Geçtiğimiz aylarda çıkan Gündüz Apollon Gece Athena filminin yönetmeni Emine Yıldırım ile röportaj yaptık. Film mart ayı içinde MUBİ dijital platformda gösterime girecek.
Gündüz Apollon Gece Athena bizi öncelikle antik bir döneme görüyor. Annelerin ve kızların kaderi değişmiyor mu? Ya da neden antik bir kent atmosferi diye sorabilirim.
Neden antik bir kent atmosferi? Bu benim için iki şeyle alakalı. Bir tanesi kişisel bir yerden. Ben Egeli bir ailenin çocuğuyum. Dolayısıyla bütün çocukluğum, özellikle yazın, anneannemin Kuşadası’ndaki evin evinde geçti. Efes'e çok yakındık. Dolayısıyla sürekli ören yerlerini ziyaret etme ve kalıntılarla iç içe olma durumumuz vardı. Bütün ailece. Hem Kuşadası, İzmir falan. Bütün o atmosfer içerisinde bu kalıntılara çok büyük bir meyilim var. Kişisel bir yerden bir bağlantım var. Benim için evin bir parçası. Bu toprakların bir parçası. İkinci bir yerden de şu yüzden antik kentti. Bu coğrafya çok eski ve kadim bir coğrafya. Ve daha önce de demiştim. Bu coğrafyanın tarihi 1071 Manazgirt'te başlamadı. Yani çok daha eski köklere gidiyor. Çok büyük kültürlerin, kadim halkarın kültürlerinin olduğu bir coğrafya. Ve bu antik kent, bu çeşitliliğin görselde olması, temsiliyetiyle çok şey katıyor. Hizmet ediyor bence. Bu tarihin ve kültürün bir parçası olarak daha uzun bir zamansallık vermesi gerekiyordu. Dolayısıyla çok organik bir şekilde filmi bir parçası oldu. Başından beri.
Aynı zamanda bu hikayenin de kadim bir hikaye olduğu sonucuna ulaştırır mı bizi?
Umarım. Umarım ulaştırır. Niyet hep oydu. Birazcık daha şeyden beslenmek. Mitolojiden de öte. Evet mitoloji ama daha çok arkayik ve primal bir yerden beslenmek önemliydi. Yani nereden geliyoruz? Niye varız? Kim bizi doğurdu? Nereye aitiz? O çok esas, çekirdekteki sorulara inebilmek için de güzel bir şekilde hizmet ediyor. Umarım da seyircilerimiz de geçiyordur diyoruz diye.
Defne neden hayalet görüyor, bu gerçeklikle başa çıkma yöntemi mi yoksa film evreninde başka anlamları mı var?
Yani bence onun şöyle bir anlamı vardı her zaman. Aslında başka bir yerden başlamıştık yani bu hayalet meselesine. Şurada tabii ki aslında hayaletlerin temsil ettiği şey çok daha büyük bir hafıza. Kişisel, toplumsal hani unutamadıklarımız o evet orada…. Ama hep şunu düşünmüştüm. Bu kadın Defne zaten içine kapanık, nemrut bir kadın. İnsanları sevmeyen bir kadın. Kötü bir insan değil ama insanlardan uzak durmayı yeğleyen birazcık daha sinik bir kadın. Bir de şimdi insanlardan uzak durmaya çalışıyorsun. Al bir de sana hayaletler. Hiçbir şekilde insandan artık kaçamazsın. Aslında absürt ve ilginç bir yerden bu aklıma geldi. Ve bu hayaletlerde şu şekilde tanımlanmıştı kafamda… Hala aynı konuşuyorlar. Komikler, benciller. Hani hala insan ruhu gibiler. Gerçek hayatta ne kadar sinir bozucuysa. Hayaletler de aslında sinir bozucu olabiliyorlarsa arafta da aynılar. Dolayısıyla o öğe her zaman vardı. Başından beri Defne’nin hayaletleri görmesi fikri vardı. Ve tabi ki temel mesele insanlardan asla kaçamayacağın… En azından sevdiğin insanlarla bir arada nasıl durursun, durmayı öğrenmelisin. Gibi bir hissiyattan yola çıktım.
Anneyle yüzleşme günümüzde de çok yaygın bir konu. Kızların anneleriyle bağı, anneye benzemek, annenin kaderi gibi temalar etrafında çok yaygın kullanımları var. Sizin bakış açınız nedir?
“Anne ile yüzleşme “ il ilgili olarak günümüzde çok yaygın kullanımlar var. Benim bakış açım şu şekilde bu meseleye. Öncelikle bu kutsal annelik meselesi benim kafamı çok yoğurdu. Kutsal anneye inanmıyorum. Bir şeye inanıyorum. Diyelim ki bir dişi güç, bir dişi enerjide güzel. Daha kolektif, belki yaşanan bir duygu. Çok güzel bir şey. Ama bir kadına yüklenen, tek bir kadına yüklenen bu kutsal annelik mevzusu benim için bir dert. Çünkü bu sadece kadının kendisine zarar veriyor. Dolayısıyla biraz bunu keşfetmek istiyorduk. Çok farklı annelik hallerine bakmak… Bu annelik hallerinin gayet de bir arada olabileceğini, kucaklanabileceğini göstermek. Herkesin aynı şekilde “anne” olmak zorunda kalmaması önemliydi. Ve belki de bir anne kız ilişkisinde, ki neden bir anne kız dersek, bence kadınlar bir noktadan sonra özellikle annelerini bir insan ve bir kadın olarak daha iyi anlıyorlar. Daha iyi “o neler yaşamış” olabileceklerine, nasıl bir motivasyona sahip olabileceklerine dair daha iyi bir etik kuruyorlar. Ve bu kutsal annelik yaftasını çıkartabiliyorlar annelerinin üzerinden. Dolayısıyla hep aslında öyle bir damar vardı orada. Anne kız kaderi de dersek, bu kader meselesini de zaten biraz kırmak önemli. Çünkü kader dediğiniz şey de aslında çok patriyarkal bir şey. Hani bu senin kaderin, böyle olacaksın, iradeniz yok gibi şeyler… Dolayısıyla bu kader mevzusunu da kırmak önemliydi.
Defne’nin arkadaşı Hüseyin’in bir süre sonra Cumartesi Anneleri’nin kayıplarından olduğunu öğreniyoruz. Bu politik evrene neden ihtiyaç duydunuz?
O hep başından beri vardı aslında. Bir de böyle bir şey olsun da buralara da parmak basalım gibi öyle bir yerden çıkmadı bu mesele. Özellikle de zaten o kısma çok dikkat ettik. Bu meselenin bir sömürü gibi olmaması için, bir hamasete bağlanmaması için, ucuz bir dramatik araç olarak kullanılmaması bizim için çok önemliydi. Biraz da o cumartesi annesi meselesinin ve Hüseyin'in meselesinin iki şeyi vardı. En azından ben bunun için uğraştım. Bunlardan bir tanesi aslında Hüseyin, hala devrimci bir karakter ve bir ideal için uğraşıyor. Bir arkadaşı için uğraşıyor, arkadaşın yanında duruyor, ona yani Defne’ye sadık. Hep bir hayat sevinci vermeye çalışıyor. Ona dayanışmanın bir taraftan ne olduğunu öğretmeye çalışıyor. Dolayısıyla aslında Defne’nin hikayesi de biraz Hüseyin'i anlamak ve Hüseyin'den etkilenmek ve Hüseyin'in etkisiyle de dönüşmeye başlıyor. Çünkü çok bireysel bir yerden politikaya ineceksek, benim için ilk olarak yapacağımız şey politiklik açısından dayanışmayı bilmek, birisinin yanında durmayı bilmek ve de birisini satmamak ve dinlemek ve empati kurmak, buradan geçiyor. Tek başına hareket etmemek, bencil olmamak. Dolayısıyla aslında biraz Hüseyin'in de ona verdiği bu. Bir taraftan da Defne aslında çok alttan bir politikleşme süreci aksı yaşıyor. Bencil bir yerde başlıyor ve gitgide aslında başkalarına dokunarak aksiyon alıp bir*aradalık ve kollektif bir fayda ve kollektif bir sevgi ve şefkate doğru gidiyor. İkinci mesele de bu mesele bizim gündelik hayatımızdan ayrıksız değil. Biz hep bir sürü başka şeyle beraber, Hüseyin'in durumu, Nazife'nin durumu, yani kızıyla konuşmaya çalışan seks işçisi arkadaşımızın durumu, oteldeki Selma’nın kocasıyla aslında yaşadığı durum… Bu meseleler hep hayatımızda, güncel hayatımızda var olan şeyler. Çok da uzak değil ve kendi başına duran şeyler değil. Dolayısıyla zaten bu filmin özünde hep bu travma ve bu yaşanan gerçekliğe dair nasıl bakabiliriz, nasıl ele alabiliriz mevzusu vardı. Hüseyin'in hikayesi, tabii ki şu anda çok daha ön plana çıkan, dramatik ve çok daha bize acı veren bir spesifik bir gerçek. Dolayısıyla anlıyorum, bir sürü insanın, izleyicilerin bu filmin politikliğini sadece Hüseyin'de görmelerini anlıyorum. Ama halbuki biz öyle kurmadık. Hiçbir karakter aslında gayri politik değil.
Film boyunca Defne, annesi, mitolojik karekterler, oteldeki kadın ve hepsinin hikayesine yer var? Bu kadar kadın anlatısı içinde sizi en tatmin eden ve aramızda dolanıyor dediğiniz hangisi?
Güzel soru. Hepsi apayrı bir kadın hikayesi. Yani benim için herhalde aslında önemli olan, bu konuda çok derinde bir yerde bilinçaltıma işleyen, çok da sevdiğim ama bir taraftan da bu konuda mesela eleştiri aldığım antik karakteri benim için apayrı bir yerde duruyor. Antik yani Rhea, dört bin senelik hayalet arkadaşımız benim için çok özel bir yerde. Çünkü o aslında bir nevi, buranın ne kadar eski bir yer olduğuna dair ve ne kadar büyük bir insanlık tarihinin var olduğuna dair bir temsil. Ve de bu karakterin şunu da temsil ediyor bence, bize hani tarih boyunca bize söylendi ya, kadınlar tarihte yok, yok, şu yok, bu yok. Ay bütün son yirmi senedir neler neler edebiyatta, arkeolojide, sanatta derinleri kazarak ne kadınlar buluyoruz. Ne bileyim ne kadın yazarlar, sanatçılar tarihin dip köşelerini gömülmüş ama var olmuş, bu kadınları ataerkil tarih gömmüş, kıymetsiz kalınmış. Ve dolayısıyla belki Helen Antik de aslında hep öyle bir yerden anılmasını isterdi. Yani biz kaza kaza aslında kimler yaşamış burada yani, kimler ne yapmış acaba gibi bir şekilde bu karakterleri keşfedeceğiz.
Bir kadın yönetmen olarak, filmin oluşum sürecinde kendinizi erkek yönetmenlere göre daha dezavantajlı hissettiğiniz oldu mu?
Sette hissetmedim, şeyde daha çok hissettim. Filmin lansmanı kısmında bir de finansmanı kısmında. Sette neden hissetmediğimi anlatayım, çünkü daha önce yıllarca zaten yapımcılık ve senaristlik yapıyordum, deneyimliyim, prodüksiyon ve set konusunda. Dolayısıyla orayı nasıl zaten artık kotarayacağımı, nasıl dinamikler olacağını biliyordum. Yani onun altından kalkmaya baştan karar vermiştik yapımcı arkadaşımla ve zaten sette de kadın ve erkek sayısını eşit tuttuk ekipte. Finansman yani genelde erkeklerin filmine daha çok para yatırılıyor. Çünkü nedense onlar “büyük sanat” yapıyorlar. Daha mühim her zaman… Bir o. Bir de lansman kısmında şeyi fark ettim. Evet, mesela film çok güzel aslında yazıldı, çizildi. Çok çıktı, mesela medyaya çok çıktı gerçekten. Hiçbir filmim bu kadar yazılmadı, yazılmamıştı yani. Seyircilerin çoğu da beğendi. Okey belki 7 bin kişilik bir seyirci var, az bir seyirci var ama gidenlerin çoğu güzel dönüşlerle geldiler. İçten ve samimi, bunu net hissettim. Ama lansman kısmında her zaman şu oluyor, Eminim, yani bu filmi bir erkek çekseydi şimdi genius ilan edemişti. Eminim bundan. Ama bu bir sistematik bir şey. Yani bu sadece benim başıma gelmiyor. Bir sürü kadın yönetmenin başına geliyor. Dolayısıyla ben bunu kişiler bazında ele alamayacağım. Bu o kadar yerleşmiş bir şey ki artık. Milletin neredeyse kemiğine işlemiş bir şey bu. Doğal süreç gibi gösteriliyor. Bu bir problem. Böyle şeyler evet yaşanıyor. Ve nasıl diyeyim yaşanmaya da bir süre maalesef devam edilecek sanırım. Ama uzun vadede daha umutluyum.
Artık kadınların adının kısmen daha görünür olduğu bir dönemdeyiz. Kendi hikayenizden de bakınca, bu görünürlüğü başarı kabul ediyor musunuz yoksa daha gidecek çok yol var mı?
Çok iyi oldu. Bu görünürlüğün olmasına çok mutlu oldum. Bu arada onunla şikayet etmeyeceğim. Asla. Hatta bu kadar da beklemiyorduk açıkçası. Bu kadar yazılıp çizileceğini, benimseneceğini tahmin etmiyorduk. İstiyorduk, diliyorduk hep. Diliyorduk çünkü bir taraftan da gerçekten bu filmi birazcık daha seyirci dostu tasarlamaya çalıştık. Seyircilerin kendi bir nevi bu filmin sonunda iyi hissetmesi ve ferahlaması için uğraştık. Ve farklı bir çıkış yolu olabileceğine dair bir ipucu vermek için yaptık. Ama görünürlük açısından çok daha fazla çaba gerekiyor şu anda. Yani çok çalışmamız gerekiyor. Sürekli birbirimizin arkasında durmamız gerekiyor. Özellikle daha genç kadın sanatçıların da öne çıkarılması gerekiyor. El vermemiz gerekiyor. Benim için bu görünürlük güzel de bende bitmiyor. Sırf ben görünüyorum diye orada kalmamalı. Bunun hep yayılması gerekiyor.
Kadınlar üzerine bir anlatı denemek, sizin için varoluşun zorunlu sonucu mu yoksa doğal işleyen bir süreç mi?
Bence doğal işleyen bir süreç benim için. Ya da ikisi de bilmiyorum. Bana çok doğal geldi. Bu zaten benim hikayem. Benim merak ettiğim, benim keşfetmek istediğim, benim gitmek istediğim bir yoldu bu zaten. Bu doğal geliyordu. Ve bunun peşinden de gittim. Ve Allah'a şükür bu yolculukta bu projeye inanan bir sürü kadın ve erkek oldu. Beraber bu yolda ilerledik. Ama bana çok doğal geldi. Bir taraftan da niye doğal gelmesin? Bu gezegenin yarısı kadın. Bir kadın hikayesi anlattığımızda, ya da şöyle diyeyim, kadın karakterlerin ön plana çıktığı bir hikaye anlattığımızda neden sadece kadın hikayesi oluyor? Neden bir insanlığın hikayesi olamıyor? Benim için mesele bu yani. Evet bir kadın karakterlerin öne çıktığı bir hikaye ama bir insanlık hikayesi aynı zamanda. Dolayısıyla bu mevhumdan biraz rahatsız oluyorum. Biz filmlerimizi herkes için yapıyoruz. “Kadın filmi” başlığını bazen ön plana çıkarmak , eşitliği sağlamak için bir çaba ve metod, bunu kesinlikle anlıyorum ve destekliyorum. Ama bazen de bu başlığı sadece bir paketleme ve küçük bir deliğe koymak da bir kötücül strateji olabiliyor, buna karşıyım. “Siz de burada kalın. Siz de yerinizi bilin. Ay ne tatlı kadınlar… ” Bunu da kabul etmiyorum yani. Bir çok kadın sinemacı arkadaşım da böyle düşünüyor. Kim ister ki öyle sırf tek bir başlığa sığıştırılmak?
İletişen ve iletişemeyen kadın temaları var filmde. Bunlar erkek karekterler olduğunda da ortaya çıkıyor. Kadın karekterler arasında da. Sizce iletişim dili neden sorunlu?
Evet mesela Defne çok zor iletişim kuruyor. Yani sorunlu bence çünkü insanlar korkuyor, güvenmiyor birbirlerine. İncinmekten çok korkuyor. Nasıl diyeyim? Zaten herkes iletişim kurabilse çok güzel bir dünya olur. O zaman da bir taraftan dramaturji bitecek. Bir şekilde birbirini anlamaya, dinlemeye yönelik bir akış var filmde. Hem annesi olsun, hem Hüseyin olsun, öbür karakterler olsun. Sonuna doğru açıldığını görüyoruz zaten Defne’nin.
Ödüller aldınız, bunu kendinizi onaylamak gibi mi düşünüyorsunuz yoksa ödül olmasa da görüntünüzün gücüne inanıyor musunuz?
Vallahi görüntümün gücüne inanmak isterim. Yani ödül almak çok güzel tabii ki. Ama bu hiçbir şeyin garantisi değil. Yani ben bu işi 20 senedir yapıyorum yaklaşık. Ve bir sürü başka filmin de yapımcılığını yaptım. Onlar da ödül aldı ama ödül almak çok güzel bir şey. Bazen kariyerimize çok faydalı olabilir. Ama işin bütününde ne kadar gerçekten etkiliyor bilmiyorum. Bir filmin kalıcılığını ne kadar etkiliyor mesela? Ben düşünmüyorum o kadar etkilediğini. Kimi filmler var 20 sene öncesinden. Çok kötü eleştiri alan bilmem ne… Ama şimdi geriye kaldıklarında, 20 sene sonra, hepimiz hastasıyız o filmlerin. Şimdi değerini anlayabiliyoruz. Bir filmin kalıcılığını zaman gösteriyor bence. Ödüller değil.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish