular.

Bu nedenle Türkiye’de yapılacak reformun anayasal mantığı, "dinî örgütler daha tehlikelidir" varsayımına değil, kamusal etkisi ve ekonomik gücü artan her özel örgütün daha yüksek hesap verebilirliğe tabi olması ilkesine dayanmalıdır.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu yaklaşımın ilk hukukî sonucu, dinî toplulukların iç inanç alanı ile dış ekonomik-hukukî alanı arasında ayrım yapılmasıdır. Bir tarikatın hangi zikri yaptığı, şeyh-mürid ilişkisinin manevî anlamı, hangi metafizik öğretinin benimsendiği, hangi ibadet pratiğinin daha üstün sayıldığı veya bir müridin şeyhine manevî bağlılığının derecesi kamu denetiminin konusu olmamalıdır.

Buna karşılık aynı örgütün yüz milyonlarca liralık gayrimenkul satın alması, bağış toplaması, bağlı şirketlere kaynak aktarması, çocuklara yatılı eğitim vermesi veya kamu görevlilerine iş ve makam dağıtımında aracılık etmesi, artık yalnız "inanç" değildir.

Bu nedenle bir kanunda açık bir dokunulmaz manevî alan ilkesi tanımlanabilir: dinî inanç, ibadet, zikir, manevî disiplin, teolojik öğretim ve gönüllü yetişkin mensubiyet devletin ekonomik denetim gerekçesi değildir. Buna karşılık malvarlığı, bağış, şirket, istihdam, eğitim hizmeti, kamu ihalesi ve kamu görevlisine yönelik örgütsel talimat genel hukuk kurallarına tabidir. Böyle bir ayrım hem din özgürlüğünü korur hem de "biz dinî yapıyız, ekonomik hesap vermeyiz" savunmasının önünü keser.

Karşılaştırmalı hukukta önemli bir başka ilke, dinî kuruluşların hukukî imtiyazlarının işlevsel amaçla sınırlı tutulmasıdır. Bir yapı vergi muafiyeti, kamu desteği, bağış indirimi veya başka bir ayrıcalık elde ediyorsa bunun karşılığında belirli şeffaflık yükümlülüklerine tabi olması doğaldır. Çünkü devlet böyle bir kuruma yalnız özel bir inanç grubu olduğu için değil, kamu yararı ürettiği varsayımıyla ayrıcalık tanır.

Bu nedenle kamu yararı iddiası denetlenebilir olmalıdır. Dinî veya seküler herhangi bir vakıf "yoksul öğrencilere yardım" gerekçesiyle vergi avantajı elde ediyor, fakat kaynaklarının önemli bölümünü lider ailesinin şirketlerine aktarıyorsa, burada sorun dinî faaliyet değil kamu yararı statüsünün özel servet üretimine dönüşmesidir. İngiltere ve Galler’deki Charity Commission benzeri modellerin önemli tarafı, hayır kurumlarını yalnız vergi mükellefi olarak değil, belirli kamusal amaçlara tahsis edilmiş malvarlığı yöneticileri olarak görmesidir.

David Reiser’in not-for-profit örgütlerde "mission control" ve varlıkların amaç dışına kaydırılması üzerine çalışması, kuruluşun yöneticileri değişse bile malvarlığının kuruluşun ilan edilmiş amacına bağlı kalmasının neden önemli olduğunu açıkça gösterir. Türkiye açısından da benzer bir mantık, "vakıf veya dernek yönetimi malvarlığını yönetir; fakat bu malvarlığı yönetici ailesinin özel ekonomik uzantısı hâline gelemez" ilkesiyle güçlendirilebilir.

Bu noktada yönetici sadakati ile ekonomik fayda çatışması ayrıca düzenlenmelidir. Bir vakıf yöneticisi veya dernek yöneticisi, kendi ailesinin şirketiyle yaptığı sözleşmede 2 rol taşır: bir tarafta kuruluşun menfaatini korumakla yükümlüdür; diğer tarafta özel ekonomik çıkarı vardır. Bu nedenle ilişkili taraf işlemlerinin yalnız muhasebe dipnotlarında gösterilmesi yeterli olmayabilir. Büyük işlemlerde bağımsız değerleme, yönetici oylamasından çekilme, bağımsız kurul onayı ve kamuya açıklama yükümlülükleri getirilebilir.

Bu kural dinî kuruluşlara özgü olmamalıdır; bütün kamu yararı statüsündeki kuruluşlar için geçerli olmalıdır. Böylece liderin oğlu, kardeşi veya yakını kuruluşla ticaret yapabilir; fakat işlem piyasa koşullarında, şeffaf ve bağımsız değerlendirmeyle yapılmak zorunda olur. Sorun akrabalığın kendisi değil, akrabalığın örgütsel malvarlığını gizli servet transferine çevirebilmesidir.

Gerçek faydalanıcı düzenlemesinde de benzer biçimde yalnız şirket pay oranına bakmak yeterli değildir. Bir kişi hiçbir hissesi olmadığı hâlde önemli kararları belirleyebilir. Modern beneficial ownership literatürü bu nedenle "ownership" yanında "control by other means" kavramına yönelmektedir. Fernando ve Berkhout’un IMF için hazırladığı rehberde, kontrolün yalnız doğrudan pay sahipliğiyle değil yönetici atama, veto, fiilî talimat ve başka araçlarla sağlanabileceği vurgulanmaktadır. Cemaat ve tarikat ağlarında da hukukî form ile informel otoritenin farklılaşması muhtemeldir. Resmî şirket sahibinin üzerinde yüzde 100 hisse bulunabilir, fakat asıl yatırım kararlarını başka biri veriyor olabilir. Bir vakfın başkanı formel olarak bağımsız görünebilir, fakat bütçe, atama ve taşınmaz kararları gayriresmî lider tarafından belirlenebilir. Bu nedenle büyük ve karmaşık yapılarda yalnız "hissedar kim?" değil, "stratejik karar kimin onayı olmadan alınamıyor?" sorusu da gerçek faydalanıcı tespitinin parçası olmalıdır.

Bu sistemin kötüye kullanılmasını önlemek için ise denetimin mahremiyet sınırlarının açık yazılması gerekir. Sıradan mürid veya bağışçının kimliği kamuya açıklanmak zorunda değildir. Bir kişinin belirli bir tarikata bağlı olduğunu bilmek, mali denetim açısından çoğu durumda gereksizdir. Buna karşılık milyonlarca liralık şirketin gerçek kontrol sahibi, kamu ihalesi alan şirketin nihai faydalanıcısı veya büyük vakfın fiilî karar vericisi kamuya veya en azından yetkili denetim makamına açık olmalıdır.

Burada "şeffaflık" herkesi ifşa etmek anlamına gelmez; güç kullanan kişiyi görünür kılmak anlamına gelir. Sıradan mensup ile ekonomik ve idarî karar verici arasındaki ayrım ne kadar açık yapılırsa sistem o kadar az fişleme üretir.

Dinî okul meselesinde karşılaştırmalı hukuk daha da dikkatli bir denge gerektirir. Avrupa’da birçok ülkede mezhepsel veya dinî özel okullar meşru eğitim kurumlarıdır; ailelerin çocuklarını bu okullara göndermesi din ve eğitim özgürlüğünün parçası kabul edilir. Maussen ve Bader’in karşılaştırmalı araştırması, devletin bu okulları bütünüyle kendi ideolojik modeline zorlamasının örgütlenme ve din özgürlüğünü ihlal edebileceğini; fakat aynı zamanda ortak eğitim standartları, çocuk hakları ve toplumsal bütünleşme gibi gerekçelerle belirli düzenlemelerin meşru olduğunu gösterir.

Michael Merry de dinî okul tartışmasının basit biçimde "özgürlük mü, laiklik mi?" ikiliğine indirgenemeyeceğini; çocuğun gelişimi, ebeveyn tercihi ve kamusal yurttaşlık arasında denge kurulması gerektiğini vurgular. Türkiye açısından bundan çıkarılabilecek sonuç, "cemaat okulu" diye ayrı bir yasak kategorisi oluşturmak yerine örgütsel bağımlılık üreten eğitim modelinin fonksiyonel ölçütlerle tanımlanmasıdır.

Bu ölçütlerin başında çocuğun gelecekteki özerklik kapasitesi gelmelidir. Bir okul çocuğa güçlü bir dinî kimlik verebilir; bu tek başına sorun değildir. Fakat çocuğun bütün sosyal çevresi, barınması, bursu, meslek seçimi ve gelecekteki istihdamı aynı örgütsel merkeze bağlanıyorsa, okulun işlevi yalnız eğitim olmaktan çıkabilir. Özellikle burs ve yurt desteği gelecekteki örgütsel bağlılıkla ilişkilendiriliyorsa, çocuğun ayrılma özgürlüğü zayıflar.

Bu nedenle yatılı veya yüksek yoğunluklu örgütsel eğitim kurumlarında "exit rights" denebilecek haklar açıkça korunmalıdır: çocuk veya aile dünya görüşünü değiştirdiğinde temel eğitim veya barınma hakkı aniden cezalandırıcı biçimde kesilememeli; çocuk dışarıdaki akranlarla ilişki kurabilmeli; aileyle düzenli iletişim hakkına sahip olmalı; psikolojik veya dinî baskı iddialarını bağımsız bir kuruma taşıyabilmelidir. Böyle bir yaklaşım dinî öğretinin içeriğini değil, çocuğun örgütsel bağımlılık karşısındaki hukukî statüsünü düzenler.

Kamu personeli bakımından ise "sadakat" kavramının hukukî içeriği hassas biçimde kurulmalıdır. Devlet memurundan siyasî iktidara kişisel sadakat değil, anayasal düzene ve hukuka bağlılık beklenir. Dolayısıyla bir memurun herhangi bir dinî, siyasi veya felsefî topluluğa mensup olması tek başına kamu görevine aykırılık oluşturmaz. Fakat kamu yetkisini dışarıdaki özel bir örgütün kararına bağlaması farklıdır. Burada yasaklanması gereken şey dış hiyerarşik talimat ilişkisidir. Örneğin hâkimin kararını dışarıdaki şeyh, cemaat yöneticisi, siyasi parti görevlisi veya iş adamı belirliyorsa aynı kamu etiği sorunu vardır. Yasa dinî mensubiyet yerine dış örgütsel talimatı, gizli raporlamayı, kamu bilgisinin özel yapıya aktarılmasını ve kamu personel kararlarının bu yapı tarafından koordine edilmesini açık biçimde yasaklayabilir. Böylece din özgürlüğü korunurken kamu otoritesinin tekliği de korunmuş olur.

Bu noktada istihbarat ve mali denetimin birbirinden ayrılması ayrıca önemlidir. Mali denetçi işlemi, bedeli, gerçek faydalanıcıyı ve ilişkili tarafı inceler. İstihbarat ise ancak anayasal güvenlik veya gizli örgütsel koordinasyon riski bulunduğunda devreye girer. Vergi denetiminin veya vakıf denetiminin otomatik biçimde istihbarata bilgi aktarması, bütün sivil toplumu güvenlik nesnesine dönüştürebilir. Bunun yerine veri paylaşımı için hukukî eşik gerekir: ciddi kamu suçu şüphesi, organize dış talimat, gizli finansman veya başka somut riskler. Bu eşik oluşmadan kişilerin dinî mensubiyetinin veya sosyal çevresinin istihbarat veri tabanına aktarılması yasaklanmalıdır. Böylece devletin "örgütlü güç" ile mücadele kapasitesi korunurken total gözetim riski azaltılır.

Savcıların rolü de yapısal reform içerisinde dikkatle sınırlandırılmalıdır. Savcılık, her olağan dışı mülkiyet örüntüsünü doğrudan suç kabul etmemelidir. Önce denetim kurumlarının ekonomik izahat istemesi, işlemlerin bedelini ve gerçek amacını tespit etmesi daha doğrudur. Ancak satış görünümünün arkasında gerçek bedel olmadığı, sahte belge düzenlendiği, bağışların özel servete aktarıldığı, kamu görevlisinin dış talimatla hareket ettiği veya suç gelirlerinin gizlendiği yönünde somut delil oluştuğunda ceza soruşturması devreye girmelidir. Böylece mali şeffaflık rejimi ile ceza rejimi ayrışır. Birincisinin amacı sistemin görünür olmasını sağlamak, ikincisinin amacı suç işlendiğinde yaptırım uygulamaktır. Bu ayrım özellikle dinî yapılarda önemlidir; çünkü ceza soruşturmasının siyasi veya ideolojik amaçlarla kullanıldığı algısı bütün denetimin meşruiyetini zedeleyebilir.

Aynı nedenle reformun denetim ayağında çoğul ve bağımsız kurumlar tercih edilmelidir. Tek bir "Cemaat ve Tarikatları Denetleme Başkanlığı" kurulması, başlangıçta güçlü görünse bile uzun vadede siyasî istismar riski yaratır. Daha güvenli model, farklı alanların uzman kurumlarda kalması fakat ortak veri standartlarıyla koordine edilmesidir.

Gerçek faydalanıcı ve şüpheli finansal akış mali otoritelerde; vakıf malının amaca uygunluğu vakıf denetiminde; dernek faaliyeti dernek hukukunda; okul ve yurt çocuk koruma ve eğitim kurumlarında; kamu atamaları bağımsız kamu etiği/personel denetiminde; suç şüphesi savcılıkta; anayasal güvenlik riski ise yasal sınırlar içinde istihbaratta kalmalıdır. Bu dağınık yapı ilk bakışta daha karmaşık görünür, fakat güç tek elde toplanmadığı için denetleyenin de denetlenmesini kolaylaştırır.

Bunun yanında parlamentoya düzenli anonimleştirilmiş sistem raporları sunulabilir. Örneğin rapor, hangi cemaatin kaç üyesi olduğunu değil; yıl içinde kaç gerçek faydalanıcı uyuşmazlığı tespit edildiğini, kaç büyük bağış kuruluşunda ilişkili taraf işlemi bulunduğunu, kaç kamu atama ağında olağan dışı nepotizm kümelenmesi çıktığını, kaç çocuk kurumunda bağımsız başvuru mekanizması ihlali görüldüğünü açıklayabilir. Böylece toplum yapısal riski görür fakat sıradan mensupların kimliği açığa çıkmaz. Bu raporlar aynı zamanda yasama reformunun ampirik temelini oluşturur. Eğer 10 yıl boyunca aynı tür sorunlar sürekli belirli hukuk boşluklarından doğuyorsa, yasa o boşluğu kapatabilir.

Bir başka önemli reform alanı, örgütsel halefiyet ve malvarlığı ayrımının önceden açıklanmasıdır. Büyük dinî topluluklarda liderin ölümü sonrasında ortaya çıkan ihtilafların temel nedenlerinden biri, manevî makam ile ekonomik malvarlığının aynı kişide birleşmesidir.

Eğer liderin üzerinde bulunan varlıkların gerçekten şahsî mülk olduğu savunuluyorsa, bunlar olağan miras hukukuna tabi olmalıdır. Eğer cemaat bu malların aslında "hizmetin malı" olduğunu düşünüyorsa, bu durum lider hayattayken hukukî olarak ayrıştırılmalıdır.

Şahıs üzerinde yüz milyonlarca liralık mal tutup ölümden sonra "aslında cemaatindi" demek, hem mirasçılar hem bağışçılar hem de üçüncü kişiler için ciddi belirsizlik yaratır. Bu nedenle büyük yapıların, kurumsal amaçla kullanılan fakat şahıslar üzerinde tutulan önemli malvarlıklarını belirli süre içinde uygun tüzel yapılara aktarması veya bunların şahsî mülk olduğunu açık biçimde beyan etmesi düşünülebilir. Böylece "ölüm sonrası sürpriz mülkiyet rejimi" ortadan kaldırılır.

Bu alanda özel bir emanetçi mülkiyet bildirimi de düşünülebilir. Bir kişi bir şirketi veya taşınmazı kendi ekonomik menfaati için değil, belirli bir topluluk veya kuruluş hesabına tutuyorsa bunu gizli tutmak yerine hukukî olarak beyan eder. Böylece kişi gerçek malik gibi görünmez; varlığın ekonomik menfaat sahibi veya amacı kayıt altına alınır. Modern trust veya nominee ownership düzenlemelerindeki şeffaflık tartışmalarına benzer şekilde, hukuk "emaneten tutulan mal" ile gerçek şahsî mülkü ayırabilir. Bu, cemaat içindeki sıradan yöneticiyi de korur; çünkü üzerinde devasa bir servet görünmesine rağmen gerçekte malı kullanma yetkisi yoksa, ileride vergi, miras veya ceza sorumluluğuyla tek başına karşılaşmaz.

Reformun başka bir ayağı da örgütten çıkışın ekonomik olarak cezalandırılmamasıdır. Bir yetişkin dinî topluluğa gönüllü olarak katılabilir ve aynı şekilde ayrılabilmelidir. Fakat kişinin işi, evi, borcu, şirket hissesi ve sosyal çevresi aynı örgütsel merkeze bağlıysa fiilî çıkış özgürlüğü son derece zayıflayabilir.

Bu nedenle özellikle iş ve ekonomik ilişkiler bakımından, kişinin dinî mensubiyetini değiştirmesi veya topluluktan ayrılması sebebiyle sözleşmelerinin feshedilmesi, hak ettiği ücretin verilmemesi, üzerinde bulunan gerçek özel malın zorla devrettirilmesi veya ticari boykot uygulanması gibi davranışlar genel ayrımcılık ve sözleşme hukuku çerçevesinde açık biçimde korunmalıdır. Din özgürlüğü yalnız bir dine girme değil, dinden veya dinî örgütten çıkabilme özgürlüğünü de kapsar. Modern kapalı örgütlerde ekonomik bağımlılık bu negatif özgürlüğü fiilen ortadan kaldırabilir.

Aynı şey çocuk için daha güçlü biçimde geçerlidir. Çocuk ailesinin veya çevresinin dinî kimliği içinde büyüyebilir; bu normaldir. Ancak yetişkin olduğunda başka bir hayat seçebilmesi için eğitim sisteminin ona yeterli bilişsel, sosyal ve ekonomik seçenek sağlaması gerekir. Kapalı örgütün bütün eğitim ve kariyer kanallarını kontrol ettiği model, çocuğun ilerideki özgür tercih alanını daraltabilir.

Bu nedenle devletin eğitim denetimi yalnız "müfredatta hangi dersler var?" sorusuna indirgenmemelidir. Çocuğun eleştirel düşünme, dış dünyayla temas, farklı bilgi kaynaklarına erişim ve bağımsız kariyer imkânlarının bulunup bulunmadığı da dikkate alınabilir. Bunun ölçütleri ideolojik değil pedagojik olmalıdır; aynı standart yoğun seküler ideolojik okullar için de geçerli olmalıdır.

Bu çerçevede reformun normatif çekirdeği kanun düzeyinde birkaç temel ilkeye indirgenebilir.

•  Birincisi, inanç özgürlüğü ve manevî özerklik: devlet hiçbir örgütün dinî öğretisini doğruluk bakımından değerlendirmez.
•  İkincisi, gerçek kontrol şeffaflığı: büyük ekonomik varlık ve kuruluşlarda nihai ekonomik ve idarî kontrol görünür olmalıdır.
•  Üçüncüsü, amaç bağlılığı: bağış ve vakıf malları ilan edilen amaca aykırı biçimde yönetici veya yakınlarının özel çıkarına kullanılamaz.
•  Dördüncüsü, kamu otoritesinin tekliği: kamu görevlileri görevleriyle ilgili olarak herhangi bir özel örgütün dış emir-komuta zincirine tabi olamaz.
•  Beşincisi, çocuğun bağımsız gelişim hakkı: eğitim ve sosyal yardım örgütsel sadakatin zorlayıcı aracına dönüştürülemez.
•  Altıncısı, orantılı denetim: yükümlülükler örgütün büyüklüğü ve kamusal etkisiyle orantılıdır.
•  Yedincisi, ayrımcılık yasağı: aynı ekonomik ve kamusal davranış dinî veya seküler bütün örgütler için aynı kurallara tabidir.
•  Sekizincisi, yargısal denetim ve veri koruma: devletin denetim yetkisi sınırsız değildir ve kişiler hatalı kayıt ve kararlara karşı etkili başvuru hakkına sahiptir.

Böyle bir çerçeve klasik anlamda "tarikatları kontrol altına alma" rejiminden tamamen farklıdır. Burada devlet şeyhi tayin etmez, zikri ruhsatlandırmaz, mürid listesini istemez veya dinî doktrini resmîleştirmez. Tam tersine, manevî alanı mümkün olduğunca devletten uzak tutar. Fakat aynı zamanda şeyhin üzerinde görünen milyarlarca liralık şirket ağının gerçek ekonomik niteliğini, toplanan bağışların kullanımını, çocukların bulunduğu kurumların güvenliğini ve kamu görevlisinin dışarıdan emir alıp almadığını denetler. Bu ayrım başarıyla kurulursa, din özgürlüğü ile hukuk devleti arasındaki tarihsel gerilim önemli ölçüde azalabilir.

Sonuçta modern cemaat ve tarikat sorununu çözmenin yolu, onları premodern tekke biçimine zorla geri döndürmek değil, modern örgütsel güç kullandıkları ölçüde modern hukukî sorumluluk üstlenmelerini sağlamaktır. Modern şirket, banka, okul, vakıf, medya ve kamu ağı kullanılabiliyorsa; modern muhasebe, gerçek faydalanıcı bildirimi, bağımsız denetim, çocuk koruma, kamu etiği ve çıkar çatışması kuralları da uygulanmalıdır. Manevî otoritenin serbestliği ile ekonomik gücün hesap verebilirliği birbirinin düşmanı değildir. Aksine bu ayrım, gerçekten manevî olanı ekonomik patronajdan koruyabilir. Dinî topluluğun manevî hayatına devletin girmemesi ne kadar önemliyse, toplumdan toplanan paranın, çocukların hayatının ve kamu yetkisinin "manevî alan" denilerek hukuk dışına çıkarılmaması da o kadar önemlidir.

 

 

Ek kaynaklar:

Ridge, P. (2018). Not-for-profit Law and Freedom of Religion. In Research Handbook on Not-for-Profit Law. Edward Elgar. Link
Maussen, M., & Bader, V. (2015). Non-Governmental Religious Schools in Europe: Institutional Opportunities, Associational Freedoms, and Contemporary Challenges. Comparative Education. Link
Merry, M. S. (2015). The Conundrum of Religious Schools in Twenty-First-Century Europe. Comparative Education.
Reiser, D. B. (2006). Nonprofit Takeovers: Regulating the Market for Mission Control. BYU Law Review. HeinOnline
Fernando, F., & Berkhout, M. R. (2022). Unmasking Control: A Guide to Beneficial Ownership Transparency. International Monetary Fund.
Citron, D. K. (2008). Technological Due Process. Washington University Law Review, 85.
Christoffersen, L. (2013). Some Considerations on Transparency, Accountability and Good Governance in Church Finances. RELIGARE. PDF
Oliva, J. G., & Hall, H. (2017). Religion, Law and the Constitution: Balancing Beliefs in Britain. Routledge. Google Books
Zucca, L., & Ungureanu, C. (eds.) (2012). Law, State and Religion in the New Europe: Debates and Dilemmas. Cambridge University Press. Google Books
Blackbourn, J., de Londras, F., & Morgan, L. (2019). Accountability and Review in the Counter-Terrorist State. Bristol University Press. Google Books
Caparini, M. (ed.) (2016). Democratic Control of Intelligence Services: Containing Rogue Elephants. Routledge.
Van der Does de Willebois, E., Halter, E. M., Harrison, R. A., Park, J. W., & Sharman, J. C. (2011). The Puppet Masters. World Bank/UNODC. PDF

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU