Son yıllarda İç Anadolu Kürtlerini pek çok yönüyle konuşuyoruz. Siyasetten tarihe, İskandinav ülkelerindeki pizzacılardan akademiye, Avrupa’ya işçi göçünden müziğe kadar pek çok alanda…
Aydın Yılmaz da öykü ve romanlarıyla bildiğimiz İç Anadolu Kürtlerinden. Ankara’nın ilçesi Bala bozkırlarında 1960 yılında doğan yazar; Kum Kent Öyküleri, Goyimleri Beklerken, Tüneme Günleri, Selluka, Kör Zewe’ye Mektup, Al Başa Bitlis Sineması gibi kitapların sahibi.
Kendisi de “Dostoyevski okuduktan sonra huzuru kaçan yazarlar”dan ve huzuru aradığı yegâne yol ise yazmak. Yaklaşık 40 yıldır Hollanda’nın Amsterdam şehrinde yaşayan Yılmaz, ilk gençliğini Ankara’da geçirdi.
Pek çok yazar gibi hayatın içinden insan hikâyelerini hayatın dışına çıkarak yazdı. Yılmaz’ın öykülerine baktığımızda en başta karşımıza çıkan şey: Uyumsuzluk! Yeni karşısında eskinin, modern karşısında gelenekselin uyumsuzluğu…
Somutlaştırmak istersek Ankara’nın kurumsallık baskısı karşısında ezilen duygusal Anadolu insanının uyumsuzluğunu, sistemin dayattığı “neşe” karşısında kedere boğulan bireylerin uyumsuzluğunu ironik şekilde yazdı.
Bilhassa Avrupa’ya daha iyi bir yaşam için gelip daha beter zorluklarla yüzleşenlerin hikâyeleri…
Yılmaz’ın eserlerini okurken tasvirleriyle Yaşar Kemal’i, sistemi temsil eden figürleriyle Sabahattin Ali’yi, modernite karşısında bocalayan geleneksel karakteriyle Bekir Yıldız’ı hatırladım. Ancak kendine has gözlem gücü ve ironi mesafesiyle özgün bir kalem Aydın Yılmaz.
Köyün köy olmaktan çıkıp büyük kentlerin minyatürlerine dönüştüğü günümüzde hâlen köylü kalabilenlerin hikâyelerine de eğilen Yılmaz, modern insanın sırtına binen farkındalık yükünü de her yazdığıyla ifşa ediyor. Yılmaz ile uyumsuzluk ve edebiyat ilişkisini konuştuk.
İlk kitabınız Kum Kent Öyküleri’nden başlamak istiyorum. İran’ı yöneten rejimin mollalarını siyasete hazırlayan Kum kenti ile sizin köyünüz arasında bir benzerlik var. Sizin köyünüz de çok sayıda dindar, hacı ve hoca yetiştirdiği için bu isimle anılıyor. Ancak bugün bu kültürün büyük ölçüde ortadan kalktığını görüyoruz. Sizin köyünüz özelinden bakarsak Türkiye nasıl değişti? Kürtler bu değişimden nasıl etkilendi?
İlk kitabımın adı olan Kum Kent Öyküleri’nden yola çıkarak “Kum Kent” benzetmesiyle başlayan bu sorunuzu yanıtlamadan önce, size kitaptaki Kum Kent adının nereden geldiğini kısaca anlatayım. Çocukluğumun o eski günlerine, yani benim köyümün şimdiye kıyasla çokça mutaassıp olduğu zamanlarda, köyler arasında o tatlı rekabetin, o ince alayın hüküm sürdüğü zamanlarda; bizim köy ile civardaki diğer yerleşim yerleri arasında canlı bir etkileşim vardı. Bu etkileşim çoğu zaman bir şaka, bir takılma, diğer köyün ve ahalisinin hâllerine bir tebessümle bakma biçimindeydi. Lakin geldiğim köy o çevredeki tek mutaassıp durak olunca komşu köylerin diline düşmekten kurtulamadı. Onlar bizi İran’da mollaların yetiştiği, siyasetin kalbi Kum kentine benzetirlerdi. Öyle ki başka bir köyden biri bizim topraklara adım atacak olsa ağzından dökülen ilk söz, “Ben Kum kentine gidiyorum” olurdu. Bu benzetme zamanla bir mühür olup yapıştı üzerimize; hem bir hiciv hem de bir kimlik nişanesi olarak. Ben köyüme yakıştırılan bu isimden gocunmadım ve ironi olsun diye ilk kitabım için bu ismi seçtim.
Sorunuzun yanıtına gelecek olursam; Türkiye’nin son yarım yüzyıldaki köklü toplumsal dönüşümünü ve bu dönüşümün Kürt toplumundaki yansımalarını anlamak için önemli bir kapı aralıyor. Doğduğum köyün bir zamanlar “Kum Kent” olarak anılması, bölgedeki dinî muhafazakârlığın ve geleneksel yaşam biçiminin bir göstergesiydi. Ancak bugün o köyün geçirdiği değişim, Türkiye’nin genel modernleşme ve kentleşme sürecinin bana göre mikro bir örneğidir.
Türkiye, özellikle 1980 sonrası hızlanan iç göç dalgalarıyla kırsal yapısını büyük ölçüde dönüştürdü. Köyden kente göç eden bireyler; yeni ekonomik fırsatlar arayışının yanı sıra farklı yaşam tarzları ve düşünce biçimleriyle de tanıştılar. Bu süreç; geleneksel cemaat bağlarının zayıflamasına, bireyselleşmenin artmasına ve özellikle genç kuşaklarda eğitim ve farklı dünya görüşlerine erişimin kolaylaşmasına yol açtı. Şehirde eğitim gören gençler eski katı dinî normları sorgulamaya başladılar. Bu, bir “ılımlaşma” olarak yorumlanabilir; ancak daha doğru bir ifadeyle geleneksel muhafazakârlığın yerini daha bireysel ve modern yaşamla uyumlu bir dindarlık anlayışına bırakmasıdır.
Kürtler bu değişimden çok boyutlu olarak etkilendi. Kentleşme, Kürt aydınlanmasının ve siyasal bilinçlenmesinin önemli bir motoru oldu. Ancak Türkiye’nin genel siyasi iklimi, bu toplumsal dönüşümle her zaman paralel gitmedi. Yaşar Kemal’in çocukluğundaki Osmaniye’ye bağlı Hamidiye köyünün hoşgörü ortamı ne yazık ki Türkiye’nin genelinde kalıcı bir norm hâline gelmenin uzağında kaldı.
“Neşe Doluyor İnsan” adlı öykünüz başta olmak üzere birçok yazınızda rejimin otoriter yapısını ironik bir dille eleştiriyorsunuz. Cumhuriyet gerçekten “neşe dolu” insanlar yaratabildi mi? Bu noktada edebiyat, kederli insanların son sığınağı gibi görünüyor. Sizin metinlerinizde de neşeli anlar kısa, kederli insanların hikâyeleri ise daha uzun ve derin. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Neşe Doluyor İnsan başlıklı öyküm, çocukluğumun bir 23 Nisan Bayramı sabahına açılan dar penceresiydi. O satırlarda babamla aramdaki mesafeli baba-oğul ilişkisinin yansımalarını kâğıda dökmeye çalıştım. İç Anadolu’nun bir Kürt köyünde geçen çocukluğumun üzerime sinen ezikliklerin ve o derin mahcubiyetin yarattığı travmaları üzerimden atma uğraşımın bir yansımasıydı.
Bana kalırsa Cumhuriyet’in “ayakları üzerinde duramaması” bireylerin ruh dünyasında sürekli bir sarsıntı hâline geldi. Kendi özünü bulamayan bir adam, Cumhuriyet’in yönettiği bu topraklarda insanların 23 Nisan çocukları gibi neşeli olmaları ne yazık ki uzak bir hayal olarak kaldı. Selahattin Demirtaş’ın bir sözü durumu özetler: "Bu ülkede okuyandan çok yazan var.” Maalesef okumuyoruz. Ancak gam yükü ağır olanlar bu büyülü âleme dalıyorlar. Belki de yazma uğraşısı içinde olanlar bir nevi “körler pazarında ayna satıyorlar.” Sonuç olarak edebiyatın “kederli insanların son sığınağı” olması, onun pasif bir kaçış alanı olduğu anlamına gelmiyor; aksine körleşmiş bir toplumda görme yetisini yeniden kazanma mücadelesidir.
Yazdıklarınızdan Fyodor Dostoyevski, Oğuz Atay ve Yaşar Kemal etkisini seziyorum. Ancak anlattığınız karakterler, kendi küçük dünyalarında yaşayan ve bu büyük yazarlardan habersiz insanlar. Bu noktada içerik ile üslup ne kadar uyumlu?
Yazdıklarımda Dostoyevski’nin ruh çözümlemelerini, Oğuz Atay’ın ironisini, Yaşar Kemal’in büyülü dilini hissetmeniz benim için onurdur. Karakterlerim kendi küçük dünyalarında nefes alan, belki bu dehalardan habersiz sıradan insanlardır. Ancak kalemimin ucunda can bulan bu karakterlerin evrensel insanlık hâllerini yansıttıklarına inanıyorum.
İçerik ile üslup arasındaki o nazik dengeyi bir kuyumcu terazisinin hassasiyetiyle korumak yazarlığın en çetin sınavıdır. Karakterlerin yalınlığına rağmen anlatımın edebî derinliğini kaybetmemek gerekir. Bu bir sınırlama değil, bir beslenme hâlidir. Oğuz Atay ve Olric karakterinin o meşhur diyaloğuyla bitireyim: “Bütün babalar, oğullarına: 'Oku da adam ol' diyorlar. Gene de kimse okumuyor. Biz adam olmayız Olric.” Tabii okumazsak!
“Dostoyevski okudum ve huzurum kaçtı” diyen yazarlar kuşağından geliyorsunuz. Dostoyevski’nin yarattığı bu “huzursuzluk”, yazı hayatınızda nasıl bir işlev gördü?
Cemal Süreya’nın o sarsıcı cümlesindeki huzursuzluk, aslında tüm yazarların ortak paydasıdır. Bu sıradan bir rahatsızlık değil; ruhun derinliklerinde yankılanan taptaze bir huzursuzluktur. Bu huzursuzlukla tanıştığınız an artık eski siz değilsinizdir. Dostoyevski’nin her satırı, insan ruhunun karmaşık labirentlerinde size yol gösterici olur. Yazmak artık bir nefes alma biçimi, en iyi terapiniz olur. İyileşirsiniz. Kürtçe bir atasözü der ki: “Eger beq neqîriya, ew ê biteqe.” (Kurbağa bağırmasa patlar). İşte bu yüzden o huzursuzluğun ardından yazmak zorundasınız.
Eserlerinizde Kürtleri Türkçe anlattığınızı ve diasporada yaşayan bir İç Anadolu Kürdü olarak yazdığınızı görüyoruz. Kürtçe ile Türkçe arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirirsiniz?
Kitaplarımda Kürtleri Türkçe anlatmam aslında kaderin ve tarihin bir cilvesi. Ana dilim Kürtçe, ruhumun en derin katmanlarında yankılanan o kadim melodi; ne yazık ki yasakların ve ihmallerin çeperinde hep bir gölge gibi kaldı. Bu, anadilinde yazamayan her yazarın yüreğinde paslanan bir uktedir.
Ancak o içsel fırtına benliğinizi sarınca bir dilde yazmak zorunda kalırsınız. Türkçe benim için bir sığınak ve sevgili oldu. Elbette Kürt okuyucunun “Neden ana dilimizde yazmıyorsun?” sitemiyle karşılaşıyorum. Buna yanıtım yok, yanıt zaten biliniyor. Lakin dillerin dünyasında düşmanlık yoktur; onlar birbirlerine sürekli buseler veren sevgililer gibidirler. Türkçe ile Kürtçe arasındaki bu ilişki kalemimde bir dostluk köprüsü kurar. Bir dilin imkânlarıyla diğerinin ruhunu anlatmak, bu iki kadim dilin birbirine mırıldandığı en güzel şarkıdır.
"Goyimleri Beklerken" adlı eserinizde ötekileştirilenlerden söz ediyorsunuz. Edebiyatın mazlumdan yana kalemi bugün ne kadar etkili? Jean-Paul Sartre’ın "Savaşta ölen tek bir çocuk karşısında kitaplarımın ne değeri var?" sözü hâlâ geçerli mi?
Goyimleri Beklerken, Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken eserine bir selam duruşu ve toplumsal bir ayna tutuşudur. "Goyim" kavramı, Yahudi inancında ötekileştirilenler için kullanılan aşağılayıcı bir adlandırmadır. Ne yazık ki insan suretinde nice "goyimler" vicdana yabancı şekilde aramızda dolaşıyor.
Sartre’ın sözü bugün de tüm geçerliliğini koruyor. Hiçbir toprak veya iktidar, bir canlının tek damla kanından daha kıymetli değildir. Yazmak bir direniş biçimidir. Yaşar Kemal’in, Demirel’e verdiği o meşhur cevabı hatırlayalım: “Benim kitaplarımın bir işe yaramadığını, Demirel bana 'Bütün kitaplarınızı okudum' dedikten sonra anladım.” Bu, yazın dünyasının trajedisidir. Yine de Çetin Altan’ın dediği gibi: “Enseyi karartmamak lazım.”
Öykülerinizde geleneksel Kürtlerin ceberut kurumsal yapı karşısındaki ezilmişliğini anlatıyorsunuz. Neden özellikle bu alanlara odaklanıyorsunuz?
İnsan ne yaşarsa, neye tanıklık ederse ona odaklanıyor. “Çerçi heybesinde ne varsa onu satar.” Coğrafya kaderdir ve bizim heybemize haksızlıklar düşünce, kalemimiz de oraya yöneliyor. Eskiden Selda Bağcan’ın sesiyle yankılanan o türküdeki gibi: “Yaz gazeteci yaz...” Ben gazeteci olmasam da o ceberut yapıya karşı kendi kırık kalemimle bir vicdan fısıltısı olmaya çalışıyorum.
Yazdıklarınız yer yer Bekir Yıldız’ı hatırlatıyor. Yıldız ile edebiyat anlayışınız arasında bir örtüşme görüyor musunuz?
Bekir Yıldız toplumcu gerçekçi edebiyatımızın sağlam bir ustasıydı. Onunla belki de en belirgin örtüşmemiz o ince mizah anlayışımızda, o acı tebessümlerde gizlidir. İkimiz de aynı toprağın hikâyelerini farklı seslerle dile getiriyoruz. O, “güzel atlara binip giden” ustalardan biriydi ama mirası hâlâ yolumuzu aydınlatıyor.
Son eseriniz Al Başa Bitlis Sineması bir anı-roman olmasına rağmen yoğun halk deyişleri ve türküler içeriyor. Bu unsurların roman yazımına etkisi nedir?
Bazen bu alıntıların fazla olduğunu düşünmüyor değilim ama o türküler romanımın damarlarındaki kan gibi. Il Postino (Postacı) filminde postacı Mario, Neruda’nın şiirini sevdiği kıza okur. Neruda kızınca Mario der ki: “Şiir yazılana kadar şairindir, yazıldıktan sonra kime lazımsa onundur.” Ben de bu alıntılarla okuyucunun gönlünü çelmeye çalışıyorum. Türküler ve şiirler karakterlerimin ruh hâlini yansıtan canlı damarlardır. Ayrıca sormak isterim: “Bütün güzel kadınlar şairlere âşık olmazlar mı?” Gülümseyerek “Evet, ama müteahhitlerle evlenirler" diyeceksiniz. Hayatın o tatlı-acı gerçekliği tam da burada.
Amsterdam’dan baktığınızda Türkçe edebiyatın Hollandacadaki konumunu nasıl görüyorsunuz?
Türkçe edebiyatın Batı dünyasında hak ettiği yeri bulamadığı gerçeği beni üzüyor. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ının beklenen ilgiyi görmemesi buna örnektir. Batı’nın Doğu’ya karşı önyargıları bir duvar gibi yükseliyor. Hollandalıların bir deyişi vardır: “Tanımak beraberinde sevmeyi de getirir.” Batı bizi yeterince tanımıyor. Tanımadığınız bir çiçeğin kokusunu almanız zordur. Bir gün dillerin ve kültürlerin birbirini gerçekten sevdiği bir dünya hayal ediyorum. Sürç-ü lisan ettiysem hoşgörü bekliyorum.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish