Sevin Okyay: Kadınların sinema eleştirisine yönelmesinden de elbette çok hoşnudum

Zeynep Karaca Independent Türkçe için Sevin Okyay ile konuştu

Yazar, çevirmen, gazeteci ve eleştirmen Sevin Okyay

Sinemadan edebiyata birçok alanda yazılarıyla tanıdığımız Sevin Okyay, bir sorumuz üzerine; "Neden 'özellikle kadınlardan?' Bir farkları mı var? Elbette aralarında iyi bulduğum kişiler var, erkeklerde olduğu gibi. Kadınların sinema eleştirisine yönelmesinden de elbette çok hoşnudum. Niye yazmasınlar ki?" cevabını verdi.

Daha çok film eleştirilerinden bildiğimiz ama birçok alanda yazınsal geçmişi olan ülkemizin yaşayan önemli kalemlerinden Sevin Okyay ile röportaj yaptık. Okyay'ın cevaplarını keyifle okuyacağınızı umuyoruz.
 

Sevin Okyay1
Sevin Okyay, Independent Türkçe için Zeynep Karaca'nın sorularını yanıtladı

 

"Aslında televizyonu sevmiyorum; radyoyla ise aram çok iyi"

Sevin Hocam sizin çok yönlü bir insan olduğunuzu biliyoruz. Çevirmenlik, edebiyat, sinema yazarlığı gibi alanlarda öne çıkıyorsunuz. İlk aşamada sizi üretken kılan etmenler neler desek, ne söylemek istersiniz?

Evet, aslında pek çok konuyla ilgileniyorum ama hepsiyle ilintili olarak yaptığım tek bir iş var: yazmak. Sıraladıklarınız dışında caz da yazarım. Spor yazısı da yazardım, yazacak yer bulsam yine yazarım. Aslında kendime radyocu gözüyle de bakıyorum. Açık Radyo'da başlamıştım, sonra ara verdim. Bu aranın ardından sanırım otuz yıldır NTV Radyo'dayım. TRT'de de "Ve Sinema" adlı bir TV programında hazırlayıcı ve sunucu olarak beş buçuk yıl çalışmıştım.

Aslında televizyonu sevmiyorum. Ama beni kandırıp kanıma giren Binnur Kılınçkaya ile çok anlaşmıştık, uzun ömürlü oldu. Radyoyla ise aram çok iyi. Bir defa görüntüsü yok. Sonra her konuda radyo programı yapabiliyorsun. Mesela ben "Açık Dergi" ile günün etkinliklerini yaparak başlamıştım, sonra caz programına geçtim. Söyleşiler yaptım. NTV Radyo'da bunlara Cinayet Masası programı da eklendi. Çok başarılı olduğuna inandığım iki radyo spor programı da yapmıştık.

Beni neyin üretken kıldığını bilmiyorum. Çalışkan olmadığım kesin. Aslında sadece sevdiğim şeyleri yapmak isterim ama onların sayısı da fazla sanırım. Kutlukhan bir keresinde "Sevin Okyay tembeldir ama çok çalışır" demişti. Ben de çalışmamayı yücelten bir Kitaplık dergisi sayısına çalışmayı yücelten bir yazı yazmış, sonra da uzun süre arkadaşlarımın alaylarından kurtulamamıştım. Belki de en doğru teşhis, genelde olduğu gibi annemden gelmiştir. Beni çalışmaya başlatmanın zor olduğunu ama başlayınca da iyi çalıştığımı söylerdi.

Belki de bunların hepsi onun yadigarlarıdır. Ne de olsa bizi sinemaya, tiyatroya, hatta baleye, her türlü spor müsabakasına, tür ayırt etmeden konserlere götüren, okuma zevkini de aşılayan oydu.


Sinema eleştirmenliğine 80'li yıllarda başladınız, hatta bu alanın ilk kadınlarındansınız. Bu süreç o zaman nasıl gelişti, sizi sinema yazmaya yönlendiren temel şeyler nelerdi?

Çok küçük yaştan beri sinemaya götürülen bir çocuktum. Daha çok yabancı filmlere. Onun için de bir yabancı film çocuğu sayılırım. Kendi dönemimin bütün oyuncularını bilirdim. İngilizce sinema dergileri de alırdım.

Sonraları sinemada yönetmenlerin de önemli olduğunu, hatta en önemli kişilerin onlar olduğunu fark etmiştim. Sanırım bu sinema hakkında okumaya başladığım döneme, bizde de Lütfi Akad'ların, Metin Erksan'ların dönemine denk geliyor. Sonra Sinematek yolumuza çıktı ve bizi cepheden vurdu. Ama orada da yerli film kültürümüzün geliştiği söylenemez. Ancak iyi sinemanın ne olduğunu az da olsa anlamışızdır. Sonra Sinematek'in rolünü İKSV Film Festivali aldı. Bütün festivallerin de faydası dokunmuştur aslında. Yeniden Sinematek'e kavuştuğumuza da çok memnunum.

İyi bir seyirci olduğumu düşünürken eleştirmenliğe itilişim ise, evet, 80'li yılların başında başladı. Milliyet'e ekler yapıyorduk: Enis Batur, Ömer Madra, Oruç Aruoba ve ben. 1984 İstanbul Film Festivali'nde onlar filmlere gidip sonra yazıyorlardı. Ben gidiyordum ama yazamıyordum. Ömer'den benim yerime bir film yazmasını istedim. "Yoksa beni kovacaklar" dedim. Fellini'nin "Ve Gemi Gidiyor"unu yazacaktı. Akşam kabul etmişti, sabah vazgeçtiğini söyledi. Ben de ona güvenip simültane çeviri olmayan suareye gitmiştim. Enis bana "Sen yaz" dedi. Ağlayıp sızlamama, "Ben ne anlarım?" dememe de aldırmadı. Hatta Time dergisindeki yazıyı okumama bile izin vermedi. Beni dördüncü kattaki odamızda tek başıma bırakıp gittiler. Neyse, bir şeyler yazdım. Enis'le Ömer'e de danıştım, Oruç o gün yoktu. Ertesi gün yazıyı okumuş. "Gergedanı unutmuşsun, keşke bana sorsaydın" dedi. Ondan başka da itirazı olan çıkmadı. İki-üç gün sonra cesaretlenmiştim, "Mario Ricci'nin Ölümü'nü yazabilir miyim" diye ortalarda dolaşıyordum. Ama bu işi başıma Enis sarmıştır.
 

 

Güncel sinema eleştirmenlerini takip ediyor musunuz, özellikle kadınlardan iyi bulduğunuz isimler var mı? Ayrıca kadınların sinema eleştirisine yönelmesine nasıl bakıyorsunuz?

Pek takip edemiyorum. Bir ara Sight & Sound'da takip ederdim. Diğer sinema dergilerinde de. Atilla Dorsay'ın yazılarını okurdum. Hem kendisiyle birlikte çalıştığım için, hem de Oscar ödüllerine ilişkin programlarda en çok yer alan kişi olduğu için Mehmet Açar'ı dinler ve okurdum. Kendisi iyi bir eleştirmendir. Yazdığı sıralarda Kutlukhan'ı da okurdum. Bir de eleştirmenliğe Milliyet'te birlikte başladığımız Alin Taşçıyan'ı. Bunlar o ilk dönemden arkadaşlarım. Atilla'yı tanımam daha sonradır. Onun okuruydum. Şimdi internette yakalarsam Mehmet'in yazılarını okurum. Atilla'nınkileri de. Bir de Hürriyet'te Uğur Vardan'ı.

Neden "özellikle kadınlardan?" Bir farkları mı var? Elbette aralarında iyi bulduğum kişiler var, erkeklerde olduğu gibi. Kadınların sinema eleştirisine yönelmesinden de elbette çok hoşnudum. Niye yazmasınlar ki?


Sinemanın sizdeki büyüsü nedir? Bu etkileşim nasıl başladı ve şu an filmlere ilgi duyan genç nesile sinemayla bağlarını nasıl kurmaları gerektiği üzerine neler söylemek istersiniz?

Bir 'büyülü fener' hikâyem yok. Benim sinemayı sevmeye başladığım dönem epey gerilerde kalmış bir dönemdir. Her şey farklıydı; filmlerin hikâyelerinden, oyunculuktan, kriterlere kadar. Öte yandan iyi film de her zaman bulunur. Ben şahsen çocukluğumdan beri sinemayı seviyordum, hep de sevdim. Ama şimdi gençlerin de, hatta genç olmayanların da bir filmi neden seveceğini bilemiyorum. Dolayısıyla bağlarını nasıl kuracaklarını da bilmiyorum. Sanırım şarkıcı/oyuncu Roy Rogers'dan pek hoşlanmazlardı. Halbuki ben onu, atını (Trigger, Roy Rogers'la pek çok filmde rol aldığı gibi, onun TV şovunda da oynamıştı) ve şarkılarını (özellikle "Don't Fence Me In"i) hatırlıyor ve hoşlanıyorum.


"Kötü kastingin insanı filmden soğutma ihtimali vardır"

Sizce iyi filmin ya da iyi eleştirinin kriterleri nelerdir? Siz bir filmde ya da eleştiride neyi gördüğünüzde bu iyidir dersiniz?

Bütünüyle iyi olmalarını tercih ederim. Filmlerde yönetmenlerin benim için fazlaca önemi vardır. Bir de oyuncuların. Filmleri pek beğenmemiş olsam da iyi performanslar aklımdan çıkmaz. Senaryo, müzik de seyirciyi etkiler. Aslında doğru kasting, yani oyunculuk seçimi de önemli. Bu yıl ilk Oscar'larını aldılar. Çünkü kötü kastingin insanı filmden soğutma ihtimali vardır. Eleştiriye gelince, yazanın yazdığı dili iyi bilmesi en önemli şartlardan biri bence. Eleştirmenin sinema bilgisi olanını doğal olarak tercih ederiz. Kültür-sanata hâkim olması da işini kolaylaştırır. Buna benim dönemimden bir örnek olarak Pauline Kael'i gösterebilirim. Her şey bir yana eleştirmen sadece filmi beğendiğini ya da beğenmediğini söylemekle kalmamalı, nedenlerini de açıklamalıdır.


"Bir dili ve o dilin kelimelerini bilmek yazıyı yazı yapar"

Çevirmenlik yaptığınız için soruyorum bu soruyu ama film eleştirisi bağlamında da cevaplayabilirsiniz. Kelime bilgisi yazıya nasıl bir atmosfer sunar? Doğru kelimeler ve metin kurgusu arasında nasıl bir ilişki var?

Bir dili ve o dilin kelimelerini bilmek yazıya atmosfer sunmakla kalmaz, yazıyı yazı yapar. Kelime bilginiz zayıfsa zaten meramınızı anlatamazsınız. Kendi dilini doğru dürüst bilmeyen bir insan ne cesaretle eleştiri ya da deneme, hikâye vb. yazmaya kalkar, bilemiyorum. Çeviride ise durum büsbütün vahim. Diline hâkim olamayan ama ille de yazmak isteyenlere dilimizin iyi yazarlarını sık sık okumalarını tavsiye ederim.
 

 

"İyi niyetle de olsa cinsiyet ayrımı yapılmamasını tercih ederdim"

Türkiye şartlarında bir kadın olarak, üstelik çok yönlü üretimlerde bulunmuş biri olarak gazetecilik ve sinemada kadın olma pratiğine dair neler söylemek istersiniz? Kadın olduğunuz için yapamayacağınızı düşündüğünüz şeyler karşınıza çıktı mı?

Türkiye'de gazetecilikte, sinemada, başka mesleklerde kadın olma pratiğinden herkes artık iyi-kötü haberdardır sanıyorum. Kadın olduğum için herhangi bir şeyi yapamayacağımı düşünmedim ama böyle düşünen epeyce insanla karşılaştım. Onun içindir ki bu iki meslek kolunu ve başkalarını seçmiş olanlar arasında, iyi niyetle de olsa cinsiyet ayrımı yapılmamasını tercih ederdim.


Şimdiye kadar izlediğiniz filmler içinden 3 sahne seçmenizi istesem, bunlar hangi filmler, hangi sahneler olurdu ve neden?

Şöyle söyleyeyim: dediğim gibi küçük yaştan beri film izliyorum. Şimdi de 84 yaşındayım. 8 yaşından itibaren gördüklerimi anladığımı varsayacak olursak, 75 yıldan fazladır film izliyorum demektir. Filmleri de hatırlamıyorum, sahneleri de. Neden olduğunu hatırlayacağımı sanmak ise daha da insafsızlık olur.


Türk sinemasının dağıtımdan içerik üretimine bazı güncel sorunları var. Sizin gözlemledikleriniz neler, böyle bir atmosferde Türk sinemasının geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?

Türk sinemasının her zaman maddi sorunları olmuştur. İçerik üretimine gelince, televizyon ile kimi hoşgörülü festivaller ve yarışmalar dışında yönetmenlerin bu konuda hayli dikkatli olduklarına inanıyorum. Türk filmleri de uluslararası sinema alanında yıllardır önemli ödüller alıyorlar. Bizim de epeyce yılımız bu sinemanın geleceği hakkında umutsuz olan kişilerin sorularını, onlar kadar kötümser olmadığımız şeklinde cevaplayarak geçti. Daha iyi olacağına inanıyorum. Yeter ki gerekli olan maddiyat sağlanabilsin.


Bir filmin sonunu değiştirmek isteseniz, bu hangisi olurdu?

Mutlaka bir edebiyat eserinden uyarlanmış ama insanda yönetmen kitabı okuma zahmetine katlanmamış duygusu uyandıran bir film (yerli-yabancı) olurdu. Ben ilkokul yaşındayken annemle Atlas'ta izlediğimiz "Kilimanjaro'nun Karları"nın üç başrol oyuncusundan Ava Gardner'in karakterinin öleceğinden emin olduğum için neredeyse yarım saat hüngür hüngür ağlamıştım. Annem de onu rezil ettiğimi söylemişti. Ama ağlamakta haklıydım. Çünkü daha önceden kitabı okumuştum, orada ölüyordu ve finali değiştirecekleri hiç aklıma gelmemişti.


"Sinemanın kusursuz bir hâl aldığını düşünmüyorum"

Sinemaya başladığınız dönemden günümüze ne değişti? Teknik olarak sinema, teknoloji de eklenince kusursuz bir hâl aldı ama içerik için her zaman aynı şeyi düşünemiyoruz. Peki sizi şaşırtan en önemli yenilikler neler oldu?

Eğer o sıralarda yetişkin bir sinema seyircisi olsaydım, ses ve renk beni hayli şaşırtırdı. Sinemaskopu hiç sevmedim. Siyah-beyazı hep tercih etmişimdir. Ama uygun bir ses çoğu zaman sessiz filmden daha iyidir. Teknik olarak kusursuz kalmaları da filmlere bugünün seyircisinin gözüyle bakınca bir artı koyuyor. Dolayısıyla sinemanın kusursuz bir hâl aldığını düşünmüyorum. İçeriğe gelince, 1940'lı ve 50'li yılların filmlerinde (özellikle Avrupa filmlerinde) çok sağlam içerikler bulabilirsiniz.


Filmler üzerinden unutamadığınız bir anınızı paylaşabilir misiniz? Bu bir tanışıklıkta olabilir, sizde etki bırakan bir olay da olabilir?

Hepsinin üstüne yükselen bir olay şu anda aklıma gelmiyor.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU