İranlı sosyolog Shahzade İgual, İran’ın ‘direnç hafızasını” anlattı: Dış baskı toplumu nasıl birleştiriyor?

Yakın zamanda “Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin” gösterisiyle gündemde olan İranlı sosyolog Shahzade N. İgual, İran’daki muhalif kesimlerin bile neden “vatan savunması” paydasında buluştuğunu sosyolojik kodlarla açıklıyor

Mevlana ve Şems’in kadim hikayesini, modern bir sahne estetiği ve İran’ın UNESCO tescilli "nakkallik" geleneğiyle buluşturan “Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin”, izleyiciyi İstanbul’un kalbinden alıp hakikatin derinliklerine doğru edebi bir yolculuğa çıkarıyor. Eserin mimarı ise rüyalarını hala Farsça gören ancak en güzel cümlelerini Türkçe kuran bir isim: Yazar, sosyolog ve çevirmen Shahzade N. İgual.

İgual ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, sadece sahne ışıklarının altındaki o büyüleyici anlatıyı değil; günümüzün kaotik dünyasında bu hikayenin neden "en radikal duruş" olduğunu konuştuk. Ancak sohbetimiz sadece sanatla sınırlı kalmadı; İgual ile bölgede yükselen tansiyonun, İsrail ve Amerika eksenli saldırı tehditlerinin İran toplumundaki sosyolojik yansımalarını da masaya yatırdık.

İgual; dış baskıların İran'da nasıl bir "genetik kod" aktivasyonuna yol açtığını, en sert muhaliflerin bile neden "vatan" paydasında birleştiğini ve 47 yıllık ağır ambargolara rağmen savunma sanayisinden bilime uzanan o şaşırtıcı direnç kültürünü anlattı. İgual’a göre İran’ın duruşu Batı’nın oryantalist "kurtarılması gereken bölge" algısını sarstı ve daha da sarsacağa benziyor.

“Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin” fikri ilk olarak nasıl doğdu?

Aslında projenin orijinal başlığı "Bir Gecede Binbir Gece"dir ve bu başlığın altında çeşitli bölümler yer almaktadır. Biz uzun zamandır bu projenin bir parçası olan "Bin Şems Bir Celaleddin" anlatısını sahneliyoruz. Bu fikir, bir kurgu taslağından ziyade bir eksiklik hissiyle doğdu; daha doğrusu, modern insanın hızın ve gürültünün içerisinde hakikati duyma yetisini kaybettiğini fark ettiğim bir anda ortaya çıktı. Doğu'nun kadim anlatıları, özellikle İran'da "nakkallik" olarak bilinen ve UNESCO listesine kaydedilen sözlü gelenekler, bana hala yaşayan birer damar gibi görünüyor. Zaten öyledir de. "Bin Şems Bir Celaleddin" veya orijinal başlığıyla "Bir Gecede Binbir Gece", aslında zamanın parçalanmasına bir itirazdır. Bir gecede binlerce hakikatin mümkün olabileceğini söyleyen bir arayışın ürünüdür. "Bin Şems Bir Celaleddin" ise bu arayışın en yoğunlaşmış halidir. Bir insanın, başka bir insan aracılığıyla kendine doğru uyanışının hikayesidir bu aslında.
 


Mevlâna Celaleddin-i Rumi ve Şems-i Tebrizi arasındaki ilişkiyi sahnede yeniden kurarken, sizi en çok zorlayan ya da dönüştüren unsur ne oldu?  Çünkü ikisinin hikayesi zaten muhteşem bir anlatı. Ancak yapay zekanın her anımıza girdiği bu yabancılaşmış 21. yüzyıl dünyasında, böyle bir anlatıyı sahneye koymak ve İstanbul seyircisiyle buluşturmak ciddi bir cesaret olduğu kadar zorlayıcı da olmalı.

Tabii ki. En zorlayıcı olan bu ilişkiyi anlatmak değildi; ona zarar vermemekti. "Ben bunu taşırken nasıl zarar vermem, anlatımım nasıl hedef olmaz?" diye düşündüm. Çünkü bu iki isim, tarihsel figür olmaktan çok, tam da bir "karşılaşmanın" adıdır. Onları sahneye taşırken en büyük risk onları romantize etmek ya da sıradanlaştırmaktı. Dolayısıyla beni dönüştüren şuydu: Şems'in aslında bir kişi değil, bir kırılma anı olduğunu fark etmek ve fark ettirmek. Ve Mevlana'nın dönüşümünün bir yok oluştan değil, bir kayıptan doğduğunu kabul etmek. Bu durum sahnede benim daha çıplak ve daha az kontrollü olmamı gerektirdi. Çünkü bunu anlatmak, zaten hakikati anlatmaktır. Bu da zannediyorum ikinci sorunuzun cevabı oldu.

Beni heyecanlandıran bir iş yaptığınız için direkt konuya girdik ancak okuyucularımız ve izleyicilerimiz sizi tam olarak tanımıyor olabilirler. Kendinizden biraz bahsetmenizi rica edeceğim. Uzun yıllardır Türkiye'de yaşıyorsunuz ve kimsenin pek bilmediği "nakkallik" geleneğini modern bir sahne estetiğiyle buluşturuyorsunuz. Hem kendinizden hem de bu gelenekten biraz bahsederseniz çok sevinirim.

Elbette. Bendeniz, henüz 12 yaşındayken Kanada'ya gitmek üzere annem ve kız kardeşimle birlikte Türkiye'ye geldim. Kanada vizelerimizin hazırlandığı o vakitler 90'ların başıydı. Bu arada o dönem savaş bitmişti, yani savaştan kaçmadık. Vizelerimiz hazır olduğunda annem Türkiye'de kalma kararı aldı. Biz o gün bugündür Türkiye'deyiz; aşağı yukarı 35-36 yıldır buradayım. Eğitim hayatım ilkokuldan sonra bu ülkede şekillendi. Sosyoloji bölümünde okudum ve doktora tezi olarak Orta Doğu dinlerini seçerek o yolda devam ettim. Bu seçimin ardından hem Mezopotamya'ya olan hayranlığım pekişti hem de bu toprakların dünya medeniyetindeki kritik rolünü bir kez daha gördüm. Yazarlık serüvenim de seneler önce, yaklaşık 15 yıl evvel başladı diyebiliriz. İlk resmi romanım "Tahran’ın Kırmızı Sirenleri" idi; ardından “İsfahan’ın Gözyaşları”, “Adı Mercan”, "Rolls-Royce'u Taramışlar Baba" gibi eserlerim arka arkaya, 2016-2017-2018 yıllarında çıktı. Toplam beş romanım var ve ben bu romanları Türkçe yazıyorum. Bunun dışında felsefe, sosyoloji ve irfan üzerine eğitimler veriyorum. Zaman buldukça da yazmaya, çeviri yapmaya ve sahne gösterilerinde yer almaya gayret ediyorum.

Nakkalliğe gelince; "nakkal" aslında Arapça kökenli bir kelimedir ve "nakleden, taşıyan kişi" anlamına gelir. Bu sanat hafızaya dayanır; modern sahne ise çoğu zaman görselliğe odaklanır. Biri sözün gücünü, diğeri imgenin hızını taşır. Nakkallik, milattan önce 200'lerde İran'da başlayan bir hikaye ve masal anlatma sanatıdır. Özellikle Firdevsi'nin Şehname'si ile popülerlik kazanmış, bin küsur yıl öncesine dayanan bir gelenektir. İran'da hala aktif olarak icra edilen bir meslektir. Edebi eserlerin, bir kişinin mimik ve jestleriyle tiyatral bir şekilde aktarılmasına "nakkallik" denir.
 


Bu gelenek Kürtlerdeki "dengbejlik" geleneğine ya da Anadolu'daki masal anlatıcılığına benziyor mu?

Tabii ki benziyor. Zaten İran ve Türkiye medeniyetleri, Mezopotamya'nın iki önemli ana damarıdır. Dolayısıyla bugüne kadar ne yaptılarsa doğru yapmışlar. Biri göçebe, biri yerleşik medeniyet olsa da birbirinden çok şey alıp vermişlerdir. Bu iki medeniyeti dünyaya önemli birer "verici damar" olarak adlandırmak lazım. Şimdi bu iki form (anlatı ve sahne) bir araya geldiğinde seyirci sadece bir izleyen olmuyor; hatırlayan bir varlığa dönüşüyor. Modern estetik nakkalliğe ritim ve çok katmanlılık kazandırırken, nakkallik de modern sahnenin yüzeyselleşme riskine karşı bir derinlik ve kök sunuyor. Bu bir sentez olarak adlandırılmamalı; belki de ikisi birleştiğinde ortaya çıkan bir "hatırlama eylemi" olarak görülmeli. Çünkü nakkallik aslında bir hafıza haritasıdır.

Müsaadenizle biraz günümüze gelmek istiyorum. Eserinizden de yola çıkarak, Şems ile Mevlana'nın hikayesinin bir "buluşma" olduğunu söylediniz. İçinde bulunduğumuz bu ileri teknoloji çağında; bu savaş ve gerilim döneminde bu anlatıyı insanlarla buluşturarak onlara ne söylemek istediniz? İnsanlar bundan ne anlam çıkarmalı?

Bu soru sanırım bölgesel çatışmalarla da ilgili. Belki de bu anlatı en çok bugün için anlamlı. Çünkü bu hikaye iki insanın birbirini fethetmesi değil, birbirinde yok olmasıdır. Bugünün dünyası ise tam tersine; sürekli hükmetme ve kontrol etme üzerine kurulu. Şems ile Mevlana'nın hikayesi bize şunu hatırlatıyor: Hakiki dönüşüm dışarıya yönelik değildir; dışarıyı değiştirmekle değil, içeride bir devrim yaratmakla ya da bir kırılmayla başlar. Savaş çağında bu yaklaşım çok naif görünebilir ama belki de tam da bu yüzden bana göre en radikal olanıdır.

Sizi yakalamışken İran ve savaş gündemini sormadan olmaz. Gerilim hala sürüyor ve karşılıklı açıklamalar birbirini izliyor. Bu son saldırılar İran halkları üzerinde önceki savaşlardan farklı bir kırılma yarattı mı ve toplumun gündelik yaşamını nasıl etkiledi? İran'a gidip gelebiliyorsunuzdur diye düşünüyorum.

Tabii ki gidip geliyorum. Bu gerilim aslında hem tarihsel bir devamlılık hem de yeni formlar üreten bir süreç oldu. İran, uzun süredir dış müdahale hafızasıyla yaşayan bir toplumdur. Ancak bugün farklı olan şey, bu gerilimin daha görünür ve sürekli hale gelmesidir. Gündelik hayatta bunun karşılığı belirsizliktir; bu sadece İran için de geçerli değil aslında. Ekonomik dalgalanmalar ve gelecek kaygısı var ama aynı zamanda İran özelinde alışılmış bir dirençten de söz edebiliriz. Bir direnç hafızası mevcut; İran toplumu krizle yaşamayı öğrenmiş bir halktır. Bu durum hem bir güç kaynağı hem de bir yorgunluk olarak algılanabilir.

İran toplumunun dış baskılar karşısındaki refleksi nasıl? Daha mı kapalı, daha mı açık yoksa daha mı dirençli?

İran toplumu paradoksaldır; aynı anda hem kapanır hem de direnir. Dış baskı arttıkça içe kapanma refleksi güçlenir. Ancak "içe kapanma" derken bir depresyondan bahsetmiyorum; toplumsal bir birleşmeden ve içerideki bir direnişten bahsediyorum.

Özellikle Amerika ve İsrail saldırı tehditleri başladıktan sonra, başta İran yönetimine muhalif olan pek çok ismin ve kesimin İran'a döndüğüne dair görüntüler sosyal medyaya düştü. Herkes onların saldırıları destekleyeceğini sanırken, bizzat o rejimin karşıtları (belki hapis ya da idam riski olanlar bile) bu müdahalelere karşı çıktı ve ülkelerine döndü. Bu tutumu nasıl anlatırsınız?

Bu çerçeveden bakıldığında biraz daha geniş bir cevap vermek isterim. Ambargolar, diplomatik kuşatmalar ve yoğun propaganda akışları İran'da yalnızca zorluk üretmekle kalmadı; aynı zamanda güçlü bir kolektif savunma bilincini inşa etti. Bu, İran için sosyolojik açıdan söylenebilecek en doğru cümledir. Özellikle dışarıdan yönelen tehdit algısı keskinleştiğinde, toplum içindeki ideolojik ve politik farklılıklar ikincil hale gelme eğilimi gösterir. İran tarihinde bu hep böyle olmuştur; sosyolojide sıkça gözlenen bir reflekstir bu: Dış tehdit, içteki çoğunluğu geçici olarak tek bir siyasal ve psikolojik eksende toplar.

 Ambargo yılları boyunca oluşan dayanıklılık kültürü sadece ekonomik adaptasyonla sınırlı kalmadı; aynı zamanda bir ortak kader duygusu üretti. Belki insanların anlamakta güçlük çektiği nokta budur. Farklı inançlara, yaşam tarzlarına ve siyasi görüşlere sahip kesimler, ülkenin egemenliği ve bütünlüğü söz konusu olduğunda daha geniş bir şemsiye altında buluşabiliyor. Bu şemsiye çoğu zaman devlet ile vatan arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir alana işaret ediyor.

Elbette burada vatan duygusu her şeyin önündedir; bu çok keskin bir çizgidir. İçeride eleştiriler devam eder ancak dış müdahale ihtimali belirginleştiğinde bu eleştiriler yerini korumacı bir tutuma bırakır. Propaganda meselesi de burada önemli; dışarıdan gelen bilgi akışına duyulan yaygın şüphe, toplumu ortak bir "temkinli okuma" pratiğine itiyor. Bu da paradoksal biçimde içeride daha fazla kenetlenmeye yol açıyor. İnsanlar her konuda uzlaşmasalar dahi, ülkenin dışarıdan tanımlanmasına karşı mesafeli ve ortak bir pozisyon geliştirebiliyorlar. Dolayısıyla bu sadece politik bir duruş değil, bir "genetik kod" aktivasyonudur. Kriz anlarında devreye giren bu birlik refleksi, mutlak bir homojenlikten ziyade bir direnç kapasitesidir. Bu destek çoğu zaman eleştirisiz bir onaydan doğmaz; senelerdir biz de içeride eleştirilerimizi yapıyoruz. Ancak burada "önce egemenlik" diyen geniş bir toplumsal uzlaşı söz konusu.
 


Peki, tüm bu dış baskılara ve içerideki muhalefete rağmen İran yönetimi de baskıcı politikalarını sürdürüyor, idamlar gündeme geliyor. Rejimin zayıfladığına veya kaçınılmaz olarak değişeceğine dair emareler görüyor musunuz? Yoksa "aynı tas aynı hamam" devam eden bir İran mı göreceğiz?

Buna birebir yanıt vermek biraz basit bir açıklama olur. Biz İran rejimini değerlendirirken dünyada bir algı değişimi olduğunu görüyoruz. "Molla rejimi" ifadesi farklı şekillerde karşımıza çıkıyor; ancak dışarıda böyle anılan yapı, içeride bir İslam Cumhuriyeti olarak adlandırılıyor. Ayetullah Hamaney'in hedef alınması gibi kritik anlarda İran'daki Yahudiler, Hristiyanlar ve Zerdüştler'den de bağlılık mesajları geldi. Çünkü İran aslında dışarıdan göründüğü gibi basit bir yapı değil; bir nevi dinler devletidir. Tahran'daki sinagoglardan ve anti-siyonist Yahudi kesiminden her zaman ses yükselmiştir. Bu süreçte Ermeni bir şehidimiz de oldu; Hamaney için düzenlenen törenlerden biri Tahran'daki bir katedralde, Ermeni Başpiskoposu'nun katılımıyla yapıldı. İran, çözülmesi zor kodları olan bir ülkedir; sadece "Molla rejimi" deyip geçersek ya meseleyi küçümsemiş ya da bir şeyleri kaçırmış oluruz.

Bakın, 47 yıldır İran'ın bilim alanındaki ilerlemesi dünyayı hayretlere düşürdü. Bu ilerleme sadece savunma sanayisinde değil; tıp ve mühendislik alanında da geçerli. Vurdukları köprülerden, ilaç fabrikalarından bu gelişim belli oluyor. İran, kullandığı ilaçların yüzde 97'sini, otomobillerin yüzde 70'ini kendi üreten; rafinelerinde kendi mühendislerinin çalıştığı bir ülke. Bahsi geçen füzelerin, denizaltıların ve uçakların yerel üretim olduğu biliniyor. Eğer bunu sadece "gerici bir molla rejimi" olarak değerlendirirsek, bu bilimsel başarıları nereye koyacağız?

Ben bir sosyolog olarak bakıyorum ve şunu görüyorum: Rejime bütünüyle karşı olan liberaller veya demokratlar bile ortak bir söylemde buluşuyor. Diyorlar ki; "Ülke müdafaasında bu kadar başarılı olan rejim hangisiyse onu desteklemek gerekir; çünkü iç kaderimiz İranlıların kendi mesuliyetidir." Dış müdahaleler konusunda tarih unutmuyor: Irak halkını sevdiğini söyleyip bir milyon Iraklıyı öldüren liderleri, Suriye'de yüz binlerce insanın ölümüne yol açan emperyal tavrı gördük. Libya, Venezuela... Venezuela'da İslami rejim dahi yok ama onlara uygulanan argümanlar da aynı. Batı, "halkları düşündüğü" iddiasıyla yola çıkıp sadece halkları yok ediyor. Filistin'i anlatmıyorum bile. Amerika'nın bilgisi olmadan hiçbir ülkede darbe olmaz; CIA ve Mossad ortaklı darbelerden haberdarız. Saddam'ın, Kaddafi'nin, Maduro'nun başına gelenler ortada. Bu argümanlar artık eskidi ve dünya İsrail efsanesinin yıkıldığını gördü. Amerika'nın dünyayı kurtardığı sahneler artık sadece Hollywood filmlerinde kaldı.

Peki, bu savaş sona ererse İran'ın iç dinamikleri süreci nasıl götürecek? Orta Doğu'da nasıl bir İran göreceğiz?

Ben bu sorunun cevabını yıllar önce buldum. İran'da herhangi bir sıkıntı yokken dahi Batı kaynaklı haberlerde İran, sürekli "kurtarılması gereken sorunlu bir bölge" olarak sunuluyor. İran'da bir enflasyon yürüyüşü veya itiraz olduğunda, Batı bunu hemen bir fırsat olarak görüyor. Ancak İran hangi norma göre değişmeli? İran'da kadınlar okuyamıyor mu? Hayır, akademisyenlerin yüzde 65'i kadındır. Bilim yok mu? İran dünya sıralamalarında ilk beşe giren alanlara sahip. Kadınların giyim kuşamına müdahale ediliyor mu? Gördüğüm kadarıyla senelerdir hayır, bir müdahale yok. Elbette her şey güllük gülistanlık demiyorum; her ülkedeki gibi ekonomik krizler var. Ancak şunu hatırlatmak lazım: İran, 47 yıllık ağır ambargolara rağmen savunma sanayisinden sağlığa, eğitimden kültüre kadar her alanda gelişebilmiş bir ülke. Bu direnç bir yaşam tarzına dönüşmüş durumda. İran o kadar "feminen" bir ülkedir ki; gittiğinizde bir toplumun kadınların omuzlarında nasıl yükseldiğini görürsünüz. Ben senelerdir Türk ve İspanyol gruplarla İran'a geziler düzenliyorum; bu söylediklerim benim değil, onlardan duyduğum cümlelerin özüdür. İran'ın anlatılandan farklı olması insanlarda şok yaratıyor. Elbette değişim olacaktır; Türkiye 30 yıl önceki Türkiye değil, Fransa Macron öncesi Fransa değil. Neden İran hep 47 yıl önceki haliyle kalmaya zorlanıyor?
 


Yani İran'da bir değişim olduğunu ancak bunun görmezden gelindiğini ve tarihin tekerleğinin dönmeye devam edeceğini söylüyorsunuz.

Elbette. İran'ın kendi uydularını fırlatan on beşe yakın sistemi var ve bunların üç tanesini kadın bilim insanları yaptı. Matematik ve fizikte dünya çapında altın madalyalar kazanıyorlar ama bunlar haber bile olmuyor.

Türkiye’nin bu süreçteki tavrını ve Türk halkının yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? Beklentileriniz neler?

Hiçbir halkı devletiyle veya hükümetiyle aynı kefeye koymamak gerekir. Türkiye bu süreçte doğru bir diplomasi sergiledi. Bazı açıklamalar veya bildiriler tepki çekmiş olsa da genel olarak izlenen yolu doğru buluyorum. Türk halkına gelince; 36 senedir bu ülkede yaşayan biri olarak şaşırmıyorum. Türk halkı, yeri geldiğinde nasıl doğru bir duruş sergilediğini bir kez daha gösterdi. Büyük çoğunluk, Şii-Sünni mezhep ayrımcılığına dayalı argümanlardan sıyrılarak İran'ı destekledi. Sanki İran'ın kazanması Türkiye'nin de kazanmasıymış gibi bu süreci damarlarında hissetti. Türk halkı bu süreçten onuruyla geçti. Türkiye'de yaşayan, Türk kimliği taşıyan, burada oy veren ve vergi ödeyen bir İranlı olarak Türk halkına hayranlığımı tekrar dile getiriyorum. İran halkı adına, tarihin doğru yerinde duran tüm Türklere teşekkür ediyorum.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU