Toplumun, kültürün, iktidarın ve modern yaşamın bize her gün sessizce dikte ettiği bir soru var: “Ben normal miyim?” Peki, sınırlarını kimin çizdiğini sorgulamadan kabul ettiğimiz bu "normal", gerçekten insan ruhunun ve sağlığının bir karşılığı mı; yoksa bizi hizaya sokan, farklılıklarımızı törpüleyen kolektif bir yanılsama mı? Psikiyatrist Enes Özel, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Normal” adlı kitabında, okuru konforlu yanıtların hazır tepsilerinde ağırlamak yerine, bilinçli bir "kafa karışıklığına" davet ediyor. Normal ile anormal arasındaki o katı sınırları esneterek biyolojiden antropolojiye, psikanalizden günümüz neoliberal kültürünün dayatmalarına uzanan geniş bir "geçiş alanı" açıyor.
Hastalık ile farklılık arasındaki ince çizgiyi, ruhsal kavramların uğradığı anlam erozyonunu, sosyal medyanın yarattığı yeni görünürlük baskılarını ve modern insanın anlamsızlık denizindeki arayışını konuştuğumuz bu söyleşide Enes Özel; ezberleri bozan, sarsıcı ama bir o kadar da özgürleştirici bir perspektif sunuyor. Zihninizdeki "normal" tanımlarını bir kenara bırakın; çünkü bu röportajın sonunda kendinize soracağınız soru çok daha başka olacak. Özel’le normalliğe duyduğumuz ihtiyacı, modern hayatın ürettiği yabancılaşmayı ve başka bir normalin imkânlarını konuştuk.
Kitabınızda “normal nedir?” sorusuna tek bir yanıt vermekten özellikle kaçındığınızı görüyoruz. Bunun nedeni kavramın tanımlanamaz olduğunu düşünmeniz mi, yoksa “normal”i tanımlamanın kendisinin bir iktidar ilişkisi yaratacağından çekinmeniz mi?
Araştırmalarımdan kalan sayfalarca not içinde kaybolduktan sonra, normale dair bildiklerim de biraz karıştı açıkçası. Kafamın halihazırda biraz karışık olduğu detayını es geçelim. Nihayetinde kitabın da amacının bu kafa karışıklığı olmasını istiyordum aslında. Netlikten önce gelen bir karışıklık… İstediğimiz yayını ararken parazitle karşılaştığımız bir radyo gibi. Cevaptan kaçınmama neden olan, iktidar ilişkisi yaratma korkusundan ziyade, amaçladığım kafa karışıklığı.
Kitabın başında “Anormalin sınırlarını kim, nerede çizdi?” diye soruyorsunuz. Bugün bu sınırları kimler çiziyor? Psikiyatristler mi, aile mi, toplum mu, devlet mi, piyasa mı, sosyal medya mı?
Hepsi diyerek sorunun içinden hızlıca çıkma şansım yok sanırım? Söylediğiniz kurumların hepsi birbirinden etkilenerek bu sınırları çiziyor ve dünya üzerindeki yerimize göre bu kurumlardan baskın olanların diğerlerini etkilemesi söz konusu. Anormalin çizilen bu sınırlarının, her zaman insani ve sağlıklı olanla uyumlu olmadığını burada hatırlatmak isterim. Psikiyatristlerin daha 60 sene öncesine kadar eşcinselliği anormal bir durum olarak kabul ettiğini biliyoruz. Şu anda da piyasanın -devletin ve sosyal medyanın da etkisiyle- tüketimi normal olarak kabul ettirdiğini, bunun dışındaki davranışların anormal olarak etiketlenebileceğini görüyoruz. Politik güçlerin, karmaşık bir etkileşimi söz konusu.
Normal ile anormal arasındaki sınırı kesin bir çizgi olarak değil, bir “geçiş alanı” olarak tanımlıyorsunuz. Bu alanın sizin için kitabın asıl merkezi olduğunu söyleyebilir miyiz?
Kitabı yazmaya başlarken asıl olarak geçiş alanı üzerine derinlemesine bir metin amaçlıyordum. Hem biyoloji, antropoloji ve psikoanalitik yansımaları hem bu alanın çeşitliliği, rastgeleliği, zenginliği, yaratıcı enerjisi beni her düşündüğümde keyiflendiriyor. Yazmaya başladıktan sonra ne kadar merkezde tutmaya çalışsam da bu kavramın kitabın kaidesinde yer aldığını söylemek daha doğru olur. Her şeyin altında o var ama merkezde yok.
Normalin dışında olmakla hastalıklı olmak arasına özellikle bir mesafe koyuyorsunuz. Bugün toplumun “farklı” olanla “hasta” olanı birbirine karıştırmasının ne gibi sonuçları var?
Kesişim kümelerinin olduğunu inkâr edemem ancak aynı şey değiller. Hastalık, tedavi edilmesi gereken bir durumu ima eder. Farklılıksa, özü gereği sadece farklı olandır. Farklılıklar, onu değerlendirecek duygusal ve bilişsel esnekliği gösterebildiğimizde çeşitlilik ve zenginliktir. Bu esneklik olmadığında, farklılıklar, hastalıklar gibi yönetilmesi, tedavi edilmesi ve belki de yok edilmesi gereken şeyler olarak algılanır. Bu kabulün en radikal uçlarının insanlık tarihinde bıraktığı izler oldukça kanlıdır. En hafif ucunda ise elimizde yaşanmamış, zenginleşmemiş ve baskılanmış insan hayat söz konusu olur.
Bir psikiyatrist olarak size muhtemelen en sık sorulan sorulardan biri “Ben normal miyim?” Bunun aslında çok daha büyük bir soruya açıldığını söylüyorsunuz. İnsan neden bu kadar güçlü biçimde “normal olma” ihtiyacı duyuyor?
Dışlanmamak, sevilmek, kabul edilmek neredeyse genetik kodumuza işlenmiş durumda. Sosyal canlılarız, ne dersek diyelim insanlarla örülü bir ağ içerisinde yaşıyoruz. İnsanlık tarihinde bu ağın dışında kalmak gerçek ölümle eşdeğer olabilirken, şu anda da sosyal ölüm söz konusu. Bu ağdan reddedilmek, çok derinlerde ölümle eşdeğer. Dışlanma ihtimalimizi olabildiğince azaltmaya çalışmak, yaşayabilmemiz için çok temel bir güdümüz. Normale uyum çabamız, en biyolojik temelden buradan çıkıyor. Bu uyum çabası için ödediğimiz pek çok psikolojik bedel de psikanalizin ilgi alanına giriyor.
Psikiyatrik tanıların zaman içinde değişmesi, bize “hastalık” dediğimiz şeylerin bir bölümünün de tarihsel ve kültürel olduğunu düşündürmüyor mu?
Dünyayı değerlendirme çerçevemiz, yalnızca biyolojik olan ilk doğamızla değil aynı zamanda ikinci doğamız olan kültürel kodlarla şekilleniyor. İçine gömülü olduğumuz kültürün ürettiği anlam matrisi de bu iki çerçeveden geçerek şekillenmekte. Hastalık dahil olmak üzere pek çok kavram da bu anlam matrisi içerisinde şekilleniyor. En somut örnek olarak, bilim ve tekniğin ilerlemesi örneğinden yola çıkabiliriz. Şizofreni hastalığına sahip bireyler, 500 yıl önce metafizik varlıklar tarafından ele geçirildiğini düşünülen kişilerdi. Bugünse uygun ilaçlarla tedavi olabilen hastalarımız.
Kitabın en özgün kavramlarından biri bana göre “geçiş alanı”. Normalden tamamen kopmadan, anormalin imkânlarını taşıyabilmekten söz ediyorsunuz. Peki herkes bu gerilimi taşıyabilir mi? Yoksa yaratıcılık dediğimiz şey aynı zamanda bir ayrıcalık mı?
Hepimizin bir raddeye kadar bu gerilimi taşıma kapasitesine sahip olduğumuzu düşünüyorum. Yalnızca bazı insanların bu kapasitesi sıra dışı boyutlarda. Bu insanlar ya çalıştığı alanda ya da dokunduğu kişilerin hayatında kalıcı izler bırakıyor. Anlayacağınız yalnızca bir ürün ortaya koymak değil, iyi bir hayat yaşamak, iyi bir hayat yaşatmak da bu kapasiteye dahil. Bu bağlamda evet, yaratıcılık bu açıdan ayrıcalık. Onu taşıyan kişiye ve ona dokunabilenlere sağladığı imtiyazlar, hayatlarına kattığı şeyler var. Ancak bedeli, üzerine konuştuğumuz bu gerilim.
Freud, Darwin ve Galileo gibi isimleri, kendi dönemlerinin normalinin sınırlarının dışına çıkabilen insanlar olarak ele alıyorsunuz. Bugün toplumun “deli”, “tuhaf” ya da “uyumsuz” dediği hangi insanların geleceğin normalini kuruyor olabileceğini düşünüyorsunuz?
Bilgelik baykuşu gece uçar ve gün bittikten sonra olan biteni değerlendirebilir. Geçmişe bakarak, insanlığı karmaşık örüntüsü içinden isimleri çekip üzerine konuşmak kolay olmuştur. Bir yeri, bir kişiyi işaret etmem çok zor uygarlık içerisinde. Mesleki yargımı kullanarak tıp alanını işaret etmek geliyor içimden. Ama gönlüm teorik fizikteki ve felsefedeki "tuhaf"lardan yana. Biri normali anlayabilmemiz için bizi hayatta tutuyor, biri normalin büyük kısmının boşluktan oluştuğunu söylüyor, öteki de normalin üzerine düşünmemizi sağlayacak yapıları yapıp yeniden yıkıyor.
Ama burada tehlikeli bir romantizm de yok mu? “Anormal olan yaratıcıdır” düşüncesi, ruhsal hastalığı romantize etme riskini taşımıyor mu?
"Anormal olan yaratıcıdır" ifadesi, arkasında duramayacağım kadar güçlü bir ifade, öyle bir iddiam yok. Psikiyatrist olarak kesin yargılardan zaten uzak durmaya çalışırım. Anormallik, aslında içinde geçiş alanını da kapsayan bir tarafı olduğundan, yaratıcılığı ve değişimi de içeren bir spektrumdur. Örneğin bipolar afektif bozukluğun manik dönemini romantize edemeyiz, hastanın hayatına getirdiği yıkımdan ötürü. Ancak manik düzeyin az şiddetlisi olarak düşünebileceğiniz hipomanik dönemde, bir insan oldukça işlevsel kalarak yaratıcı olabiliyor. Kişinin hayatının zarar gördüğü yerde, insani bir zenginlik fikrinden uzaklaşıp, hastalığı düşünmek uygun olur.
Burada bir önemli şey de, iktidar dayatmak gibi olmasın ama ruhsal durumları isimlendirmek için kullandığımız isimlerin, tanıların arkasında ciddi değerlendirmeler olduğunu bilmek ve bunları pop-psikoloji şeklinde ortaya saçarak kullanmamak. "Travma", "dikkat eksikliği" kelimelerinin uğradığı anlam erozyonu buna örnek. Kavramların, tanıların anlamları asıllarından uzaklaştıkça, romantize etmek de kolaylaşıyor.
Çok önemli bir ayrım yapıyorsunuz: Sadece mevcut normale karşı çıkmak yetmez; yeni bir normal yaratmak gerekir. Peki yeni bir normalin eskisinden daha iyi olduğunu nasıl anlayacağız?
İnsanı kendisine daha fazla yaklaştıran bir normal, benim fikrime göre eskisinden daha iyidir. Burada itiraz olarak şu söylenebilir, eğer ben psikopatsam ve benim kendime yakınlaşmam diğer insanları kullanılacak nesneler gibi görmeyi getiriyorsa bu nasıl daha iyi bir normal olabilir? O zaman şu eklemeyi yapmak uygun olur; insanı kendisine ve diğer insanlara daha fazla yaklaştıran bir normal, bana göre eskisinden daha iyidir. İyi bir hayat, bu normallikten doğacaktır. Dikkat edelim, sorunsuz olacaktır demiyorum.
Kültürü “normalin fabrikası” olarak nitelendiriyorsunuz. Kültürün normal üretmesi kaçınılmazsa, kültürden bağımsız bir insan mümkün mü?
Mevcut genetik altyapımızla mümkün değilmiş gibi görünüyor. Dünyanın farklı yerlerinde, birbirinden bağımsız şekilde yaşayan bütün insan toplulukları, dünyayla etkileşim ve dünyayı anlamlandırma biçimi olarak kültürü şekillendirmiş ve onun tarafından şekillenmiştir. Hatta zihnimizle kültür arasındaki bağlantı öylesine güçlüdür ki, Claude Levi Strauss gibi bazı antropologlar, araştırmalarında bu bağlantıyı ortaya çıkarmaya uğraşmıştır.
Bugün insanların sürekli görünür olmayı istemesi gerçekten bir özgürleşme mi, yoksa yeni bir toplumsal uyum biçimi mi?
Başkalarının bakışlarına hapsolmayı özgürleşme olarak görmüyorum. Aksine, başkasının bakışına daha çok maruz kalmak üzerinden daha önce hissedilmeyen bir baskıyı da oluşuyor. Ekranlara hapsoldukça uyumlanmaya çalıştığımız şey yalnızca başkalarının bakışı ile şekillenmiş kendi imajımız oluyor. Bu da yeni bir toplumsal uyum biçimidir ama hastalıklıdır. Benlik ve imaj arasında bir uçurum oluşturma ihtimalini doğurur.
İnsanlar baskıya neden bir noktadan sonra direnmek yerine ona uyum sağlamaya başlıyor?
Kabul edilmenin rahatlığının yanında direnmenin yararsız olduğu düşüncesi bu uyumu getiriyor olabilir. İktidar sahipleri bunu umutsuzluk ve bazen de çaresizlik üzerinden empoze ediyor. Hayatın bazı dönüm noktalarında gerçekten uyum sağlamak zorunda kalıyoruz, buna şüphe yok. Ben direnmenin farklı yolları olduğunu ve her insanın elinden geleni yapabileceğini düşünüyorum yine de. Hatırlatmak isterim, aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği.
“Normal”in yavaş yavaş değişmesi, insanların hak kayıplarını fark etmesini nasıl zorlaştırıyor?
Gabriel Garcia Marquez'in bir kitabında, sevmediği bir adamla istemediği bir evliliğin içinde kalan bir kadına annesi tarafından verilen "öğüt"ü getirdi aklıma bu soru: "Aşk da öğrenilir". Adapte olabilme kapasitemiz burada devreye giriyor ne yazık ki. Pek çok şeye alışabilen, yüzbinlerce yıllık evrimin neticesi olan esnek zihnimiz, bütün kayıplara alışıyor, neredeyse her şeye adapte oluyor. Hak kayıplarına da. Her defasında yaşanan küçük kayıplar dikkatimizi çekmiyor. Dikkatimizi çekse de hızlıca farkındalığımızdan uzak tutuluyor. Gelinen vaziyette, temel haklarımız çoktan kaybedilmiş oluyor. Trajikomik yanı, ona da alışmış oluyoruz ve bu döngü böyle devam ediyor.
Modern hayatı; sınırsız büyüme, tüketim, rekabet ve bireye yüklenen sorumluluk üzerinden eleştiriyorsunuz. Bugünün ekonomik düzeninin ürettiği insan tipini nasıl tarif edersiniz?
Kendine ve diğer insanlara yabancılaşmış, benliğini işinin çıktıları üzerinden değerlendiren, ruhsal sıkıntılarını materyal protezlerle iyileştirebileceği vaadine tutunmaya çalışan, bunların sonucunda anlamsızlık denizinde yüzen, kendinden öncekilerin yarattığı dünyada kaybolmuş, en üzücü tarafı da politik gücünün farkında olmayan bir insan tipi. İnsan olma potansiyelini gerçekleştiremeyen insan tipi yani. Karamsar bir cevap mı oldu?
“Daha iyi beslen, daha çok spor yap, daha az kaygılan, daha iyi çalış” gibi kişisel tavsiyeler aslında toplumsal sorunları bireyin üzerine yıkmanın bir biçimi olabilir mi?
Günümüzdeki hastalıklı neoliberal kültürün neden olduğu kolektif sorunlara, bireysel çözümler bulmak, tam olarak bu söylediğiniz şeye uyuyor. Hatta bunun da kendisi de bir sektöre dönüyor, sonrasında o da kendi problemlerini üretmeye başlıyor. Tabi ki modernite, onun da faturasını yine bireye çıkartıyor. "İyi" yaşamaya çalışmanın ekonomik maaliyetinin yanında psikolojik maaliyetini de öderken buluyoruz kendimizi. Bu maaliyetleri ödeyebilmemiz için daha çok çalışmamız gerekiyor, daha çok çalıştıkça da ruhsal ve bedensel olarak daha sağlıksız oluyoruz. Suçlu kim? Yine kendimiz. Yetersizlik hissiyle hiç olmadığı kadar boğuşuyoruz. Her zaman 'daha iyi'si mümkün, her zaman 'daha fazla'sı yapılabilir.
Kitapta politik hareketlerin de mevcut normalin sorgulanmasından doğduğunu söylüyorsunuz. O halde siyaset dediğimiz şey bir anlamda “başka bir normal mümkün” deme eylemi midir?
Siyasete ne için girdiğinize bağlı olarak değişiyor. Halihazırda siyasi arenaya baktığımda sorumluluk ve ahlak sahibi ne kadar insanın siyasette olduğunu kestiremiyorum. Gerçekten sorumluluk ve ahlak sahibi insanların elindeyse, daha sağlıklı bir normalin oluşturabileceği en etkili yer. Bireysel çıkarlar yerine, temel insan hakları ve iyi bir yaşam üzerine temellenen bir siyasi anlayış, başka bir normalin yeşermesi için en uygun zemini oluşturacaktır, şüphesiz.
“Öteki”ne yönelik korkunun biyolojik ve kültürel köklerinden söz ediyorsunuz; tarih boyunca bu korkunun köleleştirme, yok etme ve insanlıktan çıkarma süreçlerine dönüştüğünü söylüyorsunuz. İnsan, “öteki”ni tehdit olarak görmekten tamamen kurtulabilir mi?
Tamamen kurtulabileceğimizi düşünmüyorum. Hayatta kalma güdümüzle oldukça uyumlu. Ancak, herhangi bir güdüden kaynaklanan önyargılarımızı değiştirebilecek zihinsel kapasitemiz var. Önyargılarımızı anlayabilir, onları düzenleyebiliriz. Deneyimden öğrendiklerimizi, yine kendi yaratımımız olan iyilik, adalet, hak, eşitlik gibi kavramlar üzerinden bir zemine oturtabiliriz. Öteki, o zaman tehdit olmaktan çıkar.
Yalnızca bireysel açıdan bakmak eksik bir değerlendirmeyi getirir. 'Öteki'ni tehdit olarak görmenin hangi toplumsal sınıfların işine yaradığını da kendimize hatırlatmak uygun olur. Önyargılarımızın dışarıdan da ne kadar etkilenebileceğini görmemizi sağlar. Popülist iktidarlar tarafından oluşturulan muğlak "dışarıdaki düşmanlar" anlatısını hatırlayalım.
Bir toplum kendi normlarının hastalıklı olduğunu fark ettiğinde değişim nasıl başlayabilir? Önce birey mi değişir, yoksa toplumsal yapı mı?
Etkileşim her ne kadar karşılıklı olsa da bireylerden başlayan 'aşağıdan yukarı' bir etkinin daha kalıcı bir değişimi getirebileceğini düşünüyorum. Aksi durumu düşündüğümüzde, zihnimizde herhangi bir toplumsal yapı kurgulayıp, sonra bu yapıyı benimsemekten uzak bireylere empoze ettiğimiz düşünelim. Sanki tarih bu denemelerin yıkıcı sonuçları ile doludur. Algıda seçicilik yapmıyorsam eğer... Bu şekilde kalıcı bir değişimin oluşması için, sistemi oldukça içselleştirmiş bireylerin yeniden bu normali üretiyor olması gerekir. Ancak, böyle bir dayatmanın, normali reddeden ve ona karşı mücadele eden bireyleri de oluşturacağını hatırlamamız gerekiyor. Basit bir örnek üzerinden düşünürsek çok disiplinli ebeveynlerin, uslu çocukları da olabiliyor, çok yaramaz çocukları da olabiliyor. Bu çocuklar tek yumurta ikizi bile olabilir. Sayamayacağımız kadar katmanlı etkileşim söz konusu.
Kendi fikrimce insanların doğal etkileşimi içerisinde, otorite baskısı, suni duygular ve arzulardan münezzeh şekillenen bir anlam matrisi, daha sağlıklı bir normalin çıkmasına aracılık edecektir. İnsan zihni, kendisini -kültür dahil- yaşamındaki her yere yansıttığından, sağlıklı bir değişimin başlayacağı yer zihnimizdir. Nihayetinde bireyin değişmesinin öncelikli olduğunu düşünüyorum. Bir ütopya hayalinden bahsetmediğime de dikkat çekmek isterim.
Sevmek ve bağ kurmak bir “kapasite” ise, bu kapasite nasıl köreliyor? Ve yeniden nasıl geliştirilebilir?
Bu sorunun cevabı kişiye özel olarak değişiyor. Hepimizin bağ kurmasının önünde, hayat öykümüzle şekillenen engeller var. Kendi hayat yolumuzda uyum sağladığımız, 'öyle' olmanın kabul edilebilir olduğu durumda, bu kapasite köreliyor. Bu körelmenin neden olduğunu, hangi şartlara uyum sağladığımızı, neden bu yolu seçtiğimizi anlamak yeniden bağ kurabilmenin ilk adımları. Bu engeller anlaşıldıktan sonra onları ortadan kaldırmak, zamanla mümkün hale geliyor. Dile kolay olan bu yolculuk, bazen yıllar sürebilir.
Bir psikiyatrist olarak hastalarınızdan öğrendiğiniz ve bu kitabı yazarken kendi “normalinizi” değiştiren en önemli şey ne oldu?
Hastalarımdan öğrendiklerimi buraya yazmaya kalksam, 3 kitaplık bir seri olurdu. Farklı normallerle yoğun karşılaşmaların olduğu bir yerdir seans odası. Yalnızca onların normali ile karşılaşmak değil, onların değişim yönündeki isteklerine, cesaretlerine şahit olmak ve hayatlarını başka bir yöne çevirme iradelerini görmek, kendi normalimi de değiştirebileceğimi bana sıklıkla hatırlatır.
Ve son olarak: Eğer bugün bütün kitabı tek bir soruya indirgemek zorunda olsaydınız, okurun eve giderken zihninde hangi sorunun kalmasını isterdiniz?
"Anormallik, normal midir?"
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish