Mardin Barosu Kitap Fuarı "Onur Yazarı" Îrfan Amîda: Mardin salt bir turistik mekân olarak algılanmamalı

Metin Aydın ile Roza Tulga Independent Türkçe için Îrfan Amîda ile konuştu

Şair, yazar ve çevirmen Îrfan Amîda

Bu röportaj, yazarın kişisel kırılma ve geri çekilme döneminden yeniden kamusal alana dönüşünü, Mardin Barosu'nun kitap fuarı üzerinden anlatıyor.

Ancak mesele yalnızca bir davet ve onur yazarlığı değil; aynı zamanda Kürt edebiyatının görünürlüğü, çok dilli bir kentin kültürel hafızası ve edebiyatın politik-toplumsal işlevi üzerine derin bir düşünme alanı.

Söyleşi boyunca yazar, edebiyatı bir "meslek" ya da "görev" olarak değil, yaşamın kendisi ve ilişkisel bir deneyim olarak tanımlıyor.

Hafızasızlaşma, ötekine kapanma, tek merkezli anlatıların tehlikesi ve kentin kültürel talanı gibi meseleler üzerinden güçlü bir eleştirel hat kuruyor.

Mardin ise sadece bir mekân değil, çok katmanlı bir hafıza ve yazının jeopolitiği olarak konumlanıyor.
 

Îrfan Amîda, Independent Türkçe için Metin Aydın ile Roza Tulga'nın sorularını yanıtladı
Îrfan Amîda, Independent Türkçe için, Metin Aydın ile Roza Tulga'nın sorularını yanıtladı

 

Mardin Barosu tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen kitap fuarında "onur yazarı" seçildiniz. Okurlarınızla böylesine anlamlı bir atmosferde buluşmak sizin için nasıl bir duygu ifade ediyor?

Aslında bunu biraz kişisel bir yerden de daha Kürt edebiyatının içinde bulunduğu durum üzerinden de anlatmam gerekiyor. Kişisel bir yerden söylemem gerekirse eğer, epey bir süredir çekildiğim, umutsuzluğu bir hak olarak tanımladığım/buna kendimi inandırmaya çalıştığım bir dönemde böyle bir davetin gelmesi ve daha da önemlisi içinin boş olmaması, oldukça hakiki bir yaklaşımın varlığı bendeki tereddütleri giderdi ve samimiyetle söylemeliyim Avukat Serdar Gümüş ve Ömer Gültekin'in benimle konuşmaları beni ikna etti. Gerekçelerini sıraladıklarında ve özellikle de "Kitap Fuarı"nı gerçekleştirme gerekçelerini de eklediklerinde kabul ettim. İfade etmemde bir sakınca görmüyorum, çok gurur verici oldu benim adıma. Bu bir anlamda yeniden güneşe çıkma duygusunu da işaret ediyordu benim için. Çekildiğim yerden çıkmak anlamı taşıyordu. Biraz perdeyi aralamak... sorumluluk/sesine soluğuna yeniden sahip çıkmak olarak da bir görev tanımı olduğu bilinci de uyandırdı. Bunu da ayrıca sevdiğimi belirtmemde bir sakınca yok.

Avukat Serdar Gümüş -ki ona artık Serdar demek istiyorum- Mardin Barosu Dil hakları komisyonu olarak Mardin'in çok dilli yapısına özenle vurgu yapması, daha önce yapılanı örneklemesi ve bunu hem Mardin'in dilleri hem de bu dillerde yapılan edebiyatı görünür kılmak, tabiri caizse "mekânın sahibi dillere mekanlarını açma" iradelerini ifade edince bunu Kürt edebiyatı açısından da oldukça anlamlı buldum. Örneği az olan bir uygulamayı ısrarla isteyip bunun Kürt edebiyatı açısından anlamlı olacağını ifade etmeleri beni de ciddi anlamda ikna etti.

"Gîyayê hewşê"nin acılığına bir nebze tad katma istekleri de bence Kürt edebiyatı açısından beni oldukça aşan bir duygu ve duruş haliydi ve bu yüzden de hayır demek oldukça anlamsız kalacaktı. 

Tam da bu bağlamdan hareketle aslında biraz da utana sıkıla halimi aşmam kolaylaştı diyebilirim. Ama özellikle bir noktayı belirtmeden geçemeyeceğim. Bunu söylemesem büyük haksızlık olur. Okurların yanında yazar arkadaşların teveccühü beni ciddi anlamda onore etti. 
 

Îrfan Amîda, Mardin Barosu tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen kitap fuarında "Onur Yazarı" seçildi
Îrfan Amîda, Mardin Barosu tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen kitap fuarında "onur yazarı" seçildi

 

Ödül töreninde oldukça içten ve spontan bir konuşma yaptınız. Okurlarımız için o konuşmanızın temel mesajlarını ve duygusal arka planını özetleyebilir misiniz? 

Evet oldukça içtendi. İki nokta üzerinde durduğumu hatırlıyorum. Halen ve devamla aynı fikirde olacağım. Benim için çok gurur verici ama eğer bana öneri ile gelselerdi kesinlikle benden önce önereceğim birçok yazar, yayıncı ve araştırmacı vardı. Benim kadar ve benden daha fazla emek sarf edenler vardı. Hem Kürtçe hem Kürt edebiyatı, hem de Süryaniceye dair çalışmalar yapan arkadaşlar vardı önereceğim ki isimlerini orada söyledim. 

Ayrıca şunu da çok iyi biliyor ve öncesinde ifade ettiğimi hatırlıyorum. Bu davet "en iyi yazara" yapılmış bir davet değildi. Bu emeğe yapılmış bir davetti ve belki dahası.

Bunun yanı sıra özellikle bir noktaya dikkat çekmek istemiştim. Bir baro neden kitap günleri düzenler? Hukuk kitapları ve bu minvalde bir çalışmanın çok dışında bir kitap fuarını niye görev edinir, diye sormuş ve bunun nedenlerinden bağımsız olarak bunun bir "DURUM" olduğunu ifade ettim. Baro başkanı sayın Avukat Ahmet Duyan ve diller komisyonu adına Avukat Serdar Gümüş aslında bize hukuk mücadelesinin sadece "duruşma salonları"yla sınırlı olmadığını gösterdiler. Çok doğru bir yerden fiili bir hukuk mücadelesi verdiklerini gösterdiler.

Bu bir savunma halidir. Bu bir durumdur. Mardin de yapılan kitap fuarlarında Mardin'in esas/ana dillerinin yok sayılması "bilinmeyen"e itelenmesine karşı bir savunma fiili. Bunun kendi esas faaliyet alanlarında olduğu bilincinde olmaları çok ama çok anlamlı bir pratiktir.

Bu aynı zamanda geri kalanların ne yapmaları gerektiğini ve bu duruma göre kendilerini konumlandırmaları gerektiği gerçeğini de ortaya çıkardı. Bu epeydir "politik olanın", "ontolojik olanın" önünde gittiği bir atmosferde, konuyu "esastan" konuşmak gerektiğini hatırlatan bir yerden okunması gereken bir pratik olduğuna vurgu yapmak istedim. Bu durumdan dolayı çok içten bir teşekkür etmek etmek istedim Mardin Barosuna.


Eserlerinizi henüz tanımayan bir okura kendi edebiyatınızı anlatmanız gerekseydi, hangi kelimelerle tarif ederdiniz? Yazınsal dünyanızın merkezinde neler yer alıyor?

Umarım böyle bir şey gerekmez. Gerektiği zamanlar olmuyor değil elbette. Ama yine de eserlerimi okumayan biriyle eserlerimi konuşmak sanırım her yazar kadar zor gelir/geliyor bana da. Eserleri okuyan biriyle deneyimlerimi tartışabilirim, yaklaşımlarımı, bakma ve görme biçimlerimi konuşabilirim. Kişisel deneyimin nerede durduğuna dair tartışabiliriz ama eserleri okumayan birine eserler hakkında ne tür şerler söylenir ki? Bir satıcı/pazarlamacı ruh haline sokabilir yazarı. O yüzden samimiyetle ifade edeyim ki "tarif" etmemeyi tercih ediyorum.


Bir yazar olarak sizi en çok kaygılandıran şey nedir? Yazının, hafızanın ya da insanlığın geleceğine dair endişeniz var mı?

Bir insan olarak var kaygılarım. Tabii ki bir yazar olarak da var. Öncelikli söylemem gereken şeyler var. İnsan zaman ve mekândan beri değildir. Bu yüzden daha "burası" ve "şimdi"ye dair kaygılarımdan başlamak doğruya uzak olmaz. Edebiyat bir zeminde ve bir zamanda yazılır. Bu jeopolitik olana da gönderme yapmayı, jeopolitik olanı gözetmeyi zorunlu kılar.

Aynı bağlam üzerinden, bir zeminde yazılan edebiyatın kendisi de bir zemin olur. Bir zaman olur. Hem zemine hem zamana müdahil olarak bir zemin ve zaman yaratır. Ve doğaldır ki edebiyat da bir jeopolitik olur. Edebiyatın/yazının yarattığı zemini korumak, oradan bir varoluş üretildiğini unutmamak gerekir.

Bunun yanı sıra edebiyat kişisel bir deneyimdir. Yazanın kişisel görüşü, bakması, algılaması, müdahalesi, manipülasyonu hatta... tam da bu noktada ve anlamda kişisel olmaktan sosyolojik olana doğru evrilir. Çünkü sosyoloji ilişkiseldir. Anlatı da öteki için olduğundan ilişkiseldir. Ve bu ilişki bizi toplum yapar.

Bütün sanat alanları ve zeminleri için geçerlidir elbette. Başkalarının deneyiminden kendimizi alıkoymak, fenomenolojik olandan beri durmak ilişkisel olandan beri durmak anlamına gelir. Bu sosyolojik soruna/halk olma sorununa yol açar kanımca. Bu tıpkı atasözlerini, deyimleri, müziği, masalı, fıkrayı, mekânı yok sayarak milletleşmek sosyalleşmeyi beklemek anlamına gelir. Bu doğrudan hafızasızlık halidir. Çok içerde bir yer gibi gelir insana hafıza ama dışarıya dairdir. Dışarının bizdeki hali/yeridir.

Sanırım burada, tam da uzatılacak/uzatılabilecek bir yerde durmakta sakınca yok. Kaygıya yol açan durum bu benim için. Epeydir diyebileceğim bir zaman dilimidir ki ilişkisel olanın durumuna dair kaygılarım var. Sanata, edebiyata ve bilime dair kişisel deneyimlerden uzaklaşmış bir toplum halini aldık.

Kişisel deneyimlerden uzaklaştıkça öteki ile de uzaklaşıyoruz. İlişkisel olandan uzaklaşıyoruz ve başkasının sesi, bakışı, duruşu, görünüşü bir tehdit gibi algılanır oldu. Başkasının durduğu yer işgal ve ilhak edilmiş bir yer gibi algılanır oldu. Kentlerin bu derece talan edilmesi, kentte bu derece şiddete meyletmek söz ile aramıza koyduğumuz (istemeyerek dahi olsa) mesafeden kaynaklanıyor.

Bir başucu kitabı olmayanın, benim/bizim dediği bir şarkısı olmayanın, favori filmi/tiyatro oyunu olmayanın vazgeçmeyeceği şey yoktur gibi geliyor bana. Tam da bu bağlamda yaşanan şeyler, her gün gördüğümüz şeyler kaygılandırıyor, korkutuyor. Ötekini görmek, duymak insan sağlığı, zihin sağlığı ve kollektif hafıza için olmazsa olmaz... çok yerelden, çok buradan gibi gelebilir ama çok da buradayım zaten... 
 

 

Eserleriniz için sıkça "susturulmuş seslerin ve unutulmuş hikâyelerin yazarı" değerlendirmesi yapılıyor. Bu tanımlama size nasıl bir sorumluluk yüklüyor?

Böyle bir tanımlamaya hayır demeyeceğim açıkçası. Demek istemiyorum. Bu çok kıymetli bir şey benim için. Edebiyat böyle de bir şey sanırım. Belki de kendime dair bir şeyi açıkça ifade etmeliyim. Benim en çok dikkatimi çekenler belki de sesini ancak gürültüye katabilenler ile sesini kuytuya sakınanlar. Yaranın izini taşıyan seslerdir. Saklanandır. Hem gürültü hem kuytu saklar çünkü.  Kuytunun kıyısına uğramak, gürültüye kulak kabartmak, göz atmak anlamlı. Yoksa unutulur eskir hikayelerin bir kısmı/kimi hikayeler. Hikayeler çokça eskidi mi eksilir toplum. Farkına varmadan eskir hatta.

Edebiyat bazen o kadar çok tek merkezden (vortisist) olur ki sadece burada ve buraya yazar ki etrafına kör olur. Ya da bazen o kadar çok yine vortisist ama oraya angaje yazar ki içine kör olur. Bu ötekini görmeyen, duymayan, edebiyatçının, sanatçının deneyiminden uzak duran kişinin edebiyatçı versiyonu olur. Bu yüzden kimin ne konuştuğu kadar kimin ne sustuğu da kıymetlidir benim için.

Onu görmemek gözün salt görünür ve kolay olana mahkûm olması demek, onu duymamak kulağın salt işitsel olana duyulana sığınması demek. Duyuların salt işlevi ile edebiyat yapmak eksiltir. O yüzden bakmak, ara ara durduğum yeri değiştirmek, baktığım yeri değiştirmek, kulak kabartmak ve karşılaşmanın tahrip edici gücünün caydırıcılığına direnme sorumluluğu hissediyorum. 


Bir an için kitaplarınızdaki tüm karakterlerin aynı masanın etrafında toplandığını düşünelim. Onlarla nasıl bir sohbet gerçekleşirdi? Karakterleriniz size ne söyler, siz onlara ne cevap verirdiniz?

Beni karşı karşıya getirmeseniz sevinirim. Böyle bir kurguyu birileri yazabilir. Kendileri için de başka yazarları da... ama o ben olmam. Olmamalıyım. Çoğuyla aramda sahici mesafeler var. Hatta hepsiyle. Bir tek son kitabımdaki (henüz basıma hazırlanıyor, DİNOLOG) karakter (ler) le her an tartışıyor konuşuyoruz ama diğerleriyle bir daha karşılaşmak istemiyorum sanırım. Çoğuyla aynı fikirde değilim üstelik.

Bir tek "Pêşangeha Sûretan" romanımdaki Zelal karakteriyle karşılaşmak durumu gerçekleşirse defterini sorabilirim. Ya da o bana neden yazmadın o halde, madem ardımda bir defter bıraktın diye. Ona da muhtemelen eveleyip geveler bir sürü inandırıcı olmayan sebep ileri sürerim.

Ki adım gibi biliyorum Zelal bu sebeplerin hiçbirine inanmaz ve saldırganlaşır. Israrın şiddetinden sakınmaz. Hatta "sen altından kalkamazsın çünkü ben asla bir defter tutmam" diyebilir. Şervana davrandığı gibi davranabilir bana. Ben de çok iyi biliyorum ki onun bu denli tahrik etmesi beni defteri yazmaya itmez. O yüzden çok da karşılaşmak istemem sanırım.
 

 

"Derî vekirî Bihêlin wê Hechecîk Vegerin" romanında Osman'la konuşabilirdim belki. Nusaybin'de onun damında bakışımızı herhangi bir mülkün kesmediği bir "kente" ve "geceye", mülkiyete, gitmeye, dönmeye, içeriye, daha içeriye, susmaya dair. Ya da Melé Selim ile onun görmediği bir anda aynı dolmuşta olmak, onun nasıl soluduğunu, uzaklaşmanın, yabancılaşmanın, kendine dair olanı bırakıp kendine dair olana kendinden uzaklaşarak nasıl gidildiğini görmek, parçalanmak aynı anda ayrı yerlere gitmenin insanda oluşturduğu yaranın ne zaman kabuk bağlamaya başladığını görmek ama onunla konuşmaya cesaret edememek isterdim ki cesaret edemezdim.

Bunları tek tek yapmak belki ama hepsiyle oturmak asla. Ben çok agresifleşirdim. Aslında belki de bunları tek tek de yapmak istemezdim. Dediğim gibi aramızın iyi olduğu tek bir karakter yok sanırım. Yeni çıkacak kitap hariç.
 

 

Hafızası yaralanmış, geçmişiyle bağı zayıflatılmış toplumların iyileşmesinde edebiyatın bir rolü olabilir mi? Hakikatin sürekli değişen yüzüne karşı edebiyat nasıl bir tanıklık sunuyor?

Zaman ve mekân ile bağı koparılmış toplumların, ki bu çoğunlukla müstemleke toplumlardır, dili, edebiyatı sanatı da zaman ve mekândan kopup başka bir yüzey ve köşeler inşa etmek zorundadır. Ya bunu yapacaktır ya da evvel zamanda ısrar edecektir. Oysa evvelde ısrarın zamana karşı korunak olduğu salt yanılsamadır.

Bu bağlamda üzerinde yaşadığı yüzeyde yaşanan kırıklar anlatı yüzeyinde de kırılmalar yaşanmasına yol açar ve doğal olarak çok yüzeyli ve çok köşeli (keskin köşeleri olan)anlatı yüzeyleri oluşmasına yol açar. Uzaktan bakınca tek gibi görünmesine rağmen yakından bakınca zaman zaman birbiri üzerine binen yüzeyler/tabakalar görünür. Çoğu zaman içerde/o yüzeyde duran da bu kırıkları ve çoklu yüzeyi görmeyebilir. Edebiyat bunu görmeli.

Bunun için (tekraren) ne içeriye ne dışarıya kör olmalı. Hep oraya bakmanın körlüğü ile hep buraya bakmanın körlüğü aynı asaya ihtiyaç duyar. Oysa o kırıkları görmeli. Yüzeydeki kırıkları da zamandaki kırıkları da. Zamandaki kırıkları görmenin en etkili yoludur diskroni. Bu aynı anda çok katmanlı olanı/çok katmanlı anlatıyı zorunlu kılar. Bu hafızayı onardığı kadar inşa da eder. Yoksa tek merkezli tek yüzeyli anlatı geri kalan coğrafyanın yitimine yol açar.
 

 

Bugünün dünyasında edebiyatın temel görevi nedir? Tanıklık etmek, direnmek, hatırlatmak ya da yeni hayaller kurmak mı? Bu bağlamda bir cümlenin ya da bir dizenin kalıcı olmasını sağlayan şey sizce nedir?

Birçok işareti olan soru. Bugünün dünyası deyince düne işaret eden bir tarafı da var. Ayrıca edebiyatın temel görevi derken de başkaca görevleri olduğunu da işaret ediyor ki bunu da sıralıyor ve hiç de doğrudan reddedilecek şeyler değil. Ama tartışılagelen şeyler. 

Gerçekten dünün, önceki günün bugünün dünyası var mı? Varsa parametreleri de vardır. Doğal olarak bugünün sosyolojisi, bugünün ekonomisi, bugünün bilimi ve bugünün sanatı kültürü edebiyatı da olur. Bunlar arasında senkronik ve bir birbirini tamamlayan bir ilişki aramak büyük bir yanılgı olur edebiyat açısından. Edebiyat bazen bugüne direnir.

Bazen yarın için diyalektik olanı/tarihi biraz itekler. Anagnorisise bir kaderci gibi yaklaşmaz, öfkelenir. Ya da bir kıvılcım olarak görür. Bu çok yaşamsal bir şeydir. Hakikidir aslında. Tam da buradan bakarak edebiyatın bir görevi yoktur işte diyebiliriz. Bu bir görev değildir, bu yaşamın kendisidir. Geri kalan değişkenlerin tamamının durduğunu varsayarsak, edebiyat tümüyle bir deneyimdir. Doğal olarak yaşamsaldır. Kurgu olması, başkasına dair olması onu deneyim olmaktan çıkarmaz. Bu yüzden edebiyat tarihten daha gerçekçidir. Ayrıca günümüz dünyası dediğiniz yerde, dışarıda, sokakta trafikte yaşanan bir olayı bir kurgu gibi yazsanız inanamayacak milyonlar çıkar. Gerçek kurgudan daha inanılmaz, kurgu gerçekten daha inandırıcı olabiliyor yani. 

Bir şeyi daha belirtmek gerekiyor sanki. Dünün dünyası tek bir fotoğrafa sığmıyordu sanırım. Bugünün dünyası da tek bir fotoğrafa sığmaz. Çok parçalı bir dünya var. Her parça kendi içinde çoklu parçaya bölünüyor ve çok katmanlı bir dünya oluşuyor. Tek bir dünya olmayınca tek bir edebiyat tek bir görev de olmuyor. Ya da bir şeye karşılık gelmek, bir yere denk gelmek bağlamında. Bir yere ait olmak bir zamana denk gelmek zorunda edebiyat tam da bu bağlamda. Bir anlatı yüzey/yüzeyleri inşa ediyorsa bir anlatı zamanı, anlatılan zaman ve okunacak zamana kapı aralamak onu bir yere ait yapar. Bir jeopolitiğe dönüşmek aslında. Onu kalıcı yapacak olan da budur.
 

Eserlerinizi Mardin'de kaleme alıyorsunuz. Bu kadim kentin çok katmanlı hafızası, sesleri ve renkleri yazınıza nasıl yansıyor? Bir yanda tarihsel ve kültürel derinliğiyle Mardin, diğer yanda küresel tüketim kültürünün baskısı altındaki günümüz kenti… Bu iki Mardin arasında nasıl bir karşılaştırma yapardınız?

Bunun nasıl yansıdığını eserlerim anlatmalı. Yani benden dinlemek yerine eserlerden dinlenmeli bence. Ayrıca eserlerimde mutlak anlama ve anlatıya yaslanmadığımı, alan bırakan çok katmanlı bir yapının var olduğunu okuru inşa ettiğim ya da kastettiğim anlama mecbur bırakmak yerine anlam inşasına dahil eden bir alan bıraktığıma inanıyorum.

Çok buraya dair olmakla beraber bir zamana dair olmakla beraber salt buraya ve tek zemini olan bir anlatı olmadığını da söyleyebilirim. Çok buraya dair deyince elbette; Mardin ve renklerini işaret edebiliyorum. Tarihsel toplumsal hafızaya dair olduğunu işaret ediyorum. Ve ne yazık ki bunları söylerken de sıkılıyorum çünkü biraz önce de belirtmiştim. Kendimi pazarlamacı/satıcı gibi hissetmeme bir şeyi parlatmaya reklamını yapmaya çalışıyormuşum gibi hissediyorum.

O yüzden okurun kendisiyle okuduğu şey, reddettiği ya da benimsediği şeye dair konuşabilirim. Bence bunu burada tekrar ile bırakmalıyım. Çok buraya dair ama oraya kör değil. Bir zamana ve zemine dair ama kronolojik değil.
 

Îrfan Amîda, Mardin Barosu ile Dilsel ve Kültürel Haklar Komisyonu tarafından organize edilen "Kitap Günleri Etkinliği"nin onur konuğu oldu
Îrfan Amîda, Mardin Barosu ile Dilsel ve Kültürel Haklar Komisyonu tarafından organize edilen "Kitap Günleri Etkinliği"nin onur konuğu oldu

 

3 gün boyunca süren Mardin Kitap Fuarı'nı bir yazar gözüyle nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tür etkinliklerin kent kültürüne katkısı konusunda neler düşünüyorsunuz? Geleceğe yönelik önerileriniz nelerdir?

Çok anlamlı buluyorum. Hem okur olarak hem de yazar olarak. Ben çok organik ve hakiki bulduğumu belirtmeliyim. Bunda elbette Mardin Barosu, başkanıyla, çalışanı, üyeleriyle ve özellikle üç gün boyunca erkenden gelip bütün heyecanı gün boyu yaşayan Serdar'ın katkılarını belirtmem gerekir. Ayrıca katılım sağlayan yayınevleri ve yazarlar da bence çok güzel renk kattılar. Tartışmaya değer bir durumun var olduğu/bir yaranın var olduğunu da es geçemem. Bence o yarayı açık bırakmakta fayda var. Buna rağmen çok değerliydi/anlamlıydı. 

Bir kenti kültürel faaliyetlerden, kültürel üretimden koparmak ya da muktedirlerin belirlediği bir kültürel kimliğe mahkûm etmek, üniter dil şiddetine mahkûm etmek telafisi giderek güçleşen sorunlara, kimliksizliğe yol açar. Bence bu tür faaliyetlerin yanı sıra kültürel sanatsal faaliyetler artmalı, kenti görmeli kenti dile getirmeli. Diller ve dinler şehri söylemini bir turistik meta olmaktan çıkarıp yaşayan bir organizmaya çevirmeli.

Bunun yolu edebiyattır-sanattır. Tam da Mardin Bienalinin yapıldığı bir döneme denk gelmişken belirtmekte fayda görüyorum. Dışarıdan Mardin salt bir turistik mekân olarak algılanmamalı diyorsak bu dışarıdan üsttenci ve oryantal olanın yerine gerçekten dilleri yaşanılır kılacak, farklılıkları var edecek bir çalışmayı daha fazla ertelememeliyiz.


Son olarak; Mardin Barosu tarafından düzenlenen 2. Kitap Fuarı'nda "onur yazarı" seçilmeniz dolayısıyla sizi kutluyor ve son sözü size bırakıyoruz. Okurlarınıza ve Mardin'e dair söylemek istediğiniz son cümleler neler?

Teşekkür etmek iyi bir son sözdür. Ama Mardin'e dair şunu bir "çokça" tekrar olsa da söylemeliyim. Çok fazla yol gözleyince oraya bakıyoruz. Sürekli oraya bakmak buraya kör eder.
 

 

Şair, yazar ve çevirmen Îrfan Amîda 

1968 yılında Mardin'e bağlı Qesrê Köyü'nde doğdu. Îrfan Amîda, Dicle Üniversitesi Tarih Bölümü'nden mezun oldu. 2014 yılında Artuklu Üniversitesi, Kürt Dili ve Kültürü Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. 1991-1992 yılları arasında NÇM'de (Mezopotamya Kültür Merkezi) Kürt kültürü ve folkloru alanında çalıştı. İlk yazılarını ve şiirlerini o dönemde Rewşen dergisinde yayımladı. Kürtçenin Kurmanci lehçesinde yazdığı şiirlerini Dîmenên Derizî, Nameyên Nabersivin, Şopa Neşûştî ve Zaremya adlı kitaplarında topladı. Şiirleri dışında, Pêşangeha Sûretan adlı bir romanı yayımlanmıştır. Şiir ve roman dışında, birçok internet sitesinde ve Azadiya Welat, Evrensel ve Özgür Gündem gazetelerinde yazmıştır. Îrfan Amîda, şiirlerinin çoğunda ülkesinin gerçekliğine dikkat çekerek sosyolojik ve siyasi bakımdan ülkesini incelemiştir. Bu bağlamda, tarihi ve folklorik örnekler sık sık şiirlerinde görülmektedir. Fakat bu örnekler, çoğunlukla, biçim bakımından öne çıkar. Birey ile toplum arasında paradoks ve antagonizma da birçok kez Îrfan Amîda'nın şiirlerinde kendini dışa vurur. Amîda'nın romanı da bu bağlamda değerlendirilebilir. Îrfan Amîda, 1994'ten beri Mardin'de yaşamaktadır. Bir emekçi olarak emekçi kesimin mücadelesinde yerini almış ve bir dönem Mardin'de Eğitim-Sen Mardin Şubesi'nin başkanlığını yapmıştır. OHAL kapsamında çıkarılan 23 Temmuz 2016 tarihli ve 29779 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca sürgün edildi. Yıllardır öğretmenlik yapan Îrfan Amîda hâlen Mardin'de öğretmenlik yapıyor. Eserleri: Roman: Pêşangeha Sûretan (Suret Sergisi), Lîs Yayınları, 2011, Şevek Şîzofren (Şizofren bir gece), Lîs Yayınları, 2018 - Derî Vekirî Bihêlin Wê Hechecîk Vegerin (Kapıyı açık bırakın kırlangıçlar gelecek), Lîs Yayınları, 2020. Şiir: Dîmenên Derizî (Çatlak Manzaralar), Sî Yayınları, 2002. Nameyên Nabersivin (Cevapsız Mektuplar), Aram Yayınları, 2003. Şopa Neşûştî (Kalan İz), Lîs Yayınları, 2005. Zaremya (Zaremya), Lîs Yayınları, 2009. Çeviri: Balgîfa Mar (Yılan Yastığı), Murathan Mungan, seçme şiirler, Lal Laleş ile birlikte, Lîs Yayınları, 2007. İnceleme: 264 Qonaxeke Modernîzma Kurdî Helbesta Tîrêjê (Kürtçenin Modernizminin Bir Dönemi Tîrêj Şiiri), Lîs Yayınları, 2016. Makale: Modern Kürt Şiiri, Vecdi Erbay'ın İnatçı Bir Bahar adlı kitabında, Ayrıntı Yayınları, 2012. Helbesta Cegerxwîn, Jînenîgarî, Têkoşîn û Berhemdariya Cegerxwîn (Cegerxwîn'ın Şiiri, Cegerxwîn'ın Yaşamı, Mücadelesi ve Üretkenliği), Davut Özalp, M Yayınları, 2003. Zengeşev. 2025 Lis yayınevi. DİNOLOG adlı eseri de yayına hazırlanıyor.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU