Ailemizi ne kadar tanıyabiliriz?

Ünlü İngiliz yazar Camilla Barnes, Independent Türkçe’ye konuştu

Fotoğraf: Independent Türkçe

Elli yılı aynı çatı altında devirmiş bir anne-baba düşünün; birbirlerine duydukları tahammülsüzlüğü antik felsefeyle, tenis skorlarıyla ve keskin bir mizahla maskeliyorlar. Fransa kırsalındaki bozulmuş yiyeceklerin, lamaların, ördeklerin ve hiç bitmeyen laf sokmaların arasında büyüyen kızları ise sürekli bu iki kutup arasında tercümanlık yapıyor. Tiyatro yazarı Camilla Barnes, ilk romanı “Her Zamanki O Öldürme Arzusu” ile okuru hem kahkahaya boğan hem de içini sızlatan son derece tanıdık bir aile portresi çiziyor.

Barnes ile Türkçe'de Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlanan ilk romanını, tiyatro kulislerinden edebiyata uzanan yolculuğunu ve bizi biz yapan o "sevgili" ailemizi konuştuk.


Romanın merkezindeki aile son derece gerçek, hatta zaman zaman mahrem bir aile hissi veriyor. Bu hikâyenin ne kadarı kendi aile gözlemlerinizden ne kadarı kurmaca?

Romandaki, anne, baba, kız kardeş, kız çocuktan oluşan aile yapısı benim kendi ailemden esinleniyor. Yaşlanmakta olan anne babamın evinde kaldığım zamanlarda benim de -en azından hayallerimde- “Her Zamanki O Öldürme Arzusu”nu duyduğum oldu. Ancak romandaki pek çok durum gerçek hayatta yaşananlardan esinlenmiş olsa da- hatta içlerinde en tuhaf olanlar gerçeğe en sadık olanlar olsa da- hikâye bütünüyle kurmacadan ibaret. 

Sizi bu kitabı yazmaya iten asıl duygu neydi: Öfke, sevgi, merak, yas, mizah ya da geçmişi anlama arzusu?

Bütün bu çelişkili duyguların karışımıydı. Anne babası onu çileden çıkarsa da Miranda onları ziyaret etmeye devam ediyor. Kitabın ismi de bunu yansıtıyor: Sevmek ve sevilmek isteyip de bunu dile getirememenin yarattığı o öfke.

Kitabın oluşumunda sizi en çok etkileyen şey neydi: anne-babanızın ilişkisi, aile içindeki iletişim biçimleri, yaşlanma fikri?

Roman iletişim ya da iletişimsizlik üzerine. Elli sene aynı çatının altında yaşadıktan sonra anne baba, daha derin, daha rahatsız edici duygularını ifade edebilmek için ince zekayı, küçümsemeyi, antik felsefeyi ve tenis skorlarını harmanlayan kendilerine özgü bir dil geliştirmişler. Dışarıdan bakıldığında bu dil absürt, umursamazca acımasız ya da kalpsiz görünebilir fakat aynı zamanda çok komik, kimi zaman da çok dokunaklı olabiliyor. 

Bir yazar için kendi ailesinden esinlenerek yazmak aynı zamanda bir tür risk. Aile üyeleriniz kitabı okuduğunda nasıl tepki verdi?

Yazmaya başlamak için ne tepki vereceklerini artık umursamadığım bir yaşa, elli beş yaşıma kadar bekledim. Elbette içten içe kitabın yayımlandığı gün şerefime trompetler ve şampanyalar eşliğinde ihtişamlı bir parti vereceklerini umuyordum. Vermediler. İnsanların değişebileceği konusunda Miranda gibi ben de daima iyimserim.



Kitabın mizahının altında ciddi bir hüzün var. Sizce mizah, aile içindeki acı gerçekleri anlatmanın daha etkili bir yolu mu?

Mizah, karamsarlık ve sükunetini koruyup yoluna devam etmek- belki de hayatla baş etmenin son derece İngilizlere has bir yolu. Bana göre gülmek, üzüntüyü ve şoku herkesin içinde dışa vurabilmenin işe yarar ve rahatlatıcı bir yolu.

Miranda, anne babasını çok yakından gözlemliyor ama yine de onları tam olarak anlayamıyor. Sizce insan kendi anne babasını gerçekten tanıyabilir mi?

Miranda, anne babasını ancak kendi bakış açısından, kendi kuşağının gözünden, gördüklerine ve kendisine anlatılanlara dayanarak değerlendirebilir. Sanki bir yapboz yapıyor ama parçalar eksik, dahası, elinde üzerinde resim olan bir kutu da yok. Anne babamızın portresini oluştururken yaptığımız hataları irdelemek istedim. Onları evvel ezel biliriz ama biz doğmadan önce de kendilerine ait bir hayatları vardı; o hayatlara dair ya hiçbir şey bilmeyiz ya da yalnızca bize anlatmayı seçtikleri kadarını biliriz.

Romanda yaşlılık yalnızca fiziksel bir durum olarak değil, geçmişle hesaplaşma biçimi olarak da karşımıza çıkıyor. Yaşlanma fikrini yazarken sizi en çok ilgilendiren taraf neydi?

Hayatta insanın fikrini değiştirebilmesi için artık çok geç denilebilecek bir nokta var mıdır? Miranda’nın annesi görme yetisi azaldığı halde yeni gözlük almak istemez. “Bunları kırk senedir kullanıyorum, gayet iyiler,” der. Yaşlılık beraberinde belli bir özgürlük getirse de bir yandan da fena halde inatçılaşırız, alışkanlıklarımıza saplanıp kalırız. 

Romanda karakterlerin birbirleriyle konuşmalarından çok, konuşmadıkları şeyler önem kazanıyor. Ailelerde suskunlukların söylenenlerden daha belirleyici olduğuna inanıyor musunuz?

Romandaki anne baba söylememenin, olumsuzlayarak ifade etmenin ve hafife almanın ustaları. Onları anlayabilmek için Miranda’nın- dolayısıyla da okurun- satır aralarını okuması gerekiyor; bu da onu daha dikkatli dinlemeye zorluyor. Pek az şey söyleniyor ama her kelimenin bir işlevi var. Aynı şekilde, sorulan soruya cevap vermeme sanatında da ustalaşmışlar- ki felsefeci babamın muhtemelen söyleyeceği gibi, bu da başlı başına bir cevaptır.



Tiyatro yazarı olmanın roman yazarlığınıza en büyük katkısı ne oldu? Diyalog yazma konusunda tiyatro deneyiminizin sizi özgürleştirdiğini düşünüyor musunuz?

Hayatımın ilerleyen dönemlerinde, senelerce hem sahnede hem de sahne dışında insanları dinleyip gözlemledikten sonra yazmaya başladım. İnsanları hem oyuncuları hem de seyirciyi gözlemlemek için tiyatrodan daha iyi bir okul olamaz. Geceler boyunca karanlık bir kuliste oturup dinlerim. Seyirci hükmünü anında verir; oyun hoşuna gitmiyorsa hemen belli eder. Acımasız bir sınav olabilir ama öğrenmenin harika bir yoludur.

Romandaki bazı sahnelerde karakterlerin söylediklerinden çok, söyleyiş biçimleri onları tanımlıyor. Karakter yaratırken önce seslerini mi duyuyorsunuz?

Evet, kesinlikle. Genellikle yazmaya karakterlerle soru-cevap yapıyormuşum gibi başlarım. Sonra bana söylediklerine göre geri dönüp sahnedeki diyalogları azaltır, sanki dekor ve sahne yönergesi yazarmış gibi aralara tasvirler ve başka detaylar eklerim. Bu hikâye bu şekilde ortaya çıktı. Yazmaya başladığımda sonunun nasıl olacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Beni şaşırtıcı sona götüren karakterlerin kendisi oldu- ki okurları da şaşırtmasını umuyorum. 

Miranda'nın tiyatrocu olması ne kadar bilinçli bir tercihti? Kendi mesleki deneyiminizi karakterin dünyasına taşımak size nasıl bir özgürlük sağladı?

Miranda bir oyuncu, dolayısıyla hayatını kendi sözlerinin değil, başkalarının sözlerinin arkasına saklanarak geçiriyor. Aslında, düşüncesini söylememek için babasının, ince zekasının arkasına saklanma numarasını kullanıyor. Aralarındaki konuşmalar çoğu zaman birlikte oynadıkları küçük oyunlara benziyor; her biri kendi rolünü oynuyor. 

Bir tahnitçinin ya da savaş pilotunun nasıl bir hayat sürdüğünü tahayyül edemem ama gösteri dünyasının nasıl işlediğini biliyorum. Gösteri dünyası harikulade bir sığınak olabildiği gibi boğucu bir bataklık da olabilir. Yani birçok bakımdan aileye benziyor.

Roman boyunca okur, anne babanın geçmişiyle ilgili parçaları yavaş yavaş birleştiriyor. Sizce geçmişi bilmek insanı özgürleştirir mi, yoksa bazı gerçekleri bilmemek daha mı kolaydır?

İki kız kardeş bu konuda taban tabana zıt düşüncelere sahip: Miranda, anne babasının ona sunduğu geçmiş anlatısıyla yaşamaktan memnunken Charlotte daha derine inmek istiyor. Felsefeci babalarına göreyse asıl önemli olan neyi bilip neyi bilmediğini bilmek. İnsan bilmediğinin farkında olduğu sürece cehalet bir meziyet olabilir. 

Charlotte kendilerinden bir şey gizlendiğinden endişeleniyor; hikâyenin kendilerine anlatına biçiminden kuşku duyuyor, asıl baş etmekte zorlandığı şey de bu kuşku. 

Şahsen benim babamın gerçek babam olduğundan en ufak bir kuşkum yok- aynı yumrulu dizlere ve çirkin dişlere sahibiz; ikimiz de Brüksel lahanasından ve Moby Dick’ten hazzetmeyiz- ama bu konuda kuşkum olsaydı belki DNA testi yaptırmak isterdim. Gerçek babamın kim olduğunu öğrenmek için değil, içimi kemiren kuşkudan kurtulmak için.

“Her Zamanki O Öldürme Arzusu” son derece kışkırtıcı bir başlık. Neden “öldürmek” gibi sert bir kelimeyi seçtiniz?

Aslında “öldürmek” derken Miranda tam tersini kastediyor. Anne babasını görmek için yaptığı o bitmek bilmeyen seyahatlere ne demeli? Aslında tek istediği sevilmek ve kabul görmek.

Romanın en güçlü taraflarından biri, anne babaya kızarken aynı anda onlara şefkat duyabilmek. Bir karakteri hem komik hem de acınası hem sevilebilir hem de dayanılmaz kılmanın sırrı nedir?

Romandaki anne baba safi canavar olsaydı onları sahiden öldürmek isterdik. İkisi de şahsına münhasır şekilde korkunç sinir bozucu insanlar ama bir yandan da savaş sonrası İngiltere’de aldıkları eğitimle ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çabaladıkları hissettiriliyor. Hatalar yapsalar da yollarına devam etmişler. Bunu kendimde de görüyorum; ne kadar ciddi olursa olsun bir hatayı kabul etmenin ve ardından gerekli değişiklikleri yapmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum. Aynı istikamette devam etmek her zaman çok daha kolay. 

Hepimiz hayatta birtakım tavizler veririz ama romandaki anne babanın verdiği tavizler çoğumuzdan daha çılgınca ve daha aşırı uçlarda olabilir. 

Romanınızın okurda en çok hangi duygunun kalmasını isterdiniz: Gülme, hüzün, öfke, şefkat ya da kendi ailesine yeniden bakma isteği?

Öncelikle gülsünler isterim çünkü gülmek en faydalı şeylerden biri ve bizler hiçbir zaman yeteri kadar gülmüyoruz. Ama ardından, bir noktada hikâyenin ilk başta düşündükleri kadar komik olmayabileceğini sorgulasınlar. 

Son olarak, romanınızı tek bir cümleyle değil, tek bir soru ile anlatmanız gerekseydi, okura hangi soruyu bırakırdınız?

“Acaba neyi yanlış anladım?”

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU