Türkiye'nin rock starıyla dijital çağın sahtekarlıklarına karşı: "Su gibi yaşlanan" bir Teoman

Yapay zekânın anlamı yok ettiği, her şeyin hızla tüketildiği bu "yeni dünya"da "tutunmak" mümkün mü? Türk rock yıldızı Teoman ile üç gün boyunca WhatsApp üzerinden sürdürdüğümüz; sanat, maneviyat, yaşlanmak ve hakikat üzerine "filtresiz" bir sohbet

Türk rock müziğinin üç kuşaktır dinlenen ismi Teoman, konser sırasında / Fotoğraf: Fulya Canbek

Bildiğimiz dünya değişti. Algoritmaların ve yapay zekânın hayatımızdaki ağırlığı arttıkça, "sıradan insanlar" olarak geleceğe dair kaygılarımız da büyüyor.

Peki bu değişen dünyayı nasıl okuyoruz? Neyi kaybediyoruz, elimizde ne kalıyor?

Bu sorular zihnimde dolaşırken, bir Teoman şarkısı eşliğinde düşünmeden edemedim:

Acaba Teoman bu "yeni dünya"yı nasıl yorumlar?


Bu söyleşi nasıl ortaya çıktı?

Bu söyleşi klasik bir soru-cevap olarak başlamadı. Teoman'a yapay zekâ devrimi ile değişen dünya üzerine konuşacağımız bir söyleşi yayını teklifinde bulundum. 

Teoman teklifi olumlu karşıladı. Neler hakkında konuşmak istediğimi kendisine "uzun uzun yazarak" anlatmamı istedi.

Bense oldukça uzun yazarak anlattım. Öyle ki, insanların birkaç cümleden fazlasını okumaya tahammül etmekte zorlandığı bu "hız çağı"nda Teoman'ın uzun mesajlarımı ilgiyle okuması ayrıca memnuniyet vericiydi.

Söyleşi yayınının ana çerçevesini oluşturmak için WhatsApp üzerinden sürdüğümüz yazışmayı, bir noktada söyleşi halinde yayımlamaya karar vererek sürdürdük.

Böylelikle, üç gün boyunca WhatsApp üzerinden yazışarak söyleşiyi tamamladık.
 

Fotoğraf: Seda Açıkoğlu
Fotoğraf: Seda Açıkoğlu

 

*Aşağıda okuyacağınız söyleşi, bu üç günlük yazışmanın mümkün olduğunca doğal akışını koruyacak şekilde hazırlandı. Teoman'ın anlatımını ve konuşma dilini korumak adına yalnızca gerekli tashih ve editoryal düzenlemeler yapıldı.

*Söyleşinin nasıl başladığını göstermek için önce kendisine gönderdiğim mesajı aktarıyorum:
 

Biraz fazla uzun olacak. Sorulardan ziyade fikri açmak niyetiyle yazıyorum bunları daha çok. Çünkü bir sanatçıya sorularımı yönelteceğimi biliyorum ancak aslında bir sosyolog ile bugün hemen herkesin dertlendiği meseleleri, kendi sektörü üzerinden konuşmak niyetindeyim. Zira tarihsel anlamda tekrar etse de yine bir dönüşümün, değişimin etkisinde olduğumuz konuşuluyor, hatta bu artık daha sık dillendiriliyor. Bu da en çok "eski dünya"yı da "tadan" 80 ve öncesi kuşağı kaygılandırıyor gibi. Herkes bir şeylerden kaygılanıyor. İşçisi, doktoru, müzisyeni, ev hanımı, ebeveyni ayırmadan herkes "bir şeylerin artık eskisi gibi olmadığını veya olmayacağını" fark ediyor ve kendi payına dertleniyor.

Örneğin ben, gazetecilik kimliğimden önce bir anneyim. "Çocuklarım bundan sonra nasıl bir dünyada yaşayacak? Bizim dünyamızdan herhangi bir şey onların dünyasında da anlam ifade edecek mi?" Bunlar ebeveynlik açısından kaygılarım. Mesleki anlamda ise kendi mesleğimizde, medyada da bir baskı hissediyoruz. "Zaman değişti" deniliyor ve algoritmalara hizmet edecek, kısa, hatta okura/izleyiciye (dönemin diliyle) "kanca atacak" içerikler üretiliyor. Bazen bu, insanı kukla gibi hissettiriyor... Kendin olma şansını bazen seve seve, bazen de "mecburiyetlerle" bu "yeni dile" feda etmen isteniyor. İçerik, anlam, üretim, emek ise önemli değilmiş gibi anlatılıyor.

Ancak ben bunun da doğru olmadığını düşünenlerdenim. Yani geleceği gören bir kâhin değiliz hiçbirimiz, elbette "yarın" ne olacağını bilemiyoruz. Bizimkiler sadece öngörü, tahminden ibaret. Ancak ben emeğin değer kaybetmeyeceğini, fakat biçim değiştireceğini düşünenlerdenim. Bunun birçok örneği var.

Müzik sektöründe de şimdi yeni yeni, müzisyenlerin bunları dillendirdiğini görüyoruz. Ürettikleri onca eserin görülmediğini; takipçi sayısının önemsendiğini dile getiriyorlar. 

Ancak bir yandan da bugün Düş Sokağı Sakinleri yeniden konuşuluyor, Şebnem Ferah müziğe geri dönüyor, Özlem Tekin'in müziğe dönmesi için teklifler yapılıyor… Yani kitlelerin "eski"ye özlemini yakalayan bir hava oluşuyor.

Zaten söyleşiyi Teoman'la yapmak istememin nedeni de tam burada ortaya çıkıyor. 90'lardan beri üreten, kendi çizgisinden vazgeçmeyen ve hâlen birçok kuşağın dinleyip takip ettiği bir sanatçı olarak karşımızdasınız. Bunun elbette arka planda handikapları, iniş çıkışları vardır. Zira müziği bıraktığınız döneme dair verdiğiniz röportajları da hatırlıyorum…

Bir formülü yok belki ama Neo Skola'daki sözlerinizi anımsıyorum; "Zamparanın Ölümü" şarkısının 20 küsur yıl sonra "trend" olmasına dair söylediklerinizi... Değişen dünyada değişen ilişkiler üzerinden yorumlamanız ve üretimden alacağınız zevke odaklanıp sonucu düşünmemek üzerine…

Kim neyi doğru yapıyor ya da neyi nasıl yapmalıyız bilemiyorum ancak şunu öğrenmek ve bu konuda anlatıcılığınıza başvurmak istiyorum: Değişen dünyayı gerçekten doğru okuyor muyuz? Ve hangi sektörde olursak olalım, üretmeye, üretirken anlamaya/anlamlandırmaya çalışmaya nasıl devam edeceğiz? Oğuz Atay'dan ilhamla "Tutunamayanlar" tabirini alırsak, yeni dönemde mesele "tutunmak" mı?


*Teoman'ın bu uzunca "niyet anlatma" mesajıma ilk tepkisi ise "Güzel" yazmak oldu. 

Ardından ise şu yanıtı verdi:


"Benim gençken bildiğim dünya uzun zamandır can çekişiyordu; şimdi son nefesini vermek üzere"

Teoman: Ben bu sorulara birkaç kimliğimle birden cevap vermek istiyorum. Ben kendime sanatçı dememeyi, bana başkalarının öyle olduğumu söylemesini tercih ederim. Sosyolog da demem, sosyoloji mezunu derim. Ama size sanatsal, sosyolojik, ekonomik ve kültürel tahliller yapabilecek kadar yeterli hissediyorum kendimi.

Günümüz dünyası sadece müzisyenler, sanatçılar için değil, hemen her iş kolunda çok zorlu bir dünya. "Zaman değişti" demişsiniz. Evet, benim gençken bildiğim dünya uzun zamandır can çekişiyordu. Şimdi son nefesini vermek üzere.

Bu, herkesin dopamin bağımlısı olduğu, "beyin çürümesi"ne (brain rot) maruz kaldığı; her önemli, önemsiz konunun anlık yaşanıp ertesi güne kalmadığı, sevimsiz bir dünya… 

Tersine olan güzel olaylar olmuyor değil. Örneklerini Şebnem Ferah üzerinden vermişsiniz. Şebnem Ferah hem çok değerli bir sanatçı hem de geleceğe kalmış ve daha da kalacak biri. Benzer bir şeyi ben kendimden de yaşıyorum. Ama tikel örnekler, genel dünyayı bozmasın diye, o örneklerin çok seyrek olduğunu belirtip denkleme almamayı tercih edeceğim cevaplarımda.

"Tutunmak" kavramını önemsiyorsunuz. Haklısınız. Tutunmanın çok zor bir dönemindeyiz. Ebeveynlerin, çocuklarına neredeyse neyi tavsiye edeceğini bilmediği bir dönem bu. Tutunmanın çok zor olduğu.

***

*Teoman'ın bu yazdıklarını okuduğumda, ister istemez aşağıda yer alan şu düşüncelerimi kendisine yazdım:

Yazdıklarınızı okurken ister istemez, iyi bir Teoman dinleyicisi olarak kulağımda bazı şarkılar belirdi. Kumarbaz şarkısındaki "Zaten ben artık üzülmüyorum dünyaya; son gördüğümde onu can çekişiyordu galiba" ile The End'deki "Ve herkes her şeyin farkında; doğar ve ölürüz, önemsiz bir sürü şey olur arada... Hepsi bu" sözleriniz arasında gidip geldim. 

İki şarkı yapımı arasındaki zaman farkını da düşününce The End parçanızda "Zaten bunu bildiğimden; bazen i was crazy, bazen almost not crazy... Fakat yıllar geçti yıllar işte, oyun zevksizleşti..." demeniz de manidar. 

Sizin hep bir sanatçıdan, müzisyenden çok "durumun" fotoğrafını çeken biri olduğunuzu hissettim; ta ilk gençlik çağlarından beri müziğinizi dinlerken… Evet, "oyun zevksizleşti" ya da tutunmak çok zorlaştı… Bunun üzerine yazacağım size. Şu an açıkçası düşüncelerde biraz kaldım.
 


*Teoman'ın bu mesaja verdiği yanıt, tam olarak bu WhatsApp söyleşisini oluşturdu. Bundan sonrası, bu mesajları söyleşi olarak yayımlamaya karar vererek soru-cevap şeklinde sürdü:


"'Kıyamet geliyor', diyordum etrafımdaki herkese... İnsana dair bir sürü şeye zarar verecek bu değişim"

Teoman: Pandemi, tüm dünyayı ve kendimi yeniden tarif etmeyi zorunlu hissettiğim bir dönem oldu. Özellikle pandeminin sonlarına doğru, kendimi, çevremi ve dünyayı tahlil edip karamsarlığa kapıldım. Boşuna değilmiş o karamsarlık; hızlı bir şekilde hepimiz gördük... Sizin de dinleyicim olarak fark ettiğiniz gibi, şarkı sözlerime, yazdığım romana, albümlerime de yansıdı bu düşünceler.

O dönemde pandemi, sosyal medyanın her şeyin anlamını yok edişi ve yapay zekâ tahlilleri beni çok korkuttu. Yapay zekâ tahlilleri çok uzun zamandır var, ben neredeyse 5 senedir yapay zekâ ve onun ekonomiye, insana, üretime etkilerini araştıran biri oldum. Toplum için amatörce, kendim için profesyonel olarak. Hemen herkese büyük bir devrimin eşiğinde olduğumuzu, sanayi devriminden çok daha hızlı ve köklü olacağını söyleyip durdum son 5 senedir. Ve bu devrim, totalde negatife götürecekti bizi. "Kıyamet geliyor", diyordum etrafımdaki herkese, ama karamsar kişiliğim yüzünden eşim dostum beni hafife alıyorlardı. İnsana dair bir sürü şeye zarar verecek bu değişim. Ki, verdi bile daha şimdiden.

Sözün şehvetine kapılarak başka şeylerden bahsetmiş olabilirim. Kendimden yola çıkarak, ilk sorunuzdaki çok önemli bir konuya dönmek istiyorum. Gelecek nesiller, çocuklarımız… Ve onların geleceği. Kafamın karışıklığı, sizin endişeleriniz kadar büyük benim. Çocuklarımızı, onları çok seven kişiler olarak bizleri de ilgilendirecek çok fazla değişiklik olacak. Ben açıkçası, bu değişimi çok önceden fark etmiş birisi olmama rağmen hazırlıklı değilim geleceğe. Öngöremiyorum neler olabileceğini.
 

Fotoğraf: Fulya Canbek
Fotoğraf: Fulya Canbek

***

Bu bahsettikleriniz aslında o kadar çok soru barındırıyor ki kendi içinde, aklıma birçok konuda fikrinizi sormak geliyor. Ayrı ayrı yazmaktansa şöyle derleyeyim, siz istediğiniz üzerinden cevaplarsınız isterseniz. Pandemi gibi belki de yakın zamanın en büyük kırılmasından bahsetmeniz, taşları çok yerine oturttu doğrusu. Kimimiz belki farkında, kimimiz belki de akışta ama insana dair her şeyin değiştiği bu yeni dönemde sizin bu "karamsarlık"a kapılmanız aslında sizi üretime iten bir etken olmuş. Örneğin, "Kırılganlar Kralı" albümünün çıktığı 2025'te "Teoman şarkı yazarlığına son veriyor ve diskografisini kapatıyor" dedikten sonra, yanlış hatırlamıyorsam 3 şarkı daha yazıp bestelediniz… İyi ki de yapmışsınız (bir dinleyici olarak), orası ayrı mevzu ancak; peki bu üretkenliğin sonucu nasıl oldu? Hem ticari anlamda, manevi tatmin anlamında?

***

"Yapay zekâ bana şu itkiyi verdi: Ne üreteceksem hemen üretmeliydim"

Teoman: Pandeminin sonlarına doğru büyük bir psikoz geçirdim ben. Majör depresyonlara aşina olan biri olarak, o dönemin sonrasını bu psikozu avantaja çevirmeye karar vererek derlenmeye, toparlanmaya ayırdım. Her alanda. Kendimi yeniden formatlamaya çalıştım, hâlâ da devam ediyor bu çaba. Yaklaşık 5 yıllık bir süreci; yaşam tarzımı, düşünce ve duygu durumumu değiştirerek, kendimle ve dünyayla kavga etmeden, su gibi biri olacağım bir gelecek Teoman'ı yaratmaya çalışarak geçirdim. 

Aynı zamanda çok da çalıştım. Yapay zekânın gelişimi bana şu itkiyi verdi: Geleceğin dünyasında içerik ve üretimin anlamının kalmayacağını, ne üreteceksem hemen üretmem gerektiğini düşündüm. Ve 4 tane konsept albüm yaptım. Ticari boyutu olmayan ama artistik boyutu açısından potansiyelimi tam olarak göstereceğim albümler. Kendime borcumu ödemem gerektiğini düşünüyordum. O yüzden yapıldı bu albümler. Ve aynı dönemde bir de roman yazdım: "Sayın Bay Rock Yıldızı". Hayatımın üretim anlamında en verimli dönemini geçirdim. Sadece bunlarla da kalmadım. Hayat tarzımı tamamen değiştirdim.


"Özkan Uğur'un musalla taşındaki hâli bana nasıl yaşlanmak istediğimi öğretti"

Bir başka şey yaptım bu arada. Biraz çocuksu bir şey anlatacağım size.

MFÖ grubundan Özkan Uğur'un cenaze töreninde içim parçalandı. Özkan Abi'yi musalla taşında görünce ve Mazhar ve Fuat abimin çökmüş hâllerini görünce, bunlar bana bir şeyi öğretti orada: Nasıl yaşlanmak istediğimi. Artık hiç de genç olmadığımı zaten biliyordum. Türkiye'nin yaş ortalaması 34 yaş. Bu ortalama beni, şarkıcı Teoman'dan "Türkiye'nin Teoman abisi" yapıyor, doğal olarak. Özkan Uğur'u insanlar nasıl sıcaklıkla hatırlıyorlarsa, beni de ileride öyle hatırlasınlar istedim.


"Yarattığım o kişi, bana çöp arabasından 'Teoman Abi' diye bağıran çöpçü arkadaşları kazandırdı"

Buraya kadar duygusal şeyler anlattım. Şimdi biraz da sizi gülümsetecek şeyler anlatayım.

Okan Bayülgen uzun zamandır benim mıymıntılıklarım vs. ile dalga geçiyordu. Ben de onun oyununa katılmaya karar verdim. İnsanları gülümsetmeyi amaçlayan, afra tafra yapmayan Teoman'ı sundum; Okan'ın yarattığı. Bir tür modern "Nasreddin Hoca Teoman"ı Türk halkına sunarak. Madem ikon olmaya doğru gidiyordum, o ikonu kendini ciddiye alan değil, kendiyle de dalga geçen biri yapmak istedim. Bu bana iyi geldi. Yarattığım o kişi, bana çöp arabasından "Teoman Abi" diye bağıran çöpçü arkadaşları kazandırdı. Mutlu oldum.

Tekrar iş taraflarına geliyorum. İşime çok özen göstermeye karar vermiştim zaten. Öyle de yaptım. Bunlar bana ticari boyut da getirdi. Açıkçası hedeflediğimden daha fazla.
 

Fotoğraf: Volkan Ülker
Fotoğraf: Volkan Ülker

 

Yapay zekâ araştırmalarını takip ettiğinizden bahsettiniz. Bunu "Ben, Zargana, Deus Ex Machina"da da gördük. "Teoman'ın yeni müzik videosu, yapay zekâ ile sanatın sınırlarını zorluyor" denilerek yapay zekâ teknolojisiyle üretilmiş bir video yayımladınız. Bunların tatmini ve sonucu nasıl oldu?

Buradan bağlantılı, hatta konudan kopma pahasına yapay zekâ ile üretilen müzikler, tamamıyla o teknolojiyle yapılan şarkılar hakkında ne düşündüğünüzü de merak ediyorum…

***

Teoman: Yapay zekâ meselesine çok evvelden uyanmış biri olarak onu çok önceleri görsellikte kullanmaya başladım. Hatta çıktığım televizyon programlarında filan ondan çok bahsettim. Birkaç sene önce yapay zekâ konusunda partnerim olan Deniz Bensunan ile bir sürü video, görsel vs. yarattık. Hatta çıkardığım romanı (Sayın Bay Rock Yıldızı) Instagram'da, karakterini de yapay zekâ ile yaratarak bölüm bölüm oradan sundum. Yapay zekâ ürünlerinin yakında herkes tarafından sunulacağını biliyordum. Herkesten önce yapmak istedim. İlk olmayı severim ben. Başka insanların ardından gelmeyi de hiç sevmem. Artık yapay zekâ her yerde. Ben yapay zekâ ile üretim yapmayacağım artık.

Yapay zekâ şarkılara gelirsek, o kadar fazla üretilecek ki, o kadar çok kişi üretecek ki, kimse ürünlerle ilgilenmeyecek ve dinlemeyecek yakında. Yazık olacak bir sürü sanatçı olmak isteyen genç insana. Üzgünüm onlar için.

***

Düşünce yapınızı ve keza üretiminizi bir tarafa koyup, diğer tarafa da "her şeyin anlamını yok eden" sosyal medyayı koyduğumuzda, iki ayrı Teoman görüyorum şahsen. (Yine The End şarkısındaki gibi "içinde çokluklar barındıran insan" vurgusuyla.) 

Sosyal medyada hemen her kuşağın sevdiği, hatta son dönemde hakkında "filtresiz" denilen sanatçılardan birisiniz. "Filtresiz" denilmesi de dikkate değer olsa gerek. Yani, Teoman'ı 20 küsur yıldır birçok kuşağın hâlâ severek dinlemesinin sebebi, çoğumuzun içinde olan ama söylemeye cesaret edemediğimiz şeyleri de söyleyebiliyor olması mı belki de?.. 

O korktuğumuz yeni yapay zekâ devrimiyle birlikte, her şeyin anlamını tükettiği bir dünyada asıl arananın insani beceriler olacağı öngörüleri de yapılıyor. Yapay zekâya "uyumlanan" ama insani özünü kaybetmeden, kiminin cesareti, kiminin merhameti, kiminin anlamlandırma yeteneğinin "bulunmaz" ve "aranan" özellikler olacağı öngörüsüne katılır mısınız?

***

"Ben saygınlık peşinde biri değilim; 'Teoman Abi' olarak anılmak yeterli"

Teoman: Ben bu konuda kötümserim. Nedeni, o kişilerin var olamaması değil; ürettiklerinin alıcıya ulaşmaması, ulaşsa bile ürün çokluğundan dolayı etki yaratamaması. Çok kötü bir şey bu. Ben kendime format atarken geleceğin Teoman'ını manevi alanlara doğru itiyorum. Hatta kızıma da manevi tatminin önemini anlatmaya çalışıyorum. Bence yapay zekânın anlamı yok edeceği bir dünyada maddi şeylerin değil, maneviyatın önemi artacak. Kim bilir, belki de iyi bir şeydir bu. İnsanlık, yapay zekâ olmadan da zaten kalbe dair bir sürü şeyi kaybetmişti. Belki de onu tekrar kazanır.

Sorunuzun ilk bölümünü şimdi cevaplamak istiyorum. Kendimi tek boyutlu biri olarak görmüyorum. Takmam gereken çok fazla şapkam var. Gerekmese bile çok şapkam olması hoşuma gidiyor. Hepimizin bir sürü görevi var. Ben de üzerime düşen görevleri yerine getirmeye çalışıyorum. Annemin oğlu, kızımın babası, star Teoman, sanatçı Teoman, hatta iş adamı Teoman... Elimden geldiğince.

Dinleyicilerime gelirsek, beni üç kuşak dinliyor. Çok mutlu ediyor bu beni. Demek ki varlığım birbirinden uzak jenerasyonlara da iyi geliyor. Onlara iyi hissettirdiğim için ben de iyi hissediyorum. Yaşım almak değil, vermek yaşı artık. İşe yaramayı seviyorum.

Bahsettiğiniz "Filtresiz Teoman" aslında, filtre yapmaya gerek duymayan Teoman. Ciddiye alınmak gibi bir kaygınız yoksa -benim gibi-, ama yine de inanılmak istiyorsanız, hoş bir yol bence. Ben saygınlık peşinde biri değilim. Sıcak biri olarak bilinmek, anılmak yeterli bana. Önceki sorularda bahsettiğim "Teoman Abi" şu an 59 yaşında. İnsanlarla ilişkimde bu gerçeği unutmamaya çalışıyor, onlarla samimi, sıcak ve doğal bir ilişki biçimi kurmaya çalışıyorum. Sakin, duru bir gelecek hayal ediyorum kendime dair.
 

Fotoğraf: Fırat Koçak
Fotoğraf: Fırat Koçak

 

***

Mesela yazdıklarınız bana şunu düşündürdü (daha diğer yanıtlarınızı okumadan şunu yazmıştım):

Aslında bu söyledikleriniz, bence içinde bulunduğumuz yapay zekâ devrimine geçiş anları açısından da kıymetli. Başta da dediğiniz gibi, insanların dopamin bağımlısı olduğu, her şeyin hızla tüketilip yok edildiği bir zamanda sizi "formata" iten de insani duygular olmuş. Üretim ya da maddi kazançlar değil… Anladığım kadarıyla, onlar ardından gelmiş.

Sizin şarkı sözü yazarlığınızın yanında, otobiyografi kitabınız "Faso Fiso"yu okuduğumda, eş dost, yakın çevreme, hep "Bir Teoman, bir Dostoyevski bu kadar iyi insan okur, durum okur" diyordum. Dostoyevski'ye atfedilen bir söz var: "Suçum, her şeyi fazlasıyla derinden hissetmekti; cezam ise bundan sağ çıkmak oldu." Bunu gerçekten söyledi mi bilmiyorum ama "Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır" tespiti ona aitti.

Belki de bazılarını psikoza, depresyona iten süreç böyle gerçekleşiyor olabilir mi? Akışta sürüklenme, afallama, çöküş ya da benzeri duygular, sorgulama ve öze dönüş... Tam da bu duygular mı, bir raddeden sonra o hayat tarzını değiştiren duyguları doğuruyor? Belki bunlar çok konuşulmayan kısımlar; ama sizin şahsi hayatınızda "o formatı atan", mesleki anlamda da getirisi beklenenden fazla olan süreç bu mu? (Bu, sizin daha önce "tikel örneklerden gitmemeyi" tercih eden yaklaşımınızla da uyumlu olabilir; bilemiyorum... Belki tüm bunlar Teoman için geçerlidir, ancak Ayşe ya da Ali için değildir…) Sizin düşünceniz nedir?

***

Teoman: Benim adımla Dostoyevski'nin adını yan yana geçirmeniz beni çok memnun etti :) Ben kendimi bildim bileli insanı ve kendimi tahlil etmeye çalışan biriyim. Çabam sürüyor ve sürecek. Bir yandan anlam peşindeydim, bir yandan da insanı, hayatı vs. anlamaya çalışıyordum. Hislerimi tahlil etmek, kimi zaman beni insanlardan uzaklaştıran, kimi zaman da onları anlamaya sevk eden bir şey oldu. Afalladım. Hayal kırıklığına uğradım. İnandım. İnanmadım. Oradan oraya savruldum. Herkese kendi formülümü önermiyorum. Ama ben hayatın en kıyıda köşede kalmış yönlerini bile didikledim. Kendi ruhumun karanlığı da dahil. Hatta en çok orası.

Bir müzik yazarı, "Ben, Zargana, Deus Ex Machina" albümümü "Türk rock müziğinin en büyük albümü" olarak niteledi. Benim öyle bir iddiam yok. Başkaları beni ilgilendirmez. Ama o albümün, sonrasında da yaptığım "Kırılganlar Kralı" albümümün insan ruhu, karanlığı ve derinliği açısından kendi başlarına, herkesten uzak ve farklı bir yerde durduğunu biliyorum. Sadece Türkiye ölçeğinde de değil bu söylediğim; evrensel olarak.

Ben katharsis peşindeyim. Yaratım süreçlerim bazen insanlarla ilgisini tamamen yitirir. "Koyu Antoloji" dönemim böyle bir dönem. 2018 yılında "Koyu Antoloji" albümümle başladığım ve "Gecenin Sonuna Yolculuk", "Ben, Zargana, Deus Ex Machina", "Kırılganlar Kralı" ile devam eden bu süreç, benim kendi gençliğime borcumu ödediğim süreçti. Yazdığım romanım "Sayın Bay Rock Yıldızı" da bu sürecin bir parçasıydı.

"Yorgun Yılkı Atları" albümümü de kattığımda, bütün bu üretimlerimle kendimi arama, anlamı arama ve potansiyelimi tam olarak gerçekleştirmeye çalışma sürecimi bitirmiş; çok uzun yıllardır süren artistik depresyon dönemimi de bitirmiş sayıyorum kendimi. Bu saydığım üretimleri bitirince çok rahatladım. Daha önce de söyledim, herkese önermiyorum bu didikleme, tamamlama sürecimi. Yıpratıcı da çünkü. Herkes kendi yolunu, doğrusunu bulmalı. Hayatta insanın en büyük sorumluluğu kendisine çünkü.
 

Fotoğraf: Seda Açıkoğlu
Fotoğraf: Seda Açıkoğlu

 

***

"Ben, Zargana, Deus Ex Machina" albümümün Türk rock müziğinin en büyük albümü olduğu yorumuna katılmamak elde değil. Keza devamında gelen işleriniz, özellikle "Kırılganlar Kralı" da öyle. Bana öyle geliyor ki, eğer yarının kuşaklarına bizim dünyamızdan bir şey bırakabileceksek, bugünün dünyasını, kaygılarını, buhranlarını da görebilecekleri, okuyabilecekleri eserler bunlar. Teoman'ın geleceğe bıraktığı en önemli eserlerden biri olsa gerek. Gelecek demişken, kendi karanlığının dehlizlerinde gezinmekten korkmayan ve anlam arayışını sürdüren Teoman, sürecin sonunda "kendi gençliğine borcunu ödediğini" ve en nihayetinde "rahatladığını" söylerken, o "sakin, su gibi Teoman" ile genç Teoman'ı barıştırdı da diyebilir miyiz? Nitekim o üç kuşaktan ve hemen her kesimden insanın tanıdığı sıcak, samimi ve "şeffaf Teoman Abi" bugün herkesin dilinde…

***

"O hırçın Teoman'ı geride bıraktım; şimdi sakin, su gibi yaşlanmanın peşindeyim"

Teoman: Bir başka yazar da "Ben, Zargana, Deus Ex Machina" için, benim "magnum opus"um olduğunu yazmıştı. Aynı fikirdeyim. "Kırılganlar Kralı" ise hem onunla aynı kanı taşıyor hem de ondan birazcık ayrılıyor. Benim son konsept albümüm olmasına karar verdiğim bir albüm o. Güzel bağladı diskografimi. Çok uzun yıllardır beni fazlasıyla rahatsız ediyordu bu. Şarkı yazarlığımı doğru bir şekilde sonlandıramamak çok üzüyordu beni. O rahatsızlıktan kurtuldum yoğun çalışarak.

Hırçın, herkesle kavga etmeye teşne, arıza Teoman biraz rahatladı bu yaptığım albümlerle. Meğer geç dönem hırçınlığının temelinde, potansiyelini tam olarak gerçekleştirmek için yeterince çalışmayan kendine kızıyormuş. Artık kızmıyor. Sakin sakin yaşlanabilir. Boşuna üçüncü tekilde konuşmuyorum kendi adıma. O başka bir kişi artık. Ben, o Teoman'ı geride bıraktım. Sakin, su gibi yaşlanan, yaşlanmayan Teoman olmanın peşindeyim. Şeffaflığım da o yüzden. Yoksa derinlerimde çok ketum biriyimdir. O derin tarafı da geride bırakmış olduğumu umuyorum. Star ya da sanatçı afra tafrası yapmadan olgunlaşma hedefimde ilerleyebilirim.
 

Fotoğraf: İpek Yılmaz
Fotoğraf: İpek Yılmaz

 

***

Bu barışma mevzusunun uyandırdığı başka bir şey de var. Burada ister istemez önceki sözlerinize de dönüyorum; insanlığın kalbe dair bir sürü şeyi kaybettiği vurgunuza… Giderek önemi azalsa da "anlam" arayan, anlam dünyasını inşa etme çabasında olan bireylerden biri olarak Teoman, geleceğin Teoman'ını manevi alanlara doğru ittiğinizden söz ederken, MFÖ'den Özkan Uğur'un cenazesinden ne kadar etkilendiğinizi de samimiyetle paylaştınız. Maneviyat, sizin dünyanızda neye karşılık geliyor? Bunu merak ediyorum doğrusu.

***

Teoman: Benim asıl hedefim, son nefesimi verirken anlamlı bir hayat sürdüğümün iç huzuruna ermek. Çabam bu yüzden. Ve biliyorum ki hiçbir maddi şey, maddi kazanç, maddi başarı benim hayatımı anlamlı yapamayacak. O yüzden dinginlik, sakinlik peşindeyim ve küçük kararlarımı bile o ruh haliyle vermenin özlemindeyim. Yapabildim mi şu ana kadar? Hayır. Belki de hiç yapamayacağım. Ama o yolda ilerlemek istiyorum. Her gün bunun için çaba göstermek, rahatlamak, ha deyince olmuyor. Yalpalıyorum, saçmalıyorum, çelişkiler içinde bir o yana bir bu yana gidiyorum kimi kez. Ama pes de etmiyorum. Yıllar ve hayat çok hızlı geçiyor. Aldığım nefesin, yaptığım şeylerin doğru ve düzgün olmasına çabalayacağım hayatım boyunca. Başlangıçta söylediğim gibi. Anlamlı bir hayat sürmek istiyorum. Hayat anlamsız gelebilir herkese, bana da sık sık öyle geliyor. O düşünce dünyasında kafam karışıyor. Ama o safhada sezgilerime güveniyorum. İnşallah yanılmam.

***

Siz, her ne kadar kendi deneyimlerinizi "herkese önermediğinizi" vurgulasanız ve herkesin kendi yolunu kendisinin bulması taraftarı olsanız da hayatınıza dair "anlamlı bir hayat sürmek" isteği ve çabası da aslında genel bir öğreti kabul edilemez mi? Hele ki içinde bulunduğumuz ve gitgide yozlaşan bu anlamsızlıklar dünyasında.. Viktor E. Frankl de buna dikkat çeker ve "Hayat, Freud'un inandığı gibi öncelikle bir zevk arayışı değil, ya da Alfred Adler'in öğrettiği gibi bir güç arayışı değil, anlam arayışıdır" diye savunur. Bugüne geldiğimizde, zaten insanlar zevk ve güç arayışında; belki de yaşananlara bir arayış bile denmemeli… Zevk ve güç tuzağında desek abartmış olur muyuz, bilemiyorum ama. Hâlen bu dünyanın dönüşümünde bireyler için "bir umut" kırıntısı arayacaksak, o da anlam inşa etmek olabilir mi?

***

Rüzgâr, çay ve kızının kahkahası eşliğinde Teoman: "Hakikatin can çekiştiği dünyaya cevabım…"

Teoman: Ben kendimi bu konularda uzman saymıyorum. Açıkçası, kendi dertlerine çare aradığımdan bunca çabayı, okumayı vs. gösteren biriyim. O yüzden insanlara "şunu yap, bunu yap" diyemem. O iş, bu konunun uzmanları için. Soruda zaten bu konulardaki en önemli isimler zikredilmiş. Ben öğüt vermek yerine kendimi anlatayım birazcık.

Ben anlam arayışımı sürdürürken dünyadan tamamen elini eteğini çekmiş bir insan olmayı amaçlamıyorum. Dünyevi olan şeyler de hayatımda olacaktır muhtemelen. Çalışacağım mesela. Kendimi harap etmeden. Gerektiği kadar. Kâr maksimizasyonunu hedeflemeden. Çünkü çalışmanın da benim için manevi bir anlamı var. Bir işe yaramak insana iyi geliyor. Hiçbir şey yapmamak kolay değil. O da yıpratıcı; çok çalışmanın yıpratıcı olduğu gibi. Huzurevlerinde yapılan araştırmalarda, hiç sorumluluk almayan kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında küçük sorumluluklar alanların daha iyi hissettiği görülüyor.

Birkaç şapkayı takıp çıkarmayı düşünüyorum ben hayatımda. 5 gündür kızımla bir kampingdeyiz. Orada başka biriyim. Yarın ve ertesi gün konserim var. Orada bir "rock yıldızı" olacağım. Sonra 5 gün daha kamp hayatı.

Manevi hazlar önemli. Küçük şeylerden zevk almak ve tatmin olmak da. Şu an şehrin hayhuyundan uzaktayım. Rüzgâr esiyor. Çay içiyorum. İçeriden kızımın ve arkadaşının kahkahaları geliyor. Şu an başka hiçbir şeye ihtiyacım yok. Dünyada olmak istediğim, yapmak istediğim başka bir şey yok; bu yaptığım şeylerden başka. Huzurluyum. En büyük sosyalliğim, 40 yıllık arkadaşlarımla WhatsApp grubunda kendimizle ve birbirimizle ara sıra dalga geçmek.

Yarınki konsere heyecanım, müzikal nedenlerle değil. Üniversiteden arkadaşlarım konsere gelecek ve kuliste sohbet edeceğiz diye. Bu kadar. Küçük ama benim için anlamlı şeyler bunlar. İçimi ısıtan şeyler. Cebimi dolduran şeyler değil. Birazdan da deniz kıyısına gidip dalgaları seyredeceğim. Güneş tamamen inince. Sonra verandada kitap okuyup yatacağım. Bana yeterli bunlar. Fazlasına ihtiyacım yok.
 

Fotoğraf: Fulya Canbek
Fotoğraf: Fulya Canbek

 

***

Yazdıklarınızı okurken, peşinde olduğunuzu söylediğiniz o katharsis anının da belki de çok doğal, çok insani ve duru anına da adeta "bağlandık." Hatta az evvel kendinizden üçüncü şahıs olarak "özellikle bahsettiğinizi" söylerken anlattıklarınızı da anımsattı, bu yazdıklarınız. "Hırçın, herkesle kavga etmeye teşne, arıza Teoman", o insanı bir yerde yıpratan didiklenme sürecinden sonra, "su gibi yaşlanan" Teoman'a varmış. O yukarıda Frankl'in teorik ve büyük anlam arayışını, siz zaten somut, sade ve samimi bir dille açıyorsunuz. Büyük sosyolojik okumalardan çok, "küçük, anlamlı anların" bu kadar zarif bir dille buluşması şunu düşündürdü:

Anlaşılan Türkiye'nin rock starı, hatta "rockun şairi" Teoman, tüm "çokluklarıyla" huzurlu. Peki, potansiyelini tamamlayan ve sürdüren bütünüyle birey Teoman, kendine yabancılaşmanın çok sık yaşandığı bu dönemde kendini tanıyıp, kabullendiğini mi anlatıyor bize?

Çoğumuz yabancılaştık çünkü bu dünyada kendimize. Siz zaten bunu ta 90'lı yıllarda "İki Yabancı" şarkınızda da kadın-erkek ilişkileri üzerinden "Çölde Çay filminden bir sahne" gibi müzik yoluyla hayatımıza katmış, dikkat çekmiştiniz… Kendine ya da zamana yabancılaşan insan kendi huzurunu varlığını kabullenişinde mi buldu; Teoman'ın dünyasında?

***

"Hayat kolay bir şey değil. Kimse için..."

Teoman: Sanki bir yere varmışım, hatta ermiş bir ruh hâline geçmişim gibi sormanız hoşuma gitti. Ama ne yazık ki gerçek o değil. Sadece eskisine nazaran çok daha iyi bir hâldeyim. Duygu atlamalarım, kararsızlıklarım, saçma sapan tepkilerim, sonra onlardan utanmam, bazen kendimi kandırmaya çalışırken bulmam gibi şeyler hâlâ devam ediyor.

Ama kendimi yormam azaldı eskiye göre. Duygularıma kapılmamaya, onlara dışarıdan bakmaya, anlık tepkilerimi yumuşatmaya doğru ilerlediğimi hissetmek bana cesaret veriyor. Bisikletle dolaştım biraz önce. Bir türlü bitirmek istemedim sürüşü, ama hava kararmıştı ve bisikletin farı bozuk olduğundan mecburen verandaya döndüm. Arka verandada rüzgâr var. İki saat sonra uyumak üzere yatağa gireceğim. O yüzden bir saat sonra da uyku haplarımı, magnezyum ve B vitaminimi alacağım, ki gerçek bir uyku uyuyayım.

Bunları söylüyorum ki, okuyucu benim bunca yıllık çabama rağmen uykusuzluk, keyifsizlik, dönem dönem, bazen sık, bazen seyrek anlamsızlık duyguları yaşadığımı bilsin. Hayat kolay bir şey değil. Kimse için. Günümüz dünyasının sosyal medyası, kişisel marka yönetimi gibi kullanılıyor. O kadar çok insan keyfinin çok yerinde olduğu, bu hayattan tatminini aldığı yalanını, duyarlı olma yalanını yayıyor ki, bu sahtekârlıkları yayanlar kendilerine yabancılaşıyorlar. Ve geri kalan insanları aldatarak, onların da kötü hissetmesine neden oluyorlar. Ben o yalanlara kanmıyorum.

Benim huzur arayışım, çok uzun süre devam edecek. Büyük ihtimalle hayatımın sonuna kadar. Bir an gelir ve o andan sonra insan huzur içinde yaşar, diye bir şey yok. İniş ve çıkışlarla dolu hayat. Konuşmanın başında söylediğim dinginliğin ve sakinliğin peşine düşeceğim o inişlerde. Şu an nasıl hissediyorum? Huzur dolu. Yarınki huzurumu garantilemiyor ama bu. Yarın sabah, bir sürü sabah olduğu gibi muhtemelen bir iç sıkıntısıyla uyanacağım. Neyse ki, o hisleri nasıl bertaraf edeceğimi biliyorum. Basit rutinlerle. Kendimi tedavi ederek.
 

Fotoğraf: Seda Açıkoğlu
Fotoğraf: Seda Açıkoğlu

 

Dopamin çağında "sahici" bir Teoman: "Bütün insanlığa kolaylıklar dilerim"

Yazdıklarınız üzerine çok düşündüm. Yani aslında öylesine sahici bir durak ki bu; üzerine ne sorsam, ne kadar açsam da o rüzgârın, çayın, kızınızın kahkahasının; aynı şekilde kaliteli bir uyku uyuyabilmek için bir nevi "çaba rutininizin" doğallığı ve sahiciliğinden daha kıymetli olamaz hissinden çıkamıyorum.

"Hayat herkese zor" demişsiniz. Bunu kıymetli kılan da bir rock yıldızıyla bir ebeveyni, bir işçiyi veya bir üniversite öğrencisini aynı empati duygusunda buluşturmak olsa gerek. Bahsettiğiniz, sosyal medyada pazarlanan "mutlu hayat" kendi hayatımıza uymadığında, kimi zaman kendimizi "yetersiz" sanıyor, sayıyoruz. Belki de hatalarımız, korkularımız, "saçmalamalarımız"; tüm huzur ve huzursuzluklarımızla birlikte bizi sahici kılan şeylerdir; yani insanız?

Bu "can çekişen" eski dünyanın, yapay zekâ devrimiyle insanlıktan alacağı şey de belki tam olarak bu sahicilik mi?

***

"Ben yapay zekâya kendimi sunmamaya çalışıyorum"

Teoman: Byung-Chul Han çok sevdiğim bir kültür kuramcısı. Slavoj Žižek de öyle. Žižek en son şunları söyledi: "Gelecek yoksa, bizi ne bekliyor?" Kasvetli ve gerçekçi bir yorum. Yine de soğukkanlı bakmakta fayda var. Byung-Chul Han ise bir diğer yorumcum, benim duygularıma. Can çekişen dünyayı ben uzun zamandır şarkılarımda dile getiriyorum, sizin de fark ettiğiniz gibi. Chul Han, ritüelin, kültürün ölümlerine dikkat çektiğinde yapay zekâ bu kadar işin içine girmemişti.

Şu an aklıma geldi, bir başka örnek vermek istiyorum. Paul Schrader, kült film "Taksi Şoförü"nün senaristidir. Günümüzde yapay zekâ yüzünden varoluş problemleri yaşadığını söyledi - yapay zekânın kendisinden daha zeki olduğunu belirterek. Bu yorumu şu yüzden söyledim: Yapay zekâ, neredeyse tüm insanlığın bütün becerilerini elinden aldı, alıyor, alacak. Varoluş krizleri insanlığın tüm zamanlarında vardı. Ama zeki, yetenekli, çalışkan insanları bile mahvedecek gibi duruyor.

Michael Foley'in "Sahtekârlık Çağı" adlı kitabı uzun zaman başucu kitabım oldu. Her şeyin sahte, insanların sosyal medya çağında sahtekâr olduğunu düşünen, bunun acısını çeken bana çok şey öğretti. Can çekişen dünyamızda, bu yeni barbarlık çağında sürekli bir hayal kırıklığıyla karşılaşıyorum ben. Daha kötü ne olabilir? Derken o gün yeni, daha kötü bir şey oluyor. İnsanım, insanız. Sahici şeylere ihtiyacımız var.

Daha önceki sorularda yaptığımı söylediğim şeyler, sahici şeyler. Ben yapay zekâya sunmamaya çalışıyorum kendimi. Kızımın kahkahasına, bisiklete, dalgaları seyretmeye, rüzgârın etkisine. Benim bu hakikatin can çekiştiği dünyaya cevabım, formülüm bu işte. Doğa, doğal, sahici, manevi olan. Bütün insanlığa kolaylıklar dilerim. Kalpleri, beyinleri saf ve dingin olur umarım.

 

(Teoman ile söyleşimiz farklı bir formatta devam edecek…)

 

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU