"II. Kambises Taktiği" kitabıyla tanıdığımız Sena Türkmen'in yeni şiir kitabı "Zorba Şifa" okurla buluştu.
Türkmen, yönelttiğimiz bir soru üzerine ring metaforu üzerinden hem şiire hem hayata dair kurduğu gerilimi şöyle özetliyor:
Ring, kırılganlıkla direnç arasındaki gerilimin görünür olduğu bir yer. Hayatta da şiirde de bu gerilimden beslenildiğini düşünüyorum. Kırılmak ve direnç göstermek arasında gidip geliyoruz. Rocky’den ödünç aldığım şey bu gerilimle birlikte düşe kalka devam etme hâli.
"Zorba Şifa" bir boks anlatısı temasıyla açılıyor. Bu bilinçli tercih mi? Yoksa hayatın ve şiirin sert doğası buna uygun mu?
Boks konusu doğrudan Rocky filminden geliyor. Söz konusu açılış şiiri, Rocky filmi için yazdığım bir şiir. Bağ kurduğum filmlere dayalı şiir yazmak hoşuma gidiyor; o bağı somutlaştırmak. Rocky'yi benim için özel kılan şey yalnızca ringde dövüşmesi değil, çok kez kaybeden, tökezleyen ama yine de ayağa kalkmaya çalışan bir karakter olması. Ring, kırılganlıkla direnç arasındaki gerilimin görünür olduğu bir yer. Hayatta da şiirde de bu gerilimden beslenildiğini düşünüyorum. Kırılmak ve direnç göstermek arasında gidip geliyoruz. Rocky'den ödünç aldığım şey bu gerilimle birlikte düşe kalka devam etme hâli.
Şiirin neden ilk şiir olduğuna değinmek gerekirse, kitap müzik terimleriyle isimlendirilmiş bölümlerden oluşuyor. Bölümlerdeki şiirlerin bendeki ritmine ve çıkış noktasındaki ruh hâlime yönelik bir gruplandırma söz konusu. İlk bölüm "con brio". Bu terim müzisyene eseri canlılık ve coşku ile, yüksek enerjili, hareketli ve neşe katarak icra etmesi gerektiğini söyler. Bahse konu şiir Knockdown da bu enerjiyi taşıdığı için kitabın açılışında yer aldı. Şiirin konusu ilk bakışta bir yenilgi anına işaret ediyor gibi görünebilir. Ancak benim için knockdown, maçın sonu değil, ayağa kalkma ihtimalinin başladığı an. Ayağa kalkma ihtimaline kavuşulan anlar, hayatta da coşkunun, hareketin hatta sahici neşenin en yüksek hissedildiği anlardır. Bu nedenle şiirde yalnızca düşüşün değil, hareketin ve devam etme iradesinin de izleri var. Kitabı bu şiirle açmak istememin sebebi buydu; bilinçli bir tercihti.
Oh Cenneti, bütün varoluşumuzu saran inanç gibi temalar etrafında. Peki, şairin kutsalı nelerdir? Şiir ve kendi özelinde seni kutsal yapan nelerdir?
Oh Cenneti bir absürt şiir denemesi. Şiirde inançtan ya da kutsaldan çok, insanın anlam arayışıyla ilgileniyorum.
Kutsal kavramına mesafeliyim. Bir şeyi kutsal kılma, kutsallaştırma gayretinin düşünceyi sakatladığına inanıyorum. Bir şeyi kutsallaştırdığımızda onu sorgulanamaz hâle getirme riskimiz var. Ben şiirde daha çok soru sormaktan, şüphe etmekten, düşünmekten ve hayatın, varlığın, anlamın peşinden gitmekten yanayım.
Kutsallığı dokunulmazlık ve değerliliğin bir aradalığı gibi ele alırsak; şair ve şiir için kutsallığın "dokunulmazlık" fonksiyonunu es geçmeyi tercih ederim. Ancak "değer" fonksiyonu üzerinden bir şeyler söylemek isterim. Bu anlamda ele alabilirsek benim için kutsallık yaşamdan, canlılıktan gelen bir şey. Hayatın içindeki deneyimlere, fikirlere, ilişkilere, duygulara ve karşılaşmalara yüklediğimiz değerle ortaya çıkıyor. İnsana ve canlılığa dair her şey değerlidir; dolayısıyla benim için bunlar kutsallığın kaynağı olabilir. Şiir de benim için benzer bir yerden besleniyor. Büyük hakikatlerden ya da kesin yargılardan çok, yaşamın içindeki küçük ama etkili anlarla ilgileniyorum. Bir duygunun görünür olması, bir deneyimin dile gelebilmesi, insanın kendisiyle ya da başkalarıyla sahici bir bağ kurabilmesi oldukça kıymetli. Bu yüzden şiirde kendi tanımladığım şekilde değerli saydığım şey, herhangi bir inanç ya da ideolojiden ziyade yaşamın kendisi ve ona dikkatle bakabilme çabası. Şiirin de bu dikkatin, merakın ve sorgulamanın alanı olduğunu düşünüyorum.
Tozaltı şiirinde gündelik hayatın bir parçası olan ve çok da görmezden geldiğimiz bir mevzu var: toz. Ama bir yanıyla da evrenin var oluşuna kadar uzanan bir yolculuk. Senin tozunda neler var?
Benim tozumda hem hareket etme-dolanma arzusu hem de soluklanma isteği var. Biraz merak, biraz dünyada yer kaplama çabası. Şiirdeki toz ilk bakışta eylemsizliği, birikmeyi ve ihmal edilmişliği çağrıştırabilir. Ancak biraz yakından bakınca onun da sürekli hareket hâlinde olduğunu görüyoruz. Bir yerden bir yere taşınıyor, dolaşıyor, iz bırakıyor, hikâye biriktiriyor. Bu yönüyle bana insanı hatırlatıyor.
Bir yandan çıkılmayan yataklarda, açılmayan perdelerde, kullanılmayan eşyalarda karşımıza çıkan toz; diğer yandan bizi evrenin hareketine, maddeye, zaman hakkında düşünmeye götürüyor. Şiire iten, ilgimi çeken buydu.
Ayakkabıların tozlanmasıyla dolaşılan yerlerin izini sürmek gibi, insanın da yaşadıklarıyla çevresinde görünmez izler bıraktığını düşünüyorum. Öte yandan sürekli bir yerlere yetişmeye, hareket etmeye zorlanan insanın bazen yalnızca durması da bir ihtiyaç. Bu ihtiyaç da şiirin duygusunun bir parçası. Biraz durabiliriz.
Hiçbir Şey Sezonu, aslında güncel politik ruh hâlimiz. Sen bu karmaşada kendini nasıl konumlandırıyorsun?
Hiçbir Şey Sezonu'nda güncel politik atmosferin etkisi elbette var. Ancak beni ilgilendiren şey günlük siyasetin kendisinden çok, onun insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi nasıl dönüştürdüğü. Şiirin çıkış noktalarından biri Platon'un mağara alegorisiydi. Alegoride yüzleri mağaraya dönük şekilde zincirlenen insanlar dışarıdan vuran gölgeleri gerçek sanırlar, gölgelerin kaynakları hakkında bilgileri olmaz, zamanla o gölgeler tek gerçeklikleri hâline gelir. Bu fikir bana her zaman çok güncel geliyor.
Bugün de bireylerin, kurumların, toplumların zaman zaman gölgelere bakarak yaşadıklarını düşünüyorum. Gerçeğin yerini konfor alanları ve ezberler alıyor. İnsanın "sahte"yi gerçek kılması, gerçekle arasına aşılmaz bir mesafe koyması dert ettiğim şeylerden biri. Şiir bu düşünceden doğdu.
Tabii ki bu karmaşada kendimi dışarıda konumlandıramıyorum. Ben de bu çağın tanığı, bu toplumun bir parçasıyım. Maruz kaldıklarım da mazur gördüklerim de benzer. Bu nedenle şiirde yalnızca başkalarına eleştiri yöneltme gayretinde değilim; sorgulamaya kendimi de dahil ediyorum. Hakikate ulaşmanın zorluğundan yakınmamızı ama ona ulaşmak için neredeyse hiç çaba göstermeyişimizi, zincirlerimizi, üzerimizdeki ölü toprağını sorguluyorum. İnsanı oyalayan ve çok yıpratan şey bazen konforlu görünen alışkanlıklar, tabu hâline gelmiş düşünceler, eşiklere yaklaşamamak da olabiliyor.
Ziyan Menüsü'nde bir ilişkinin kodları sunuluyor. Sence yaşadığımız dönemde ilişkiler neye benziyor?
Ziyan Menüsü bir ilişkiyi menü formunda anlatmaya çalışıyor. Başlangıçları, ana yemekleri, tatlıları olan bir menü bu. Biraz oyunlu bir şiir ama içerisinde soruları da var. Yaşadığımız dönemde çok fazla seçenek, çok fazla dikkat dağıtıcı unsur ve sürekli kendimizi sunma hâli var. Bu da sahici yakınlıkları engelliyor. Sanırım bugün ilişkiler bir yandan yakınlaşma isteği duyup diğer yandan incinmekten korkma çerçevesinde kalıyor. Ziyan Menüsü de biraz bu çelişkinin şiiri. Baktığımızda ilişkiye yaklaştıran şey ile sonrasında "ziyan" olarak görülebilecek hayal kırıklıklarının kaynağı çoğu zaman aynı şey.
Birkaç şiirde ölüm teması var. Malum ölüm çok yaygın bir tema edebiyatta ama senin ölüm anlayışın hayatla iç içe. Buralara nasıl bakıyorsun ve dengeyi nasıl kuruyorsun?
Ölüm elbette edebiyatın en eski ve yaygın temalarından biri. Sanırım bunun temel nedeni, insanın bir gün öleceğinin farkında olan tek canlı olması. Ölümü düşünmek biraz da hayatı düşünmek anlamına geliyor. Ben de son yıllarda yaşadığım yakın kayıplar nedeniyle, ayrıca afetler, kazalar, katliamlar ve savaşlarla birlikte ölümü daha sık düşünür hâle geldim. Belki de yaşlanmakla bağlantılıdır, bilemiyorum.
Ölüm ve yaşam birbirinden ayrı tutulamıyor; ölüm hayatın içine karışmış, gündelik olanla yan yana duran bir gerçek. En büyük acı belki, ama o acıyı yaşarken bile hayatın sıradanlığından kaçamıyoruz. Acımızla kol kola markete gidiyoruz, yemek yapıyoruz, espri yapıyoruz. Yas tutmaya mola verip çiçek suluyoruz, fotoğraf çekiyoruz, toplantıya katılıyoruz.
Ölümün kendisinden çok, ölüm bilgisiyle yaşamak ilgimi çekiyor. Bu bilginin insana tesirini düşünüyorum. Dengeyi de burada kurmaya çalışıyorum sanırım. Ölümü dramatize etmek ya da romantikleştirmek yerine, onu yaşamın kaçınılmaz bir parçası olarak düşünmek. Ölecek olmamız hayatın değerini azaltmıyor; aksine onu daha kıymetli, daha kırılgan ve daha anlamlı kılıyor görüşündeyim.
Presto günümüz Türkiye'sinin belli başlı konuları var. "Ondan kurtul" tonlamasıyla bitiyor. Sence neyden kurtulmamız gerekiyor daha iyi bir ülke için?
Bu şiir ile dışlayıcı ve otoriter dilin mantığını görünür kılmaya çalıştım diyebilirim. Şiirde tekrar eden "Ondan kurtul" ifadesi bana ait bir çağrı değil. Benden, senden, bizden herhangi bir sebeple kurtulmak isteyenin çağrısı. Farklılıkları, itirazı, yoksulluğu, emeği, azınlık kimliklerini, çocukları, kadınları, LGBTİ+ bireyleri, savaş karşıtlarını, hak talep edenleri ve genel olarak uyum göstermeyen herkesi tehdit olarak gören baskıcı zihniyet için bir slogan gibi.
Şiir boyunca kurtulunmak istenen "o" zamiri sürekli değişiyor. Bazen bir maden işçisi, bazen bir çocuk, bazen bir kadın, bazen bir azınlık, bazen de yalnızca soru soran bir insan oluyor. Baskıcı söylem çoğu zaman açık bir şiddet diliyle değil, makul görünen gerekçelerle karşımıza çıkıyor. Ben şiddetin makullüğünü yok etmeye çalıştım. "Ondan kurtul" tekrarının giderek rahatsız edici bir ritme dönüşmesini istedim.
Daha iyi bir ülke için toplum sorunlarını çözmek ve barışçıl bir dil kurmak yerine sürekli yeni suçlular, yeni ötekiler ve yeni hedefler üretme eğiliminden kurtulmamız gerek. İnsanların, canlıların kendisinden değil; bu dışlayıcı dil, bu hedef gösterme alışkanlığı ve farklılıkları tehdit olarak gören zihniyetten kurtulmamız gerek.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish